Yunanistan’ın Geleceği – Kostas Lapavitsas ile Söyleşi

0

Yunanistan’da sol parti Syriza Ocak 2015’te, Troyka’ya –Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası, Uluslararası Para Fonu– karşı koyacağını, ülkedeki borç krizinden kurtulmayı sağlayacağını ve Yunan halkına büyük sıkıntı veren kemer sıkma politikalarına son vereceğini vaat ederek iktidara geldi. Böylece başlayan beş aylık dramatik müzakereler Yunan halkının, Troyka’nın önerdiği anlaşmaya “Oxi” (Hayır) demesiyle sonuçlandı.

Ancak bu tarihî cevabın karşısında Syrizalı Başbakan Alexis Çipras, kredi verenlerle masaya oturarak ülkeyi daha kapsamlı kemer sıkma politikalarına ve artan sayıda özelleştirmeye teslim eden üçüncü bir memorandum imzaladı.

Çipras’ın bu teslimiyetini bir diğeri izledi: Memorandumun koşullarını yerine getirmek için iktidarda kalmaya karar verdi. Pek çokları için Syriza’nın iktidara hızlı tırmanışı, müzakerelerdeki sert tavrı ve “Grexit” (Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden çıkışı) konusundaki çalımları Yunanistan’da sınıf mücadelesinin hızlandığını işaret ediyordu. Hükümetin teslimiyeti bu heyecanlı sürece beklenmedik bir şekilde son verdi. Şimdi ise parti bir zombi gibi hantalca ilerleyerek, tarihsel önemde işçi karşıtı ve sol karşıtı önlemleri uygulamaya koyuyor.

Kostas Lapavitsas, bu baş döndürücü sürecin her aşamasında bir Syriza milletvekili ve parti içinde Avrupa Para Birliği’nden çıkılması ve Yunan halkının kredi veren uluslararası kuruluşlarına meydan okuması gerektiğini savunan Sol Platform’un bir üyesi olarak yer aldı. Sol Platform Syriza’nın içindeki stratejik ve siyasal tartışmayı kazanmış olsaydı Yunanistan muhtemelen çok farklı bir yol izleyebilirdi.

Bugün ne Lapavitsas ne de Sol Platform Syriza’nın bir parçası olmayı sürdürüyor. Ancak Lapavitsas Sol Platform’un temel iddiasından vazgeçmedi: Yunan işçi sınıfının boyun eğmesi kaçınılmaz değildir.

George Souvlis ve Petros Stavrou, Jacobin dergisiiçin Lapavitsas ile Syriza hükümetini, Avrupa’da kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleyi ve Yunan solunu hayata döndürmenin olasılıklarını konuştu. Söyleşiyi Onur Devrim Üçbaş tercüme etti.

Jacobin: Son banka kurtarma paketinin başarısızlığından sonra Syriza bu gelişmenin kaçınılmazlığı üzerine bir anlatı yarattı ve ilerlemek için tek yolun bu olduğunu savundu. Olayların bu şekilde anlaşılmasına katılıyor musunuz? Eğer katılmıyorsanız, diğer yol neydi? Ekonomik açıdan, Syriza bu gelişmeleri engellemek için ne yapmalıydı?

Kostas Lapavitsas: Syriza’nın mevcut liderliğinin temel iddiaının başka bir yol olmadığı şeklinde olması ilginç. Bu tam olarak Yeni Demokrasi’nin, PASOK’un ve Yunanistan’ı onyıllardır yöneten herkesin savunduğu tez. Oysa Syriza Yunanistan’da ve Avrupa’da gerçek bir değişim yaratacak başka bir yol olduğunu savunarak iktidara geldi.

O zaman Syriza’yı destekledim çünkü gerçekten de başka bir yol mümkündü. Eğer bu doğru değilse, Syriza’nın anlamı neydi ki? Yeni Demokrasi’den Antonis Samaras yerine Alexis Çipras’ın Başbakan olmasının anlamı neydi? Hükümette kendisine “solcu” diyen ve kurtarma politikalarını neyse ki “yumuşak bir şekilde” uygulayan insanlar olması mı? Bu görüşü tamamen reddediyorum.

Syriza’nın gerçek sorunu, başka bir yol olmaması değildi. Gerçek sorun partinin liderliği tarafından benimsenen stratejinin başlangıçtan itibaren güvenilmez ve kusurlu olmasıydı. Siyaset yanlıştı, ekonomi politikası yanlıştı, dünyayı anlama biçimi yanlıştı. Özetle, Avrupa Para Birliği (APB) içinde kalmaya devam ederken, alacaklılara karşı çıkıp Yunanistan’ı dönüştürmeyi hedeflediler. O zaman Syriza içindeki başkaları ile birlikte savunduğum gibi, bu asla mümkün değildi. Bir mücadele yürüttük, liderliğe karşı çıkarak Avrupa Para Birliği’nden çıkılmasını ve kamu borçlarının ödenmesinin reddedilmesini içeren alternatif bir yolu savunduk. Bu, Yunanistan için tek gerçekçi alternatifti ve radikal sosyal değişim için yeni bir yol açabilirdi.

Olaylar bizim kesinlikle haklı olduğumuzu ve liderliğin stratejisinin saçmalık olduğunu gösterdi. Ama siyasal tartışmayı kazanmayı başaramadık. Stratejisinin başarısız olmasının ardından Çipras alacaklılara teslim oldu ve onların politikalarını benimsedi. Syriza’nın teslimiyeti Avrupa solunun tamamı için kara bir leke oldu.

Jacobin: Bu söyledikleriniz makro-ekonomik düzeyde. Başka kısa vadeli taktik alternatifler olduğunu da düşünmüyor musunuz? Referandumu daha erken bir tarihte yaparak, iktidara gelinen ilk günden itibaren sermaye ve bankacılığa yönelik kontroller getirmek gibi? Çünkü sonunda yapılan, sermaye kontrollerinin çok zor bir konjonktürde ve son dakikada uygulanması oldu, bu sırada Yunan devleti ekonomik olarak neredeyse felç halindeydi.

Lapavitsas: Ne için? Eğer Syriza sonuna kadar gidip APB’den çıkmaya ve borcu ödememeye hazır değilse, sermaye kontrollerinin taktiksel olarak daha erken başlatılmasının anlamı ne olacaktı?

Jacobin: Ben böyle düşünmüyorum ama bazıları bu hamlelerle Syriza ve Troyka arasındaki müzakerelerde kurtarma anlaşmasıyla elde edilenden daha iyi sonuçlar alınabileceğini savunuyor. Bu düşünceyi paylaşıyor musunuz?

Lapavitsas: Ne elde etmek için daha iyi müzakereler? Bu son derece yanlış bir düşünce. Çipras ve Varufakis ve diğerlerinin müzakere yöntemleri başından beri beceriksizce olsa da Syriza’nın sorunu taktikleri değildi. Eğer sonuna kadar gidecek cesaretiniz yoksa provokatif bir üslup ve laf kalabalığı ile alacaklıları çileden çıkarmanın anlamı nedir? Takım elbise giyip kravat takmak, ama zamanı geldiğinde borçları ödemeyeceğini açıklamaya hazır olmak çok daha iyidir.

Ancak Syriza’nın sorunu onun yöntemleri değil, stratejisiydi. Avrupa’yı, alacaklıların ne kadar acımasız olduğunu anlamadılar. En önemlisi, Avrupa Merkez Bankası’nın ekonomideki kullanılabilir likidite üzerindeki muazzam gücüyle savaşmanın tek yolunun ulusal bir para birimi üretmek olduğunu anlamadılar. Sol bir hükümet için başka seçenek yoktu. Bunu Çipras’a özel bir görüşmede söyledim ama dinlemek istemedi, çünkü bu, Avrupa Birliği’nin kurumlarından gerçek bir kopuşu gerektirecekti. O ise eğitimi, mizacı ve siyasal görüşü gereği kopuş istemiyordu.

Jacobin: Bence Syriza’nın başarısızlığında, müzakereler sırasında partinin Yunan halkına gerçeği söylememesi –bu benim fikrim– kritik bir rol oynadı. İki taraf arasında neler olduğu ve hangi çıkarların pazarlık konusu yapıldığı gerçeğini. O dönemde parti adına üretilen başlıca söylemin her şeyin kontrol altında olduğu, her iki tarafın da yarar sağlayacağı adil bir anlaşma yapılacağı olduğunu siz de hatırlarsınız. Bence bu yanlış bir taktiksel adımdı, çünkü böylece Syriza halkın seferber olma halini ortadan kaldırarak, müzakere sürecini bir grup uzmana, Çipras’ın çevresindeki bir ekibe devretti. Bu şekilde Syriza halkı er ya da geç kendi çıkarlarını gözeten bir çözüme ulaşılacağına inandırdı. Halk ne Brüksel’de olanlar konusunda doğru olarak bilgilendirilmişti ne de Troyka’nın tehditlerini kitlesel olarak protesto etmek için hazırdı. Bence B Planı Yunan halkını AB ile olası bir kopuşa mümkün olduğu kadar hazırlamayı içermeliydi. Siz ne düşünüyorsunuz?

Lapavitsas: Yunanistan’da bir şeyleri gerçekten değiştirmek isteyen radikal bir hükümet için, halk desteği ile işçi sınıfının ve daha geniş sosyal tabakaların siyasal hazırlığı her şeyden önemlidir. Syriza’nın 2012 seçimlerinden sonra ana muhalefet partisi olduğunda bununla ilgilenmek için bir fırsatı vardı, ama bunu yapmadı.

Bunun yerine liderlik Çipras’ı geleceğin Başbakanı ve küresel solun bir figürü olarak tanıtma yolunu izledi. İktidara gelmelerinin ardından, halkın cevap bekliyor olmasına rağmen temel meseleler konusunda asla net olmadılar. Son derece kararlı oldukları tek nokta, Avrupa kurumları içinde kalmak istedikleriydi. Bu, hakkında dürüst oldukları birkaç konudan biriydi. Kararlı Avrupacıydılar ve öyle olmaya devam ettiler.

Öyleyse halkı Avrupalı alacaklılarla büyük bir çatışmaya nasıl hazırlayabilirlerdi? Bir kopuş noktası olduğu apaçık olan Temmuz 2015 referandumu döneminde bile, halkı bir mücadeleye hazırlamaktan özenle kaçındılar. Yunanistan’da ve ülke dışındaki güçlü merkezler “Hayır” oyunun APB’den çıkılması ve bir felaket anlamına geldiğini söyleyerek Yunan halkını korkutmaya çalışıyordu. Syriza ve onun liderliği, durumu hiçbir zaman bu şekilde ortaya koymadı, bunun yerine her zaman referandumun alacaklılarla olan müzakerelerdeki silahlardan yalnızca biri olduğunu anlatıp sonunda teslim oldular ve “Hayır”ı “Evet”e dönüştürdüler. Hiçbir zaman gerçek bir mücadele istemediler.

Jacobin: Bu stratejik seçimin Avrokomünist partilerin 1970’lerde benimsediği stratejiyle bağlantılı olduğunu düşünüyor musunuz, yoksa tamamen Çipras’ın etrafındaki insanlar tarafından verilmiş bir karar mıydı? Örneğin şu an Çevre ve Enerji Bakanı olan ve Çipras’ın en önemli ekonomi danışmanlarından Yorgos Stathakis, Syriza’daki en açık sözlü insanlardan biriydi, Kasım 2016’dan itibaren iktidardaki bir parti için tek gerçekçi seçeneğin Troyka ile derhal bir memorandum imzalamak olduğunu söylemişti.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu tercih ideolojik, ekonomik ya da kişisel nedenlerle açıklanabilir mi yoksa bu stratejiyi bu faktörlerin hepsinin kesişiminin bir ürünü olarak mı anlamak gerekir?

Lapavitsas: Syriza’nın fiyaskosu ile Avrokomünist gelenek arasında doğrudan bir bağlantı kurabileceğimizi düşünmüyorum. Syriza’ya katılan pek çok tarihsel akım vardı. Bazıları Avrokomünizm kökenliydi ama en önde gelenlerden bazıları Yunanistan Komünist Partisi’nin Stalinist geleneğinden geliyorlardı ve Avrokomünizm ile en ufak bir ilgileri yoktu.

Syriza’nın asıl sorunu Avrokomünizm değil, partinin nasıl kurulduğu ve neye dönüştüğüydü. Başlangıçta, 1990’ların başında, Komünist Parti’den kopan bir grup olan ve işçi sınıfı içinde bağları olmayan Synaspismos’tan ibaretti. 2000’li yıllarda, yeni bir siyaset yapma yöntemi öne sürdüğü, çoğulcu ve demokratik olduğu için kendisini Yunan siyasetinde potansiyel olarak önemli bir oyuncu olarak gören küçük bir birlik olan Syriza’ya dönüştü. Syriza’daki asıl değişim, muhtemelen solda kendi kuşağındaki en yetenekli siyasetçi olan Alekos Alavanos’un liderliğinde gerçekleşti. Syriza, sürekli bir tartışma ve fikir alışverişi ortamında, solun pek çok farklı akımını kendine çeken yeni bir kitlesel bir parti niteliği kazandı. Alavanos’un yaptığı talihsiz hata Çipras ve etrafındaki küçük grubu Syriza’nın yeni liderliği olarak atamak oldu. Böylece yeni, dinç ve radikal bir kuşağın yolunu açtığını düşünüyordu. Çipras partiyi ele geçirmekte son derece hırslı ve aynı ölçüde becerikli olduğunu ispatladı, partiyi 2011-12’deki büyük seçim başarılarına taşıdı.

Aslında 2010’a gelindiğinde Syriza soldaki pek çok küçük partiden yalnızca biriydi ve gelişen krize dair en saçma açıklamaları o yapmıştı. Çipras cesaretle, partiyi o dönem Yunan şehirlerinin meydanlarında gerçekleşen kitlesel eylemlere katılmaya yöneltti. En önemlisi Çipras solun diğer liderlerinden farklı olarak, ülkeyi yönetmeye hazır olduğunu söylemeye razıydı. Ülkeyi yönetmeye gönüllü olma ve Syriza’nın meydan hareketlerine dahil olmasının bir araya gelmesi partinin 2012 seçimlerinde öne çıkmasını sağladı. Bir sonraki hükümetin o olacağı netleşti.

Kısa bir süre için Syriza yalnızca Yunanistan için değil, Avrupa’nın tamamı için solun geleceği olabilecek yeni bir tür örgütlenmeyi temsil ediyormuş gibi gözüküyordu. Seçmen desteği kazanıp iktidar partisi hâline gelebilen, güçlü bir kadroya sahip olan, sürekli bir tartışma yürüten, farklı akımların gevşek bir ittifakı. Gerçek ise 2015’te netleşti. Syriza sol için siyaset yapmanın yeni bir yolunu değil, Yunan egemen çevrelerinin yönetmeye devam edebileceği en son yolu temsil ediyordu. Bitmez tükenmez siyasal tartışmaların ve hareketçiliğin ne parti içi demokrasiyi garantilediği ne de kapitalizme bir meydan okuma olduğu ortaya çıktı. Syriza, tepede mutlak güce sahip bir lider ve gerçek bir siyasal tartışmadan yoksun amorf siyasal yapısıyla, hiç de demokratik olmayan bir hükümet olduğunu gösterdi. Yunan devleti ile birbirine geçen ve yalnızca kendi iktidarını sürdürmeye çalışan bir seçim aygıtı. Sol için Syriza modelinin bir geleceği yok, burası kesin.

Jacobin: Temmuz 2015 anlaşmasının ardından Yunan hükümetinin resmî anlatısını bildiren söyleme göre, şu ana kadar karşılaştığı pek çok zorluğa rağmen hükümetin yönetimi bir başarı hikâyesi olarak tanımlanabilir. Bunun nedeni ise hükümetin malî performansının 2016 yılında devletin birincil bütçe fazlasını GSYİH’nın yaklaşık yüzde 4’ü kadar arttırmış olması. Hükümetin bu iyimserliğini paylaşıyor musunuz? Ekonomik performansını başarılı olarak kabul edebilir miyiz?

Lapavitsas: Olayları kendi bağlamında değerlendirelim. Yunanistan’daki büyük ekonomik küçülme 2013 yılında sona erdi. Yunan ekonomisi 2014’ten beri fiilen hareketsiz bir durumda: biraz yukarı, biraz aşağı. Krizin en kötü kısmı, Syriza iktidara gelmeden bir yıl önce çoktan geride kalmıştı. Dolayısıyla Syriza’nın Yunanistan veya Yunan halkı için bir tür başarı kazandığını söylemek gülünç olur. Syriza iktidara geldiğinde ekonomi ılımlı bir durgunluğa geri döndü ve 2016 yılı ile şu ana kadar 2017’de durağan bir çizgi izledi. Elbette Yunan siyasetinde yalanların sürekli tekrar edilmesi yoluyla paralel bir gerçeklik yaratmak mümkündür ve Syriza bunda oldukça başarılı. Ancak hakikat, rakamlarda ve insanların yaşadıkları tecrübelerde apaçık ortada duruyor.

Fiili ekonomik politikalarına baktığımızda Syriza, krizin başlangıcından bu yana Yunanistan’ın gördüğü en itaatkâr hükümet olduğunu kanıtladı. Alacaklıların dayattığı ekonomik politikaları kabul etti, Ağustos 2015’te üçüncü memorandum anlaşmasını imzaladı ve onu uygularken çok dikkatli davrandı. Ne bir bağımsızlık emaresi vardı, ne de egemenliğin kullanılması. Bu açıdan üçüncü kurtarma paketinin ikinci gözden geçirilmesini tamamlayan Mayıs 2017’de imzaladıkları son anlaşma ile bir kez daha alacaklıların dikte ettiklerine uysalca itaat ettiler.

Syriza iktidara yükselişi sırasında, kendinden önceki “ılımlı” Yunan hükümetlerinden farklı olarak, sert bir şekilde müzakere edeceği, sıkı duracağı ve alacaklılara karşı çıkacağı vaatleriyle devasa bir yaygara koparttı. Uygulamaya gelince ise Yunanistan’ın kriz sırasında gördüğü en kötü müzakereciler olduklarını gösterdiler. Alacaklılar Syriza üzerinde tam bir egemenlik kurdu, borçlarda hiçbir azaltmaya gitmeden kemer sıkma politikaları, yeni vergiler ve emeklilik maaşı kesintileri dayattılar.

Yunanistan için gelecek karanlık gözüküyor. Hareketsizlik büyük ihtimalle devam edecek, belki büyüme biraz artacak, sonra biraz azalacak, ardından aynısı yeniden olacak. Kalıcı yüksek işsizliğin ve yüksek gelir adaletsizliğinin olduğu bir ülke hâline gelecek. Eğitimli gençlerin ayrıldığı, muazzam bir yük altında ezilen ve yaşlanan fakir bir ülke, Avrupa’nın kenarında önemsiz küçük bir ülke olacak. Yunanistan egemen sınıfı bu olası sonucu kabul etti ve bu onun yönetiminin tarihsel iflasıdır. Syriza da bu felakette bir rol oynuyor.

Jacobin: Peki ya borç? Syriza yakın bir zamanda borç azaltımına gidileceğini iddia ediyor.

Lapavitsas: Mayıs 2016’da para birliğini gerçekte yöneten kurum olan Eurogroup, Yunanistan’ın borcu için Syriza’nın kabul ettiği bir taslak belirledi. Ana borcun bir miktarı silinmeyecek çünkü parasal birlik içinde bir devletin diğerinin politikalarından kaynaklanan kayıpları devralmasını sağlayacak bir mekanizma yok. Taslağa göre, Yunanistan’ın borcunun toplam ödeme maliyeti (anapara ve faiz) ülkenin yıllık GSYİH’nin %15’ini geçmediği sürece borç sürdürülebilir olarak kabul edilecek. Yunanistan’a bu “sürdürülebilirliği” sağlaması için var olan borçlarının ödeme süresinin uzatılması ve faizlerinin düşürülmesi yoluyla bir miktar yardım edilecek. Yunanistan Avrupa Birliği’ndeki “ortaklarından” en fazla bunu umabilir. Yunanistan’ın bunu sağlaması için, malî politikasını uzun bir süre hatırı sayılır bir faiz dışı fazla verecek şekilde düzenlemesi gerekiyor. Bu da düşük kamu harcamaları ve yüksek vergiler demek, başka bir deyişle on yıllar süren ağır bir kemer sıkma. Dolayısıyla büyüme oranları düşecek. Bu, Yunanistan’ın borcunu orta ila uzun vadede kesinlikle ödenemez hâle getiren berbat bir açmaz.

Mayıs 2017’de Syriza hükümeti tam da bu taslağı temel alan bir başka anlaşma imzaladı. Yeni önlemleri yasalaştırdılar, emeklilik maaşlarını düşürdüler ve 2022 yılına kadar yüzde 3,5’lık faiz dışı hedefine ulaşmak için çok fazla kemer sıkmaya gittiler. Aynı zamanda 2060 yılına kadar yıllık yüzde 2’lik faiz dışı fazlaya ulaşmayı da kabul ettiler! Bu sert önlemleri yasalaştırmalarına rağmen, borç konusunda hiçbir taviz elde edemediler. Bu, inanılmaz bir beceriksizlik. Bir yandan teslim olarak ulusal egemenlikten en ufak bir iz bırakmadılar ve çalışanlara acımasız önlemler dayattılar, diğer yandan da Yunan ekonomisinin toparlanmasına ve böylece işsizliğin azalmasına katkıda bulunacak anlaşma maddeleri elde etmekte berbat bir şekilde başarısız oldular. Syriza hükümeti yalnızca Yunan halkı için değil, uluslararası sol için de bir utanç kaynağı.

Jacobin: Yunanistan’daki durumun 1980’lerin kriz dönemindeki Latin Amerika ülkelerine benzediğini düşünüyor musunuz? Çünkü her iki vakada da borç krizi belirleyici bir özellikti.

Lapavitsas: Sadece bir ölçüde evet, çünkü Yunanistan krizi esasında bir ödemeler dengesi kriziydi. Dahası, kriz Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından ele alındı, bu yüzden Latin Amerika ile benzer sonuçlar bulunabilir. Ancak Yunanistan’a asıl benzeyen vaka Latin Amerika değil Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Almanya’nın krizi. Almanya savaşı kaybettikten sonra başta savaşın galibi Fransa’ya olmak üzere çok yüksek bir savaş tazminatı ödemeye zorlandı. Aynı zamanda ülkenin ekonomisine konulan kısıtlamalar, kendisinden istenen ödemeleri yapması için kullanması gereken ihracat kapasitesini azalttı. Almanya 1920’lerde çıkışı mümkün olmayan bir konuma itildi. Sonuç, borcu ödemeyi reddeden ve ülkeyi İkinci Dünya Savaşı’nın hazırlıklarını yaparak militarize eden Hitler’in yükselişi oldu. Bugün Yunanistan da benzer bir konumda. Devasa bir dış borcu var ve dış ödemeler yapmak zorunda, ancak dış fazla veremiyor çünkü parasal birlik fiilen buna izin vermiyor. Şu anki bütçe fazlaları ülke içi ekonomiyi sıkıştırarak ve böylece büyüme beklentisini azaltarak üretiliyor. Bu, Yunanistan için bir açmaz ve bu açmazdan kurtulmanın tek yolu zorla bu tuzaktan çıkmak.

Jacobin: Eski maliye bakanı Yanis Varufakis kısa zaman önce bir B planı olduğunu teyit etti. Bu açıklamaya inanıyor musunuz? Eğer böyle bir plan varsa, bu plan neden Troyka ile müzakereler sırasında henüz manevra yapmak için yer ve zaman varken Çipras’ın ekibi tarafından bir seçenek olarak kullanılmadı? Çipras’ın bu kartı oynadığı bir durumda sizce bunun nasıl bir etkisi olurdu?

Lapavitsas: İnsanın geçmişe dair kendini rahatlatacak anlatılar üretmesi alışılageldik bir şeydir. Bugünün ihtiyaçlarına daha iyi uyması için geçmişe yeniden şekil vermek de öyledir. İnsanlar siyasette buna sıkça başvurur, ben bunu yapmaktan mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyorum. Hiçbir zaman gerçek anlamda bir B planı yoktu. Yani Yunanistan’ı parasal birlikten çıkarmak ve Avrupa Birliği’nden kopmak anlamında bir plan hazırlanmamıştı. Olsa olsa alacaklıların basıncı çok fazla olursa ne yapılabileceğine dair bazı taslaklar vardı. Hiçbir zaman benim talep ettiğim ve önerdiğim gibi bir B planı ortaya koymadılar. Böylesi bir plan halk desteğine dayanan uyumlu bir bütün olmalıydı, Syriza için ise bu olamazdı çünkü bu plan ister istemez APB’den çıkmayı da içerecekti. Yanis Varufakis’in de dahil olduğu Syriza liderleri, Avrupa ile bir kopuşu onaylamayacak olan kararlı Avrupacılardı. Avrupacı olmayan ve bir kopuş talep eden Syriza üyeleri sonunda Çipras tarafından kapı dışarı edildi.

Jacobin: Kısa bir süre önce Theodore Mariolis ile birlikte “Avro bölgesi başarısızlığı, Alman politikaları ve Yunanistan için yeni bir yol” isimli bir analiz raporu yazdınız. Bu raporda Grexit’in Yunan halkının çoğunluğu için yıkıcı sonuçlara neden olmayacak uygulanabilir bir proje olması için gelecekteki bir hükümetin atması gereken adımları tarif ediyorsunuz. Gelecekteki bir hükümet olası bir Grexit’i, uzun dönemde de olsa bir başarı öyküsü haline getirmek için neler yapmalı?

Lapavitsas: Grexit’in aşamaları uzun zamandır iyi biliniyor, bu konuda bir gizem yok. Grexit ilk olarak bir parlamento kararı yoluyla malî egemenliğin yeniden kazanılmasını, böylece ulusal paranın yeniden tanımlanmasını içeriyor. Yunan hukuku altındaki sözleşmelere, para akışlarına ve meblağlara derhal 1:1’lik bir değişim oranı uygulanması gerekiyor. Aynı zamanda ekonomi düzlüğe çıkana kadar geçecek ilk dönemde ilaçların, gıdanın ve enerjinin düzenli bir şekilde tedarik edilmesi için adımlar atılacak, banka kamulaştırmaları ile sermaye kontrollerine gidilecek. En önemli sorun yeni Drahmi’nin devalüasyonu, onun cari hesaplara ve ekonominin gücüne ne kadar bağımlı olacağı olacak. Yunanistan’ın durumunda tahminde bulunmak kolay değil ama yeni denge noktasında yüzde 20-30’luk bir devalüasyon olasıdır. Devalüasyon ülke içinde ve uluslararası pazarlarda rekabet yeteneğini telafi etmeye ihtiyaç duyan Yunan sanayisi için olumlu olacak. İstihdam korunacağından işçiler de orta vadede kazançlı çıkacaklar ama kısa vadede özellikle devlet yardımları ve vergi indirimleri yoluyla desteklenmeleri gerekecek. Bu neresinden bakılırsa bakılsın kolay bir yol değil ama kesinlikle uygulanabilir. Kararlılık ve halk katılımı gerektiriyor. Muhtemelen pek çok zorluğun çekileceği bir dönem olacak, belki de bu dönem altı aydan bir yıla kadar sürecek ama sonrasında ekonomi düze çıkacak.

Yine de çıkış, kendi başına Yunanistan’ın sorunları için hiçbir zaman bir çare olamaz. Grexit’i her zaman sosyal güçler dengesini emekten yana değiştirecek farklı bir ekonomik politikalar bütününün parçası olarak düşündüm. Başka bir deyişle Yunanistan’ın ilerici bir çıkışa ihtiyacı var.

Bunun için iki adım çok önemli. İlk olarak hükümet kemer sıkma önlemlerini kaldırıp saçma ve yıkıcı bir hedef olan yüzde 3,5’luk faiz dışı fazla hedefini terk etmelidir. Yatırım ve diğer şeyler için kamu harcamalarını arttırmalıdır ve bunu yaparken istihdamın hızlı bir şekilde yaratılabileceği hizmet sektörüne ağırlık verilmelidir. İkincisi, hükümet kamu kaynaklarını kullanarak, hizmet sektörüne kıyasla sanayi ve tarıma ağırlık vererek ekonomiyi yeniden dengelemek için bir sanayi stratejisi benimsemelidir. Bu politikalar uygulanırsa bunların çalışanlara elle tutulur yararları olacak, sınıf güçlerinin dengesi değişecek, ücretli emeğin koşulları iyileşecek, gelir ve servetin yeniden dağıtılması için alan açılacaktır. Yunanistan’ın toplumun sosyalist bir şekilde yeniden örgütlenmesine yol açacak güçlü bir anti-kapitalist karaktere sahip olan farklı bir kalkınma yoluna girdiğinden bahsetmek mümkün olacaktır.

Jacobin: Olası bir Grexit senaryosunda, AB’nin dışındaki bir Yunanistan küresel ekonomide nereye oturacak, kiminle ticaret yapacak ve ne alıp satacak? AB ile bir ticaret savaşı çıkmasını beklemesi gerekir mi?

Lapavitsas: “Ticaret savaşı” savı ya kurtarma paketi politikalarını sürdürmek isteyenler veya radikal bir değişime kafa yormaktan bile korkanlar tarafından kullanılıyor. Yunanistan eğer kopuş yolunu seçerse kesinlikle zorluklarla karşılaşacak ve bunun nedeni yalnızca kaçınılmaz olarak borcunu ödeyemeyecek olması değil. Yunanistan’ın borcunun sürdürülemez olduğu yaygın bir şekilde biliniyor ve kabul görüyor. Borcun ödenmemesi ciddi bir durum ama bugün savaşa, boykotlara ve diğer renkli sonuçlara neden olmuyor. Ülkeler işlemeye ve varlıklarını korumaya devam ediyor. Sonuçta borcunu ödemeyecek olan birey olarak üretici özneler değil, devlet.

Borcun ödenmemesinden çok daha riskli olan AB’den kopulması olacak. Bu kopuş yalnızca borcun ödenmemesi yüzünden değil, aynı zamanda Yunanistan’ın AB’nin ekonomi politikalarıyla çelişecek ekonomik politikalar uygulayacak olması yüzünden gerçekleşecek. Yunanistan, ekonomisini yeniden düzene sokmak için buna hazır olmak zorunda. Kestirme bir yol yok. Özel şartları, muafiyetleri vb müzakere etmek zorunda olacak ve ihtiyaç duyduğu politikaları uygulamak için bir mücadele vermeye hazır olması gerekecek. Eğer işçiler ve halk tabakaları kararlı olursa ülke başarılı olabilir.

Jacobin: Şimdi de AB ile ilgili gelişmelere gelelim. Avro bölgesinin geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz ve Avrupa Komisyonunun “farklı hızlarda bir Avrupa” senaryosunu nasıl görüyorsunuz, Almanya’nın AB için planı buymuş gibi gözüküyor?

Lapavitsas: AB’nin tarihsel gelişiminin ayrı bir dönemi olarak Avro bölgesi krizi, neredeyse geride kaldı. Almanya kendi çözümünü dayattı ve tüm muhalefeti yenilgiye uğrattı. Bu noktanın üzerinde durulması gerekiyor: Almanya baskın çıktı ve son yedi yılda Avrupa’ya kendi iradesini dayattı. İnkâr edilemez bir şekilde, egemen ülke olarak öne çıktı. Bu olurken yeni Avrupa’nın bir merkez ve birkaç çevreye sahip son derece tabakalaşmış bir yapı olduğu giderek netleşti. Eskiden Marksistlerin bahsettiği merkez-çevre ayrımı Avrupa’da yeni ve güçlü bir şekilde tekrar ortaya çıktı. Merkez, spesifik olarak çoğunlukla arabalar, kimyasallar ve imalat makinelerinin üretiminin yapıldığı Almanya’nın sanayi üssü. Avrupa’da, belki kuzey İtalya dışında Almanya’dakiyle uzaktan yakından karşılaştırılabilecek bir sanayi kompleksi yok.

Merkezin tanımladığı birçok çevre içinden ikisi öne çıkıyor. İlki Alman sanayi merkezine hemen eklemlenmiş olan: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Slovenya. Bu çevre Alman sanayi sermayesi için bir hinterland işlevi görerek, hepsi Almanya’ya yönelen işgücü, kaynak ve üretici kapasite sağlıyor. İkinci çevre ise güneyde: Yunanistan, Portekiz ve İspanya. Bunlar zayıf bir sanayiye, düşük verimlilik artışına, düşük rekabet yeteneğine sahip olan, eskiden istihdam sağlayan büyük bir kamu sektörü olan ama artık bu durumun geçerli olmadığı ülkeler. Onların rolü Almanya merkezine eğitimli işgücü elemanı sağlamak.

Avrupa’nın bu şekilde tabakalaşması, muazzam Alman siyasal gücünün temelini oluşturuyor. Almanya’nın yükselişi Alman tarihsel bloğunun planlamasıyla gerçekleşmedi yine de bir noktadan sonra bu bilinçli bir politikaya dönüştü. Almanya’nın yükselişinin sağlanmasındaki en önemli kaldıraç parasal birlikti. Bu birlik Almanya’ya, Avrupa’da ticarî olarak egemen olmasını temin edecek araçları sağladı ve Alman sanayi sermayesine Çin’e, ABD’ye ve başka ülkelere ihracat yapması için bir temel işlevi gördü. Parasal birlik yoluyla Almanya büyük bir küresel güç olarak ortaya çıktı. Ancak bu türden her kapitalist süreçte olduğu gibi gerilimler, iç çelişkiler de ortaya çıktı. Bunlar büyük oranda Avrupa’nın merkezi ile ilgiliydi ve iki mesele olağanüstü önemliydi.

İlki Almanya’nın kendisiyle ilgiliydi. Almanya’nın sanayi sermayesi ihracatı yoluyla yükselişi Alman işçilerinin üzerinden gerçekleşti: Almanya’da uygulanmakta olan kemer sıkma politikaları, ücretlerin sınırlanması, daraltılan kamu harcamaları, yurtiçi yatırımın eksikliği ve iç talebin baskılanması. Almanya’nın Avrupa üzerindeki kapitalist egemenliğinin temeli buydu ve Alman sermayesine dünya pazarında pay sahibi olması için gerekli kaynakları sağladı. Bunun uzun dönemde istikrarsız ve çürük bir durum olduğu açık. Almanya’daki emeğin üçte ikisi, düşük ücretler ve zor çalışma koşulları ile kırılgan bir hâlde bulunuyor.

İkincisi, Almanya, Fransa ve İtalya arasındaki ilişkiler. Bu büyük bir zayıflık noktası. Fransa elbette merkezde bir ülke ama Almanya ile birlikte var olamaz çünkü sanayi üssüne, rekabet gücüne ve parasal birliği şekillendirme yeteneğine sahip değil. Gerçekte Fransa’nın tarihsel bloğu Almanya ile nasıl başa çıkacağı konusunda stratejik bir plandan yoksun ve hızla Berlin’e itaat ettiği bir noktaya ilerliyor. İtalya’nın durumu daha kötü. Önemli bir sanayi üssü var ancak parasal birlikteki varlığı, makul şartlarda rekabet edemediği ve büyüme oranı çok düşük olduğu için son derece sorunlu. İtalya yıllardır düşük düzeyli kemer sıkma durumunda. Bu sonsuza kadar süremez, gerilimler bir noktada patlak verecek. Özetlemek gerekirse, Almanya’nın yükselişi Avrupa’yı daha önce hiç görülmemiş şekilde tabakalaştırarak, muazzam gerilimler yarattı. Önümüzdeki yıllarda buralarda tarihin hızlanacağını ve patlamalar göreceğimizi tahmin ediyorum.

Jacobin: Bu patlamaların yukarıdan mı yoksa aşağıdan mı geleceğini düşünüyorsunuz?

Lapavitsas: Geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın pek çok bölgesinde, sağ popülizmin ve otoriterizmin yükselişine tanık olduk. Bu yükseliş bazen faşist bir biçim aldı. Bu Avrupa’nın tabakalaşmasının ve Alman egemenliğinin ortaya çıkmasının bir sonucu. Tüm Avrupa’da açıkça görülen parlamenter demokrasinin başarısızlığı ve siyasal sürecin işçi sınıfının kaygılarından tamamen kopması Alman sermayesinin tüm Avrupa’daki egemenliğinin ayrılmaz bir parçası. Buna yönelik tepki, kaçınılmaz olarak daha fazla bağımsızlık talep edilmesi şeklini aldı ve aşağıdan geldi: insanlar nerede yaşadıkları, nerede çalıştıkları, yasaları kimin yaptığı, onları kimin uyguladığı, kimin hesap sorulabilir olduğu konularında ellerindeki gücü kaybettiklerini hissetti. Tüm Avrupa’da ulusal ve halka ait bir egemenlik talebi yükseliyor.

Geçmişte Avrupa’daki sol güçler bu talepleri çalışan insanların ihtiyaçları ve arzularını ifade edecek şekilde formüle edip büyük sermayeye ve Avrupa’daki Alman egemenliğine karşı çıkardı. Trajedi şu ki, Avrupa’da sol yıllardır böyle bir rol oynamadı ve bunun sonucunda bugün sağ devreye girerek, hatta solun ifade biçimini de kendine mal ederek halka ait taleplere otoriter bir yön veriyor. Ancak bu gelişme kesinlikle kaçınılmaz değil, her şey solun bundan sonra nasıl tepki göstereceğine bağlı. Avrupa’da emekçiler ve aşırı sağ arasında güçlü bir bağlantı yok. Asıl mesele solun elini çabuk tutup etkili bir şekilde müdahale etmeye başlayıp başlayamayacağı. Bir potansiyel var. Olmayan şey ise Avrupa’daki yakıcı sorunları açık ve doğru şekilde anlama yeteneği, çünkü solun büyük kısmı hâlâ 1990’lar ve 2000’lerde yaşıyormuş gibi davranmaya devam ediyor. Solun bu hâlden kurtulması ve Avrupa’daki tarihsel rolünü oynamasının zamanı geldi.

 

Share.

About Author

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.