Toros Valcan ile Söyleşi: Devlet Verdiği Zararı Tazmin Etmeli

0

“DEVLET VERDİĞİ ZARARI TAZMİN ETMELİ”

TOROS ALCAN İLE SÖYLEŞİ

Hrant Dink, eşi Rakel’in ve kendisinin yetiştiği Tuzla Çocuk Kampı’nı ‘Atlantis Uygarlığı’ olarak tanımlamıştı. Çünkü kamp çocukların el emeği göz nurunun ürünüydü. Çok zaman Hrant Dink’le birlikte anılan Tuzla Ermeni Yetimhanesi, daha popüler adıyla Kamp Armen, bugün bir başka vesileyle gündemde. 6 Mayıs sabahı iş makineleri kampın bulunduğu araziye girerek yetimhane binasını yıkmaya başladı. Yıkım başlar başlamaz onlarca insan yetimhaneye giderek yıkımı durdurdu. Çadırlar kuruldu, nöbet başladı. Binanın sahibi Fatih Ulusoy yetimhaneyi asıl sahibi olan Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’na bağışlayacağını söyledi, ancak AltÜst‘ün yayına hazırlandığı günlerde tapu hâlâ iade edilmemişti. Kamp Armen’den yola çıkarak vakıf malları sorununu Vakıflar Genel Meclisi’nde azınlık vakıflarını temsil eden Toros Alcan ile konuştuk.

Arife Köse: Bu yılın başından beri Vakıflar Genel Meclisi’nde azınlık vakıflarını temsil ediyorsunuz. Aynı zamanda Ermeni cemaatindensiniz.  Görevinizin vakıflar kısmına geçmeden önce azınlıklardan başlayalım isterseniz. Azınlık bir niceliği ifade ediyor. Osmanlı’dan bu yana bu niceliğin izini sürdüğümüzde nasıl bir manzara ile karşı karşıyayız?

Toros Alcan: 1915’i bir dönüm noktası olarak düşünürsek tabii ki 1915 sonrasında azınlıkların sayısında büyük bir azalma yaşanıyor. Bunun tek nedeni ölümler değil. Göç, mübadele gibi birçok olay var. Osmanlı’da Ermeniler ve Rumlar en büyük sayıyı temsil ediyordu ve onlar 1915’de yaşananlarla ve 1922’deki mübadeleyle çoğunluğu kaybettiler. Cumhuriyetin ilk nüfus sayımında sorulan sorular arasında konuşulan dil de var. O rakamlara bakarsak, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra bile 70 bin civarında Ermeni olduğunu görürüz. Aynı dönemde Türkiye’nin nüfusu 12 milyon. Sonuçta bu topraklarda yaşayan herkes aynı demografik özelliklere sahip. Aynı bölgede yaşayan insanlar ister Türk, ister Ermeni, ister Rum, ister Kürt olsun hemen hemen aynı sayıda çocuk sahibi oluyor. Peki nasıl oluyor da Türkiye 12 milyondan yaklaşık 80 milyona çıkarken bunların içinde Türk olmayanların sayısı azalıyor? Mesela Suriye’ye göç eden Ermenilerin sayısı orada 250 bine çıkıyor ama Türkiye’de bir türlü artmıyor. Altmış binden başlayarak hesaplasak bile şu anda en azından 400 bin gayrımüslim olması gerekir. Ama yok. Bu nasıl oluyor? Şimdi herkes Osmanlı dönemini suçluyor, ama sonrasında da çok hayra alamet şeyler yok. Haydi Osmanlı zamanını tarihçilere bırakıp Cumhuriyet dönemine bakalım. Sonuçta çok daha yakın bir tarih. Bu insanlara gerçek bir vatandaş gibi yaşama olanağı sağlansaydı, niye gitsinler? O zaman Ermenilerin gideceği bir ülke de yok. Musevilerin İsrail’e, Rumların Yunanistan’a gittiği söyleniyor. Bunun da ne kadar gerçekçi bir açıklama olduğu tartışılır. Yani demek ki burada tekrar kök salacak, yaralarını iyileştirecek bir ortam bulamamışlar Cumhuriyet döneminde. Bunun da zaten Varlık Vergisi’nden tutun Hrant Dink’in öldürülmesine kadar çok sembolik günleri var.

mahrukyan-ortaokulu

Makruhyan İlköğretim Okulu, Beşiktaş 1990

Bir korku, sürekli şüpheli bir bakış var değil mi azınlıklara karşı?

Ama bunun maddî bir gerekçesi yok. Bakıyorum kanıtlara, 200 bin kişilik bir azınlık topluluğu var. Kentlerden bile çok uzak yerlerde yaşıyorlar. Bunların devlete zarar verecek teknik koşulları yok. Sınır köylerinde tabii ki Rusya’ya filan geçenler olmuştur. Ama Çerkes Ethem de Yunanistan’a katıldı. Çerkesleri kestik mi? Bunların hepsi Osmanlı tebâsı insanlar. Konya’daki bir Ermeni nasıl Ruslarla işbirliği yapar? “Ermeniler toplu bir ayaklanma planlıyordu” diyorlar. Bu nasıl bir ayaklanma planıdır ki bu insanlar onca silaha sahip olmasına rağmen 1915’de yapılanlara direnemediler? Velev ki bunlar doğru olsun, devletin ayaklanmayı bastırıp sivil halkı koruması gerekmez miydi? Rumlar, Ermeniler, Museviler bütün Anadolu’ya yayılmış topluluklar. Yani kendisini Osmanlı olarak görüyor. Tek bir yerde toplanmayı düşünmüyor. Yunanistan kurulduğunda Rumlar burada yaşamaya devam ediyor.

Siz göreviniz itibariyle mülkler üzerinden de bu anlattıklarınızın izini sürebiliyorsunuzdur muhtemelen, değil mi?

Bu işi mülke indirgemek çok doğru değil aslında. Benim buradaki görevim bütün azınlıkları vakıflar üzerinden Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde temsil etmek. Azınlıkların başka bir tüzel kişiliği yok. Vakıfları var ve onlarla temsil ediliyorlar, onların üzerinden yönetiliyorlar. Bir de dinî önderlikleri var. Onların da tüzel kişiliği yok. Başka hiçbir kurulları yok. Aslında 1970’lere kadar Lozan’dan gelen cismanî meclisleri var, sivil yöneticileri var. Bunların hepsi 1970 darbesinden sonra lağvedildi.

Bunlar resmen yetkili meclisler mi?

Türkiye’nin ilk anayasalarında azınlıkların durumlarını düzenleyen nizamnameler var. Bildiğiniz gibi Osmanlı’da millet sistemi var. Yani Ermeni milleti var ve başında Patrik var. Cemaat lafı aslında yeni bir kavram, o zaman millet diye kullanılıyor. Üniter devlet değil çünkü Osmanlı. Ermeni milleti, Rum milleti var. Hepsi Osmanlı tebâsı. Bu milletlerin kendi iç hukuk sistemleri var. Evlenme boşanma da dâhil olmak üzere kendi yaşamlarını kendileri organize ediyorlar. Halk bir meclis seçiyor. Bütün kararları onlar alıyor. Yani okulları kim yönetecek, hangi vakıflar kurulacak; bunların hepsi bu meclislerde milletlerin kendileri tarafından kararlaştırılıyor. Kendi nizamnameleri var. Cumhuriyet kurulduktan sonra bu nizamnamelerin ve vakıfların Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılması devletin karşısına bir sorun olarak geliyor. İşte o noktada 1936 Beyannamesi karşımıza çıkıyor. Herkes 1936 Beyannamesi’ne çok kızıyor, ama aslında o kadar da kötü bir şey değil. Elli bine yakın vakıf var. Siz onları şer’i hukuktan ve milletler hukukundan laik ve üniter devlet hukukuna adapte etmeye çalışıyorsunuz. Vakıflar Genel Müdürlüğü 1925’te kuruldu, 1936’ya kadar ne yapacaklarını bilemediler.

Edirne Sinagogu

Edirne Sinagogu

Ama ondan önce 1912 beyannamesi var ve ikisi birbirinden farklı, bildiğim kadarıyla: 1912 Beyannamesi’nde beyan edilen birçok azınlık mülkü 1936 Beyannamesi’nde beyan edilmiyor.

Doğru. Yok olan binlerce vakıf var zaten o zamana kadar. Anadolu’da sırf Ermenilerin iki bine yakın kilisesi var. Rumların da en az o kadar vardır. Musevilerin, Keldanilerin, Süryanilerin çok sayıda ibadet yeri var. Bunların çoğu Emval-i Metruke’den kaybetmiş zaten. “Gelin malınızın başına geçin” diyorsunuz. Kimse yok ki gelsin. Onların hepsi Hazine’ye kalmış zaten. Yani 1912’de olanların 1936’da olmamasının asıl sebeplerinden biri de bu malların sahiplerinin artık yok olmuş olması. 1900’lerin başında sadece Ermenilerin iki bin kilisesi varken Anadolu’da şu anda on tane kilise var Osmanlı’dan kalma. Her vakfın bir Osmanlı padişahının fermanıyla açılma zorunluluğu var. Bu ferman o vakfın kapısında asılıdır. 1936’da demişler ki “siz bu malları beyan edin, biz bunları tescil edelim, sonra da tapuda sizin üzerinize yazalım”. Çünkü o zaman tapu kayıtları farklı. Osmanlı’da bütün mülkler padişahın zaten. Bu en azından kalan vakıflar için iyi olmuş.

1936’da beyan edilen malların sayısının az olmasının nedeninin devletin bu mallara el koyma korkusu olduğunu söyleyenler de var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii böyle bir korku var. Ama sen bunu bildirmesen de alırdı zaten. Nitekim öyle de oldu. 1936 Beyannamesi böylece bir çeşit ‘vakıflar tescil belgesi’ olmuş. Ama sorun buradan kaynaklanmıyor. 1912 ile 1936 arası tapuda sahibi açık kalan yerler olmuş. Öyle kiliseler var ki, tapuda “Sahibi” kısmında “Meryem oğlu İsa” yazıyor. Elimizde bunlar. Tapuda “Azizler” adına kayıtlı kiliseler var.

Ne oluyor onlara?

Osmanlı zamanında öyle kaydedilmiş. Çünkü kilise bir insanın olamaz. Bir kurum da yok. Vakıf diye bir kavram yok. Padişah fermanı ile yapmak zorundasın. Gecekondu yapar gibi kilise yapamazsın. Yani o günkü mantıkta öyle bir tapu algısı yok. Öyle yerler hep açık kalmış. Eğer 1936 Beyannamesi’nde yoksa Hazine’ye devredilmiş. Yani 1936 Beyannamesi aslında Cumhuriyet döneminde devletin bu konuda bulduğu bir çözüm. Sadece Azınlık Vakıfları da yok ki. Osmanlı’da padişahın ailesinden tutun da binlerce sivilden kalan vakıf var. Şu anda bile 40 bine yakın vakıf var. Mülhak Vakıflar var, yani hâlâ torunları devam eden. Sokullu Mehmet Paşa Vakfı yaşıyor mesela. Padişaha ait bütün vakıflar devletleştiriliyor. Azınlık Vakıfları’nın kalanları kendilerini beyan etmişler. Ama hepsi değil tabii ki. Hepsi kendisini kaydettirmemiş. Dolayısıyla 1936 Beyannamesi o kadar da kötü bir şey değil. Ama bunun altında fişleme gibi bir amaç da olabilir tabii ki. Varlık Vergisi’nde yaptıkları buydu mesela. Bugünkü mülklerin iadesi ise farklı bir konu. Özellikle yurtdışındakiler zannediyor ki Osmanlı döneminden kalan bütün mülkler iade ediliyor. Bugün söz konusu olan 5337 sayılı kanunun 11. Maddesi sadece 1936 beyannamesinden 1970’e kadar olan dönemi kapsıyor.

Ama bu sorun değil mi? Yani 1936 Beyannamesi’nde bu mülklerin hepsinin beyan edilmediği ortada.

Bununla sınırlamak sorun tabi. 1936 Beyannamesi yeni vakıf kurmayı da yasaklıyor. Bunun değişmesi lazım.

Örgütlenme hakkınızı elinizden alıyor yani.

Tabii. İnsan haklarına aykırı. Ne istersem kurarım. Ama o bana “Sen sivil vakıf kur, cemaat vakfı kuramazsın” diyor. Bence bunun altında da yine devletin kendisini azınlıklardan koruma güdüsü yatıyor. “Biz bu azınlıklardan çok çektik, daha fazla vakıf kurmasınlar artık” mantığı yatıyor. Bunu biliyoruz zaten. 1936’da demişler ki, siz artık hükmî şahsiyet oldunuz. Hükmî şahsiyet ne demek? Yani artık siz seçim yapabilirsiniz, yöneticilerinizi kendiniz seçebilirsiniz, mallarınızın üzerinde tasarrufta bulunabilirsiniz. Akarlarınız var, onları kiraya verebilirsiniz. İsterseniz mallarınızı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden izin almak koşuluyla satabilirsiniz. Ama bu şart sadece azınlık vakıfları için değil bütün vakıflar için geçerli. Akarınızı, yani kiliseyi finanse etmekte kullandığınız yerleri ne isterseniz yapabilirsiniz. 1936’dan 1970’e kadar böyle devam etmiş. Tabii bu arada bu vakıflar mal almışlar, mal satmışlar. Ama 1970’te Yargıtay’ın 2. Hukuk Dairesi demiş ki, “aslında bu vakıflar mal alamaz. Devlet bugüne kadar yanlış yapmış”.

Neden böyle bir karar almış?

İki nedeni var; birincisi askerî darbe, ikincisi Kıbrıs olayları. Asıl etkili olan Kıbrıs meselesi. Böylece Türkiye’nin en üst hukuk mahkemesi tamamen hukuksuz bir karar vermiş. “Bugüne kadar bunlar mal alamazdı, siz yanlış yorumlamışsınız” demiş. Nasıl yani? Kırk sene yanlış yorumlanabilir mi? Asıl sorun bu işte. Hatta daha ağır yorumlar da var o karara dayanan. “Bunlar yabancıdır” diyor. Hayır, biz yabancı değiliz. Bu insanlar Cumhuriyet’ten önce Osmanlı’nın tebaasıydı, Cumhuriyet’ten sonra ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldular. Sen bu vakıfların hepsini onaylamışsın. Aldığı, sattığı malların kayıtları tapuya yapılmış. Ben sabah kalkıp kendi kendime mal alıp satmamışım ki. Ama Yargıtay kalktı, “biz bunu yanlışlıkla böyle yorumlamışız, siz aslında mal alıp satamazmışsınız. 36’dan 70’e kadar alınan satılan bütün mallar iptaldir” dedi. Asıl sorun bu işte. Yeni kanunun 11. Maddesi bu hukuksuzluğu ortadan kaldırmak için yazıldı.

Bu karar nasıl uygulandı? Kamp Armen bu karardan nasıl etkilendi?

O içtihada göre Vakıflar Genel Müdürlüğü bütün tapulara iptal davası açtı. Gelelim Tuzla’ya, Kamp Armen’e. Gedikpaşa Protestan Ermeni Kilisesi Vakfı gidiyor parasıyla, iznini de alarak, yetimhanenin olduğu araziyi satın alıyor. Parasını vererek alıyor yani. Tapuda ‘Gedikpaşa Protestan Ermeni Kilisesi Vakfı’na aittir’ diye kaydediliyor. Üstüne inşaat izni alıyorlar. Çocuklar gidiyor oraya, kalıyorlar, piknik yapıyorlar, denize giriyorlar. Sonra 1970’te Yargıtay kararı çıkınca Vakıflar Genel Müdürlüğü “aslında sen bu araziyi alamazmışsın” diyor. Parasını verip aldığı mal için söylüyor bunu! Bir de vakıflara yapılan bağışlar var. Onları da iptal ediyor. Yani “bunlar gayrimenkul edinemez, 1936’da ne varsa onunla ölecek, bir daha mal alamaz” diyor. Bunu da şöyle temellendiriyor; hani 1936’dan sonra bir daha vakıf kurmayı yasaklıyor ya, vakıf kuramazsa mal da alamaz diyor. Bu kararı koca koca apoletli hakimler imzaladı. Ahmet Necdet Sezer dahi bunu savundu. CHP bu yeni yasayı bile veto etti. CHP’lilerin o gün mecliste yaptıkları konuşmaları dinleseniz tüyleriniz diken diken olur. AKP bu yasayı nasıl çıkardı ben hâlâ şaşıyorum zaten. Çünkü çok büyük bir karşı propaganda vardı.

Yine Kamp Armen örneğinden devam edersek, bu iptal davaları açıldıktan sonra nasıl gelişmiş süreç?

Vakıflar Genel Müdürlüğü Tuzla Kampı’na tapu iptal davası açıyor. Dava tabii 4-5 yıl sürüyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü davayı kazanıyor. Tapuyu iptal ediyor. Biz sonra bunu çok araştırdık. Şimdi tapuyu iptal ettiriyorsun. Malı ilk sahibine geri verdiriyorsun. Eğer ilk sahibi öldüyse mirasçılarına, mirasçı da yoksa devlete kalıyor. Ama bu satın alınmış bir mal. Tamam, malımı alıyorsun elimden. Ama ben bunu satın aldım. Paramı geri ver o zaman. Ama onu da yapmıyor. Ayrıca üzerinde inşaat var. Biz çok sorduk burada müfettiş arkadaşlara. Velev ki adamın parası yok geri verecek. Adam şimdi malı vakfa sattı, parasını aldı. Sonra da bu parayı yedi. Ne yapacaksınız o zaman? Orada “eğer malın ilk sahibi bunun parasını veremiyorsa devlet bunu ödeyecek” diye bir hüküm olması gerekirdi. Bunun gibi onlarca dava var.

Kurtuluş Aya Dimitri Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu - 1954

Kurtuluş Aya Dimitri Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu – 1954

Devlet malı vakfın elinden alıyor ve ilk sahibine geri veriyor. Bu durum günümüzü, bu yeni yasanın uygulanışını nasıl etkiliyor?

Şimdi 11. Madde, Yargıtay kararının yol açtığı bu haksızlığı ortadan kaldırma iddiasında. Biz de, “nasıl yok ediyorsun” diye soruyoruz. Yasa da diyor ki “eğer bu mala devlet kurumlarından biri veya belediye el koyduysa, ben bunu geri veririm”. Benim yönettiğim okulun (Tıbrevank Lisesi) böyle el konulan malları var mesela. Bu mallar Hazine’ye kalmış. Şimdi Hazine bize onları veriyor. Yani devlet bu kanunla “kamuya kalmışsa bu malları geri veririm, eğer bana kalmış ve ben de satmışsam parasını veririm” diyor.

Kamp Armen böyle bir örnek mi?

Hayır, Armen devlette değil. Eski sahibine geri veriliyor. Asıl sorun işte eski sahibine iade edilmiş mallar. Kamp Armen gibi. Şimdi Kamp Armen’in ilk sahibi malını geri alıyor. Bu malı sonra başkasına satıyor. O da başkasına satıyor. Ve işte bugünkü sahibine kadar geliyor. Şimdi alan adam diyor ki “ben bunu Ahmet’ten aldım, paramı verdim, benim ne suçum var?” İşte buna cevap vermiyor 11. Madde. Onun değişmesi lazım. Devlet diyebilir ki “Ey Ahmet, bu mal vakfın, onu vakfa geri ver”. Ama o zaman Ahmet de diyor ki “Ama ben bunu vakıftan almadım ki, Mehmet’ten aldım. Parasını verdim, satın aldım.” Onun malını zorla geri alıp vakfa veremezsin ki. Burada işte bir içtihat yok. Biz de şunu diyoruz; bu haksızlığa kim neden oldu? Tapu iptal davasını açan kim? Vakıflar Genel Müdürlüğü. Vakıflar Genel Müdürlüğü de diyor ki “ben bir devlet kurumuyum. Yargıtay böyle bir karar verdi, ben de görevimi yaptım. Yapmasam suçlu olurdum”. Vakıflar da suçlu değil. Yani burada sorun Yargıtay’ın bu kararı. Devlet bu zarara neden olduğu için bunu devletin tazmin etmesi lazım. Yani 11. Maddeyi genişletmek lazım. Devletin tazminat ödeyerek bu malları alması lazım.

Böyle başka örnekler de var mı? 11. Madde’de yapılan bir düzenleme bütün sorunları çözecek mi?

Bomonti Mıhıtaryan Okulu’na bakalım mesela. Okul da o malı bağışlayana geri veriliyor. O kişi de belediyeye veriyor. Okul şu anda Ayaş Belediyesi’nde. Şimdi diyelim ki 11. Madde “üçüncü şahıslara gitmiş olan malların parasını biz verelim” desin. Ama okul nereye gidecek ki? Tamam parayı aldık, güzel. Bu okulda okuyan çocuklar nereye gidecek? Okul binası yapmak kolay bir şey değil ki. Yani bu da yeterli değil. Dolayısıyla her olayı kendine özgü şekilde çözmek lazım. Kamp Armen’de yapılan da, Bomonti’de yapılmasını istediğimiz de bu. O üçüncü şahsın o maldan bir şekilde vazgeçmesi lazım. Ama “vermiyorum kardeşim, sana ne” diyebilir. Onu artık siyasî olarak değerlendirmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Kamp Armen’de öyle oldu. Şu anda orada kötü olan bir şey yok. Vakıf şimdi orayı bağış olarak alacak. Bunun için de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden izin alması lazım. Hukuksal olarak bu da saçma aslında, ama yapacak bir şey yok.

Devletin bunun parasını ödemesi lazım yani.

Devlet parasını neye dayanarak ödeyecek ki? Şimdi bu yöntem için de bir mevzuat lazım aslında. Dolayısıyla tek yol mal sahibinin orayı bize bağışlaması. Tabii bağışın da bir vergisi var. O parayı da muhtemelen Tuzla Belediyesi bulacak.

Kamp Armen olayından sonra devletin yasadaki bu eksikliği gidermeye niyeti var mı?

Var gibi görünüyor. Çünkü hükümet çok zorlandı. Tam seçim öncesine denk gelmesi de onlar için çok rahatsız edici oldu. Markar Esayan da aracı oldu bu bağış mekanizmasının işletilmesi için. Hep birlikte toplantı yaptık. Şu an Kamp Armen’de nöbet tutan gençler, Nor Zartonk temsilcileri de dahil olmak üzere, bütün taraflar oradaydı. O toplantıdan bu bağış fikri ortaya çıktı. Bundan sonra beklemekten başka bir çaremiz yok. Bağışlamıyoruz derse biz de gereğini yaparız.

Nedir gereği?

Bir kere şu an orada nöbet tutan gençlerin sayısı artar. Nöbet devam eder. Hukuksal mücadeleyi de sonuna kadar veririz. Üç Ermeni milletvekilimiz de var artık. Erol Dora da var. Onlar da gereklerini yapar. Bu iş siyasî bir karardan geçiyor. Siyasî iktidarın bunun haksızlığına inanıp bu konuda kanun çıkarması lazım. Sonuçta bu kanunun bu noktaya gelmesi de siyasî iraden gösterilmesinin sonucudur. AKP bu iradeyi göstermemiş olsaydı bu kanun çıkmazdı. Ben eskiden çok net hatırlıyorum. Okulun bir kalorifer borusunu bile değiştiremezdik. Okulun kalorifer dairesini su bastığında kaçak tamir ettirmiştik. Çünkü iki ay izin alınamadı. Öleceğiz yani soğuktan. Mallarımızı değerlendirmekten geçtik, duvara çivi çakamıyorduk. Ankara’da derdimizi anlatacak muhatap bile bulamıyorduk. Biz de bunların hepsinin demokrat olduğunu iddia eden sol partiler tarafından yapılmasını isterdik. Ama yapmadılar. Burada amacım partileri kıyaslamak değil, sonuçta Kamp Armen’in bağlı olduğu Tuzla Belediyesi de AKPli ve yaşananlar ortada.

Bakın ben size yöneticisi olduğum, Hrant Dink’in de okuduğu Tıbrevank Lisesi’nin hikâyesini anlatayım. Tıbrevank Lisesi kapansın diye başımızda boza pişirdiler. Yahu kapıda kitâbe var. Ama yok siz vakıf değilsiniz. Niye? 1936 Beyannamesi’nde adınız yok. İşte böyle zamanlarda bir soruna dönüşüyor tabii 1936 beyannamesi. Kiliseyi yazdırmışlar, ama kilisenin okulunu yazdırmamışlar. Ama bu var yani, ortada. Okulun kitâbesi de var, kayıtları var. Okul olarak kullanılıyor zaten. Devlet bize “siz vakıf olarak devam edin” demiş. Sonra bize 1981’de “hayır, siz vakıf değilsiniz” diye dava açtılar. 1953’ten 1980’e kadar otuz sene biz yönetim kurulu seçimi yaptık. Ama 1980’de bizi vakıf olarak görmekten vazgeçti. Bu 2012 yılına kadar böyle devam etti. 2012 yılında devlet yeniden “evet, burası vakıftır” diye karar aldı. Ve bu kararda ilk defa “devlet canı istediğinde ‘biz yanlış karar vermişiz’ diyemez” diye yazdılar. Dolayısıyla uygulamada azınlıklar konusunda bir geri adım yok, ama evet, söylemde sorunlar var. Ancak dilde bile bir değişiklik olduğunu da görmek lazım. Eskiden “onlar Suriye’ye güneşlenmeye giderken güneş yanığından öldüler” diyecek düzeydeydiler. Tabii ki bir günde kamuoyu değişmiyor. Musevilerin durumu daha zor mesela. Devlet diline de yansıyan ciddi bir anti-semitizm var. Bütün Yahudileri İsrail ile eşitleyen bir dil var. Musevi toplumu çok rahatsız şu anda. Hatta bu Musevi lafından da nefret ediyorlar. Yahudi demek lazım. Ama Yahudi de küfür yerine kullanılan bir kelime haline geldi. Bu konu ciddi bir sıkıntı. Süryani kilisesi açmak istiyoruz Yeşilköy’de, ancak Anıtlar Kurulu bir türlü izin vermiyor.

Kurumlar arasında da bir uyumsuzluk var yani?

Tabii. Mesela Hazine’ye geçmiş bir mal. Hazine belediyeye vermiş. Belediye onu kullanamamış, Hazine’ye vermiş. Biz de şimdi “verin malımızı” diyoruz. Hazine, “belediye verdim” diyor. Belediyeye gidiyoruz, “ben Hazine’ye  geri verdim” diyor. Hazine’ye gidiyoruz,”evet, vermiş, ama belediyeye bir daha soralım, kullanıp kullanmayacağına bakalım” diyor. Bu böyle bir yıl devam ediyor. Ama biz bunlara razıyız. Bunlar teknik sorunlar.

Bildiğim kadarıyla bir de seçim yönetmeliği gibi bir sorununuz var. Vakıfların yönetim kurullarını seçmesini sağlayan yönetmelik üç yıldır çıkmadı. Bu konuda bir gelişme var mı?

Evet, çok büyük sorunumuz bu. Vakıflar bizim bir çeşit örgütlenme yöntemimiz. Bir de dinî kurumlarımız var. Onları da siviller seçiyor. Ama orada da sıkıntı var. Patrik var, ama bir kurum olarak Patriklik yok. Biz bunun da çözülmesini istiyoruz. Yani bir azınlıklar kanununun çıkması şart. Vakıflar ayrı bir şey. Bir seçim yönetmeliğimiz vardı. Sonra bu seçimlerde usulsüzlükler olmaya başladı. Otuz yıl aynı insanlar yönetimde kaldı. Birkaç vakfın seçiminde usulsüzlükler tespit edildi. Bunun üzerine iki buçuk sene önce o yönetmeliği iptal edelim dedik. Şimdi yeni bir yönetmeliğin çıkması gerekiyor. Sonuçta bu bir kanun değil. Alt tarafı bir seçim yönetmeliği. Cemaatlerden görüşler geldi. Vakıflar Genel Müdürlüğü bir taslak hazırladı. Hatta yedek taslak da hazırladı. Ama bu yönetmelik bir türlü imzalanmıyor. Kim imzalayacak? Başbakanlık. Sebebini bilmiyoruz. Bir tüzük de bu kadar ertelenemez. Bunu henüz hukuksal mücadeleye çevirmek istemiyoruz. Üç sene oldu ama artık. Umarım yapmak zorunda kalmayız.

Share.

About Author

Leave A Reply