Mavi Bilyemiz ve Su – Nuran Yüce

0

Dünyanın ilk renkli fotoğrafının 1968 yılında canlı olarak televizyonda izlenmesinin büyük bir heyecan yarattığı söyleniyor. Bu ilk fotoğrafta dünyanın bir yüzeyinin yarısından biraz fazlası görünüyordu. Bu fotoğraftan dört yıl sonra Apollo 17 tarafından Ay’a yapılan son insanlı yolculuk sırasında, bir miktar şansın yardımı ile çekilen o muhteşem fotoğrafta ise dünyayı yakından ve bir yüzeyinin tamamını görme imkânımız oldu. “The Blue Marble” (Mavi Bilye) ifadesi doğdu…

Bu yıl ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA), ‘Deep Space Climate Observatory’ adlı uzay aracının çektiği fotoğraf, 43 yıl aradan sonra çekilen ilk “Mavi Bilye” fotoğrafıydı. Çöllerin, dağların, karmaşık bulut desenlerinin, nehirlerin, okyanusların göründüğü bu muhteşem fotoğraf yine heyecan dalgası yarattı ve sosyal medyada paylaşım yapanların arasında Barack Obama da vardı. Obama, ABD’li gökbilimci Carl Sagan’ın ilk “mavi bilye” fotoğrafına atfen söylediği “bu sahip olduğumuz tek şey”e gönderme yaparak “Mavi Bilye’nin bu yeni fotoğrafını biraz önce NASA’dan aldım. Bu sahip olduğumuz tek gezegeni korumamız gerektiği konusunda çok güzel bir hatırlatma” mesajı ile fotoğrafı paylaşmıştı.

“Su, su nereye baksan yalnızca su”

Elinizdeki dergide “Okyanusların uzaylı kökeni” başlıklı yazıda “Eğer söz konusu olan yaşam ise, okyanuslar demek dünya demektir” cümlesi yer alıyor. Bu uçsuz bucaksız su kütlesi dünyadaki bütün suyun yüzde 97,5’ini içeriyor ve yer yüzeyinin yüzde 70’ini kaplıyor. Kalan yüzde 2,5’lik kısmı oluşturan tatlı su ise farklı biçimlerde yerin altında, üstünde ve atmosferde bulunuyor. Bütün bu su varlıklarının kapladığı hacme, güneşin enerjisi ile atmosfer ve yeryüzü arasında gerçekleşen sonsuz su döngüsüne bakarak bir su küresi içinde yaşıyoruz desek abartı olmaz. Ama tıpkı Coleridge’ın “Su, su nereye baksan yalnızca su” dizesiyle başlayan “Yaşlı Gemici” şiirindeki gibi denizler çürüyor ve içecek bir damla su bulamayacağımız, bulsak da satın almaya gücümüzün yetmeyeceği günler yaklaşıyor. Gezegendeki su varlıklarının tamamı ve insan türü dahil tüm canlı yaşamı büyük bir tehdit altında.

İnsanların suya erişimde yaşadığı sorunlar yeni değil. Bazı coğrafî bölgelerin daha kurak, ülkelerin ya da insanların yoksul olması suya erişimi önceden beri engelleyen unsurlardı. Endüstri, tarım, artan nüfus, kentleşme ve piyasa ekonomisi gibi çok sayıda etmen de su varlıkları üzerinde her geçen gün artan bir baskı oluştururken hızla kirlenmesine ve tükenmesine yol açmaktaydı. Ama bugün sadece bir su sorunundan değil, kelimenin her anlamıyla küresel bir su krizinden söz ediyoruz.

Sorunu krize dönüştüren ve küresel boyuta taşıyan iki temel unsur var: Neoliberalizm ve iklim değişikliği. “Su temel bir hak değil, bir ihtiyaç maddesidir; serbest piyasada alınıp satılmalıdır, su varlıkları özelleştirilmeli, su hizmetleri kamusal hizmet alanından çıkarılmalı, şirketlere devredilmeli” diyen neoliberal anlayış sadece yoksul ülkelerde değil zengin ülkeler içinde de artan su faturalarını ödeyemeyen büyük kalabalıklar yarattı. Avrupa’da İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yoksulluk ve işsizlikle boğuşan binlerce ailenin su hizmetleri kesildi. Kamudan kaynak ayrılmadığı için kalitesi düşen su hizmetleri, ön ödemeli su sayaçları yalnız yoksul Küresel Güney’in değil zengin Kuzey’in de bir parçası haline geldi. Kanadalı su adaleti aktivisti Maud Barlow’un özetlediği gibi “Şimdi artık Birinci Dünya’da bir Üçüncü Dünya var.”

İklim krizinin derinleştirdiği su krizi

BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un çağrısıyla 2013 yılının Mayıs ayında Bonn’da tanınmış 500 bilim insanının katıldığı bir toplantı yapıldı. Bilim insanları bu toplantı sonrası yaptıkları ortak açıklamada 11.000 yıl önce buzulların geri çekilmesi gibi “yeni bir jeolojik çağ” başlatacak “gezegensel dönüşüm içinde” olduğumuzu; iki nesli kapsayan bir süre içinde insanların büyük çoğunluğunun ciddi su sıkıntısı yaşayacağı ve dünyanın su sistemlerinin geri döndürülemez bir değişimi başlatacak noktaya ulaşacağı uyarısında bulundular. Yıkıcı sonuçlarını hâlihazırda yaşadığımız bu gezegensel dönüşüme yol açan ise iklim değişikliğinden başka bir şey değildi. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) raporlarında hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ifade edildiği gibi, fosil yakıtların (kömür, petrol, doğalgaz) kullanımı ve arazi yapısındaki radikal değişim (orman ve sulak alanların yok olması) atmosferdeki karbondioksit oranını yükseltiyor, yükselen karbondioksit miktarı da gezegenin sıcaklığının artmasına yol açıyor. Karbondioksit oranı 1958’de 315 ppm (milyonda bir parça) iken, 2014’te 400 ppm’e ulaştı. Sıcaklık da 0,9 derece artı.

Bu ufak görülen sayısal değişimlerin altüst ettiği sistemler ve muhtemel olumsuz sonuçları neredeyse öngörülemez boyutlarda. Dünya ikliminin düzenleyicisi su varlıklarının her bir damlası bu değişimden etkileniyor, birbirini etkiliyor. En büyük su kütlesi olan okyanuslar, denizler ısınıyor, seviyeleri yükseliyor, daha fazla asitli hale geliyor.

Amerika Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA)’nin 1992 yılından bu yana uydu aracılığıyla topladığı verilere göre, okyanuslar 1992’den bu yana ortalama 7,6 cm, bazı bölgelerde ise 23 cm’den fazla yükselmiş durumda. Şu âna kadar olan sıcaklık artışının (0,90 C) deniz seviyelerini bir metreden daha fazla artıracağı söyleniyor. Bir metrelik bir artış bile, başta ada ülkelerini, Asya kıtasında yaşayan 150 milyondan fazla insanı, “Doğu’nun başkenti” 35 milyonluk Tokyo’yu ve deniz seviyesine yakın bölgelerdeki şehirleri sular altında bırakacak. Deniz seviyelerinin yükselmesine neden olan suların ısınmasına bağlı genleşmede öngörülenden daha olumsuz gelişmeler yaşanıyor, ama özellikle buzulların erime hızı tahmin edilenden hızlı gerçekleşiyor. Son 10 yılda Grönland’da yılda ortalama 303, Antartika’da 118 gigaton buzun eridiği tespit edilmiş. 2015 yılı Kuzey Kutbu’nu beyaz renkte göreceğimiz son yıl olabilir. Dile kolay, yaklaşık 20.000 yıl öncesine dayanan ve 2000-3000 yıl önce sabitlenen deniz seviyelerinin, buzulların tamamen erimesine bağlı olarak 35 yıl içinde 3 metre yükselmesine tanık olabiliriz. Bu seviyelerde bir yükselme durumunda hangi şehirlerin sular altında kalmayacağını gösteren bir liste hazırlamak daha pratik olacaktır, çünkü sayıları cidden azalacak. Deniz seviyelerinde yükselme (şimdiki nüfus verileri ile) dünya nüfusunun yaklaşık %23’ünü, yani 1,6 milyar insanı etkileyecek. Ama sadece bu da değil, şimdikinden bir ya da birkaç metre yüksek deniz seviyeleri üzerinde esen (ve yine iklim değişikliği ile şiddeti her geçen gün artan) fırtınaların yükselttiği, daha içerilere taşıdığı dalgaların yaratacağı yıkımları ve tuzlu deniz suyu ile dolan tatlı su akiferlerini de unutmayalım.

Ne buzul ne de kar

Bir su küresinde yaşıyor olsak da, kullanabileceğimiz tatlı su miktarı dünyadaki toplam su miktarının ancak kırkta birine denk düşüyor. Bu suyun da üçte ikisi buzullarda, dağların zirvelerindeki karlarda ve yer altı akiferlerinde bulunuyor. Daha kolay ulaşılabileceğimiz nehir ve göllerde bulunan tatlı su miktarı ise tüm tatlı su varlıklarının sadece yüzde 0,3’ünü oluşturuyor. İklim değişikliği tüm canlı yaşamın devamı açısından kritik önemdeki bu tatlı su varlıklarını da çok şiddetli bir biçimde tehdit ediyor. Afrika’nın en yüksek dağının zirvelerini kaplayan 12.000 yıllık buzullar eriyor. Eğer böyle giderse yirmi yıl içinde Kilimanjaro Dağı’nda ne buzul ne de kar kalacağı söyleniyor. Tüm dünya genelinde yaşanan bu radikal değişim, kar ve buzullardan beslenen nehir ve yeraltı sularının kapasitelerinde çarpıcı düşüşlere neden oluyor.

ezegendeki su miktarı değişmeden su döngüsü içinde hareket etmeye devam etse de, aylar boyunca yağacak yağmurun saatler içinde yağması, on yılda bir görülen şiddetli kuraklığın birbirini takip eden yıllar içinde yaşanması, suya en çok ihtiyaç duyulan zaman ve yerde bulunmamasına yol açıyor.

NASA, Haziran 2015 tarihli bir çalışmasında dünyanın en büyük 37 akiferinin 21’inin sürdürülebilirlik konusunda devrilme noktalarını aştığını bildirdi. Sahra çölünün her yana doğru genişlemesi Tunus, Fas ve Cezayir’de yaşayanları, dünyanın altıncı büyük gölü Çad’ın yüzde 90’ını kaybetmesi Batı Afrika’da 30 milyon insanı etkiliyor. Çin’deki nehirlerin yarısından fazlası 1990 yılından bu yana yok oldu. Dünyanın dördüncü büyük gölü Aral’ın tamamı, Ortadoğu’nun en büyük gölü Urmiye’nin de yüzde 60’ı kurudu. Kuzey Amerika’nın batısı son sekiz yüz yılın en ciddi kuraklığına teslim olmuş durumda. Eşine benzerine rastlamadığımız kuraklığın şiddetlenmesi ve yaygınlaşması, milyonlarca insanı su bulmak ve hayatta kalabilmek için göçe zorlayacak. Birleşmiş Milletler’in verileri “2020 yılına kadar Sahra Altı Afrikası’ndan Kuzey Afrika ve Avrupa’ya 60 milyon, bugünden 2050 yılına kadar her yıl dünyanın zengin bölgelerine 2,2 milyon insanın göç edeceğini” öngörüyor. Bu verilerin de gösterdiği gibi, milyonlarca insan Batı’nın sınırlarına dayanacak. Oysa Batı bugün savaş ve çatışmalar nedeniyle sayıları su mültecileri ile karşılaştırılmayacak kadar az olan mültecileri bile dışarıda tutabilmek için sınırlarına jiletli teller döşüyor.

İklim değişikliğini hâlâ durdurma imkânımız var. Ama bir an önce harekete geçmek gerekiyor. İklim ve su krizinden sorumlu olan kapitalist sisteme karşı, suyu temel bir insan hakkı, su varlıklarını ortak bir varlık olarak gören; su varlıklarının korunması ve tüm canlıların adil bir biçimde erişiminin sağlanmasını, fizikî, ekonomik ve herhangi bir sosyal nedenin suya erişimde engel oluşturamayacağını savunan; özetle kâr değil önce insan ve doğa diyen bir anlayışı işler kılabiliriz. Susarak yaşayamayız, susuz ise hiç yaşayamayız.

Share.

About Author

Leave A Reply