Ukrayna: Papaz Gapon’un Hayaleti – Oktay Orhun

0

Ukrayna: Papaz Gapon’un Hayaleti

Oktay Orhun

Petersburg’da 9 Ocak 1905 tarihinde 200 bin işçi Çar’ın Kışlık Sarayı’na doğru harekete geçti. Kalabalığın başını Papaz Gapon çekiyordu. Askerler, taleplerini sunmaya gelen işçilere ateş açınca 112 sanayi bölgesi ile 10 demiryolu hattında genel grev ilan edildi. O dönemde “şaibeli” sayılan Papaz Gapon ile görüşen az sayıdaki sosyalistten biri de Lenin olmuştu. 1905 Rus Devrimi işte böyle bir sürecin içinde başladı! Bugün Arap Devrimleri’nde olduğu gibi Ukrayna ve Kırım’da da sosyalistlerin büyük çoğunluğu Papaz Gapon ile konuşmaya yanaşmıyor…

Türkiye’de başat sosyalist sol içinde yer alan akım ve grupların yapısal denebilecek problemlerinden biri, ikamecilik. Sosyalist İşçi sitesi, sayfalarının soru-cevap kısmında bu kavramı, “Bir siyasî parti ya da grubun kendi eylemini işçi sınıfının eyleminin yerine geçirmesi anlamına gelir. Yani parti/örgüt işçi sınıfının yerine kendini koyar” şeklinde açıklamış. [1] Buna kendi değer yargılarını kitlelere atfetmeyi de ayrıca ilave etmeliyiz. Değer yargıları, kendilerini gündelik ve kuramsal dilde, ortak kavramlar üzerindeki anlam yüklerinde açığa çıkarır. Sözgelimi “devrim” sözcüğü olumlu bir anlam ifade etmelidir, dahası sosyalistler/devrimciler için yalnızca sosyalist devrimi karşılamalıdır. Bu durumda kendi rejimlerine karşı ayaklanan kitleler, ancak ve ancak sosyalist devrim bayrağı altında deviniyorlarsa ilericidirler ve desteklenebilirler, aksi halde emperyalizmin taşeronu olan karşıdevrimci unsurlardan ya da en azından gerici bir yanılsama içinde bulunan halk yığınlarından ibarettirler.

Oysa gerçekler devrimci olmasına devrimcidir ama bu denli berrak ve yalın bir yatağın üzerinde akmazlar. Tersine, bu düşünce tarzı aslında ekonomik determizmin bir yansımasıdır. AltÜst‘ün dördüncü sayısında Ümit İzmen imzalı bir yazıda dile getirildiği gibi “Ekonominin siyasetten önce geldiği, ekonomideki iniş çıkışların seçim sonuçları ve iktidar üzerinde etkili olacağı, iktidarların da mutlaka burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri kabulünün nihayetinde vardığı yer olan ekonomik determinizm, siyasetin zeminini de ortadan kaldırır. Ekonomik determinizmin yol açtığı basbayağı yanlış çıkarımlar üzerinden yükselen bir siyasî duruş, kendini giderek geçersiz, marjinal ve hatta gereksiz kılar.” [2]

Kendini siyaseten gereksiz kılma sürecinin en güzel örneği Türkiye başat solu açısından Arap Devrimleri olsa da, Ukrayna krizinin de bundan aşağı kalır bir yanı yok. Ukrayna’daki sürecin nasıl haberleştirildiğine ilişkin Sol Haber Portalı‘ndan bir örnek: “’Devrimciler’ Lenin heykelini bu sefer yıktılar…” başlıklı haberin spotunda “Ukrayna’da günlerdir sokağa çıkan milliyetçi ve liberal gruplar, geçen hafta yıkamadıkları Lenin heykelini bu sefer çığlık çığlığa yıktılar,” ifadeleri yer alırken, habere ilişkin son yorum şu şekilde: “’Devrimciler’ heykeli yıktıktan sonra ‘Devrim!’ diye bağırıyorlar.” [3] Bu noktada pirüpak yekpare bir devrimin olsa olsa bir peri masalı olduğunu ne kadar dile getirsek az.

İmdi, yıllardan beri geliştirilmekte olan ABD merkezli emperyalist stratejinin ABD’nin dünya egemenliğine karşı koyabilecek yeni potansiyel güçler olarak Çin ve Rusya’nın çevresinin sarılması, bu kuşatmanın altına düşen ülkelerin ya savaş ve işgal yoluyla, ya da “demokratikleştirme” politikalarıyla emperyalist egemenliğin ve/veya denetimin altına sokulması demek olduğunu biliyoruz.

Bu jeostratejinin bir dönem, doğrudan işgal edilmeyen ülkelerde renkli devrimler diye adlandırılan kampanyalarla sürdürüldüğünü anımsayabiliriz. Özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinden arta kalan baskıcı ve arkaik iktidarlara karşı seferber olan kitlelerin, demokrasi ve özgürlük vaatleriyle emperyalizm yanlısı politik gruplara ve önderlere kazanılmaya çalışıldığı herkesin malumuydu. Bu taktik 2003’te Gürcistan’da Kadife Devrim adı altında uygulanmış ve Eduard Şevardnadze iktidardan düşürülmüş, 2004 seçimleri sonrasında yerine Batı hayranı Mihail Saakaşvili oturtulmuştu. Ukrayna’da 2004’te Turuncu Devrim sonucunda Victor Yanukoviç yenilgiye uğratılarak emperyalizm yanlısı Viktor Yuşçenko devlet başkanlığına getirilmişti. Kırgızistan’da 2005’te Lale Devrimi gerçekleşmiş, kitlelerin nefret ettiği Askar Akayev iktidardan indirilerek yerine emperyalizmin adayı Kurmanbek Bakiyev geçirilmişti. Bu yanıyla “demokratik gericilik” olarak adlandırılabilecek bu politika, kitlelerin baskıcı rejimlere olan hiddetinden yararlanarak, bu ülkelerde özelleştirmeleri gerçekleştirmeye, petrol ve gaz kaynaklarını çokuluslu şirketlerin emrine sunmaya, ABD’ye askerî üsler kurma yetkisi tanımaya ve Rusya ve Çin’e karşı ABD ve AB emperyalizmleriyle işbirliğine girmeye hazır ve arzulu politik önderleri ve grupları işbaşına getirmeye yönelikti.

Sol yazında sıklıkla rastlanan kusur, burjuvazinin bu ve benzeri jeostratejileri ile karşılıklı mücadelelerinin mutlak belirleyiciliklerini harfiyen kabul edilmesi. “Büyük devletler istiyor, halk da kitlesel bir kalkışmaya girişiyor, olan budur,” minvalinde yorumlar bunlar… Oysa hiçbir insan topluluğu, kitleler halinde askerler ya da polisler tarafından kendilerine doğrultulmuş otomatik namluların, gaz fişeklerinin, tazyikli suların üzerine koşmaz. Canlarına artık bir şeyler tak etmediyse…

Emperyalizm, rejim içi hükümet değişliklerinde kapitalist düzenin yeniden işlerlik kazanacağı döneme kadarki durumun demokratik gericilik ekseninde burjuva popülist politikalarla geçiştirilmesini bekler. Demokratik gericilik politikasının uygulanabilmesinin en önemli koşullarından biri, kitle seferberliklerinin durdurulabilmesi, bunu gerçekleştirebilecek bir önderliğin oluşturulabilmesidir. Ancak, Gürcistan’da önce 2008’deki savaş ve 2013’teki seçimle, Kırgızistan’da 2010’daki toplumsal kalkışma ve rejim içi hükümet değişikliği ile ve nihayet günümüzde de Ukrayna’da yaşanan süreçle ne bir önderliğin inşa edilebildiğini, ne de istikrarlı rejimlerin kurulabildiğine şahit oluyoruz.

Bu noktada önemli soru, niçin burjuva devlet mekanizmasının oturmuş ve istikrarlı bir rejim yaratamadığıdır. Bu süreçlerin çıkmazı da işte bu sorunun yanıtında yatar: Bu altüst oluşlar eski efendilerin yerine yenilerini koymaktan ileri gidemedikleri, ekonomik temeli sarsmadıkları ve neoliberal yağmaya set çekmediklerinden kitlesel kabarışları ancak bir yere kadar bastırabilir. Yani kitlelerin devindirici/dönüştürücü dinamizmi, devrimci bir sınıf partisinin önderliği olmaksızın, köktenci ve kalıcı bir çözüm yaratmaz. Gerek öndevimci süreçler, gerekse bunun sonucu olarak doğan, hükümetlerin devrildiği ancak yerine yeni bir iktidarın kurulamadığı dönemler, ulusal iktidar odaklarının ve uluslararası burjuvazinin elbette oyun sahasıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bu değişmez. Üstelik bu, kimi tarihsel sorunların yeniden alevlendirilmesi anlamına da gelir. Sözgelimi Gürcistan’daki 2008 yılında yaşanan savaşın, Güney Osetya’daki (1988-1992) ve Abhazya’daki (1992-1993) sıcak çatışmaların yarattığı tahribatı yeninden gündeme getirmesi ve bu iki bölgenin Rusya güdümlü bir bağımsızlıkla Gürcistan’dan kopmaları gibi… Aynı şekilde Ukrayna özelinde de 1954’te Ukrayna’ya bağlanan Kırım’ın günümüzde tekrar Rusya tarafından kısmen ilhak edilmesi gibi.

Kapitalist ülkelerde kitlelerin devrimci bir partinin önderliğinden yoksun oldukları halde hükümeti tehdit eden bir boyuta ulaşmış rejim karşıtı toplumsal hareketler genelde üç şekilde sonuçlanır: Politik devrim (1974 Portekiz devrimi), politik karşıdevrim (1973 Şili askerî darbesi) ve rejim içi hükümet değişiklikleri. Tüm bunları göz önünde bulundurmadan yapılan her yorum eksik olacaktır. Bu durumda Ukrayna-Kırım mevzuna kısaca bakalım.

Ukrayna: AB ve Sağ Sektör

Ukrayna’da son birkaç ayda meydana gelen olaylar, ikili bir karaktere sahip: Yoksulluktan, sefaletten, çürümüş ve baskıcı rejimlerden bıkan halk kitleleri, içinde bulundukları derin hoşnutsuzluğun sonucunda ayağa kalkıyor, kitlesel protestolar düzenliyor, kalkışıyor. Ancak devrimci alternatiflerin yokluğunda kitlelerin muazzam enerjisinin çeşitli çıkar grupları tarafından manipüle edilmesi işten bile değil. SSCB’nin dağılmasından bu yana devam eden çekişmede Batı ile Rusya’nın, kendi çıkarları uğruna Ukrayna’yı bir ulusal felâketin eşiğine getirdikleri de aşikâr: Ekonomi 1991’deki bağımsızlık sonrası on yıllık süreçte %60 daralmıştı. Toplumdaki ortalama yaşam süresi ve nüfus düşmüştü. 2008’de küresel krizle birlikte resesyon ülkeyi bir kez daha vurdu. Yoksulluk ve işsizliğin artmasının yanı sıra, güçlü oligarkların ortaya çıkmasına ve zenginleşmesine şahit olmuştuk. Bugün Ukrayna’da, en zengin 100 kişinin serveti, gayrısafî milli hâsılanın neredeyse %40’ına denk düşüyor. 2008 krizinden de en çok etkilenen ülkelerden biri yüzde 8 küçülme ile Ukrayna. Bu ülkede gençlik uzunca bir süredir çözümü, ekonomik krizin enkaza çevirdiği ülkeyi terk etmekte görüyor. Orta-üst sınıfa karşılık gelen meslek gruplarının aylık ücretleri 250 dolar seviyesinde. Söz konusu emekliler olunca bu seviye 150 dolara inebiliyor. Mevcut bir sosyal güvence sisteminin işlemeyişi ile insanların en temel sağlık hizmetlerine bile ulaşabilmesi için bütün maddi birikimlerini harcamak zorunda oluşları da cabası.

Bu koşullar altında yoksullaşan ve Stalin döneminden beri uygulanagelen Büyük Rus hegemonyası altındaki orta-sınıf tabanından gelen kitlelelerin böylesi bir yıkım karşısında sağ sektörler tarafından seferber edilmesi şaşırtıcı değildi. Ancak eylemlerin ilk döneminde bu radikal sağ sektörün ellerine Avrupa Birliği bayrağı alması herkesi şaşırttı! Oysa insanların enflasyon karşısında erimeye yüz tutan ücretlerinin Avrupa Birliği ile imzalanacak bir ortaklık antlaşması ile en azından daha fazla değer kaybetmeyeceğine inanmalarını ilk etapta yadırgamamak gerekirdi. Yoksullaşan milyonlar, Cumhurbaşkanı Yanukoviç’e, AB yanlısı oldukları için değil, aslında bir neoliberal saldırı anlamına gelen bu ortaklık antlaşmasını bir ekonomik yardım paketi olarak gördükleri ve AB kapılarından gelecek yardımlarla çalışma şartlarında, ücretlerde ve ekonomik durumda iyileştirmeler olabileceğine inandılar. Dahası kitleler, huzurlu ve istikrarlı bir topluma doğru atılacak bu önemli adıma Cumhurbaşkanı’nın ayak sürüdüğünü düşündükleri için öfkelenmişlerdi.

Yanukoviç bunu AB karşıtı bir ulusal bağımsızlıkçı olduğu için yapmadı elbette: Bir siyasî elit ve oligark olarak kendi burjuvazisinin stratejik olarak en önemli kesimlerinin ekonomik krizin faturasından olabildiğince az etkilenmesini sağlamaya çalışıyordu, o kadar: “Yanukoviç ve hükümeti, ülkenin ekonomik açıdan eski model fabrikalarının ve maden alanlarının bulunduğu doğusuna dayanıyor. Bu bölgedeki halk genellikle Ukrayna dilini değil Rusça konuşur (ki Yanukoviç’in kendisi de Ukrayna dilini ancak genç yaşlara geldiğinde ve kariyere ilişkin gerekçelerle öğrenmiştir). Bu bölgedeki sermaye sınıfı Rusya yönelimlidir, Yanukoviç gibi siyasetçiler de Ukrayna-Rusya ilişkisini hayatî görürler.” [6]

Ukrayna, jeostratejisi gereği olsun, sayısız ampirik olgu dolayısıyla olsun, Rus burjuvazisinin malî yatırım alanları arasında önemini muhafaza eden bir ülke. Nitekim sanayi proletaryasının ağırlıklı kesimi, sanayi işletmelerinin büyük ölçüde ülkenin doğusunda bulunmasından da kaynaklı olarak, gösterilere katılmamıştır. Bu ülkeye yönelik sermaye akışının sekteye uğraması, taşeron bir siyasî elite verilen malî desteği 15 milyar dolarlık jeste kadar taşısa da genel olarak ülkenin orta ve batı bölgelerinde harekete destek veren kitlelerin kararlılığı sürecin devamını sağlamıştır.

Harita 1

Harita 1

Ocak ayından itibaren 100-200 kişilik faşizan grupların devreye girmesiyle birlikte çatışmaların dozu da artmaya başlamıştır. Ocak sonuna doğru protesto gösterilerinin diğer batı şehirlerine de yayılmaya başlaması ve polisin göstericilerle baş edememesi üzerine Yanukoviç geri adım atarak muhaliflerin pek çok talebini kabul etmiş ve başbakanlığa muhaliflerden birini atamayı teklif etmiştir. Muhalifleri tatmin etmeyen bu teklifin ardından Ukrayna dilinin baskın olduğu batıdaki 12 şehrin valisi ve başbakan istifa etmiştir. (Bak. Harita 1.) Bu harita, Yanukoviç hükümetinin kazandığı bölgeleri gösteren bir başka harita ile de örtüşmekte. (Bak. Harita 2.)

Harita 2

Harita 2

Tüm bu süreçler bu yanıyla sosyalist bir enternasyonalin yokluğunda, neoliberal yıkımın kıskacındaki orta sınıflara yayılan kitlelerin özellikle korporatist bir temelde, Avrupa’da bonapartizmi canlandırdıkları anlamına geliyor. Beri yandan Ukrayna’da hükümetin düşmesi ve Kırım’ın Rusya’ya bağlanması ile devam eden süreçte iktidarı kaybeden Yanukoviç ve onun çevresinde toplanmış olan Rus şovenizmi yanlısı oligarklar şimdi Putin’in yardımıyla ülkenin en azından bir bölümünde, özellikle de sanayi açısından daha güçlü, üstelik Rusça konuşulan doğu kesimlerinde tekrar denetimi ellerine geçirmek çabasındalar. Timoşenko (Anavatan Partisi), Vitali Kliçko (UDAR) ve Svoboda (Özgürlük) partisi etrafında kümelenen ABD/AB emperyalizmi yanlısı oligarşi ise kitleleri Rus işgaline karşı seferberliğe çağırmakta. Bu iki egemen kesim arasındaki politik iktidar ve ekonomik çıkar çatışması Ukrayna’yı bölünmeye doğru sürüklüyor.

Sosyalistler, sınıf savaşımına inanır. Yatay eksende etnik çatışmaya karşı dikey eksende sınıfsal ayrışmayı gündeme getirmek onların vazifesidir. Dahası Troçkizm, sloganların önemini vurgular ve bu sloganlar sayesinde kitlelerin gündelik bilinci ile sosyalist devrim arasında bağ kurar. Ukrayna’da geçiş talepleri programı açısından bu yanıyla yeni sorunlarla karşı karşıyayız. Dahası bu sorunlar kimi eğilimlerle Avrupa’da ve kısmen Türkiye’de de kendilerini açık ediyor: Etnik bölümlemelere karşı ortak sınıf savaşımını, bugünün giderek sağ söylemlerle yükselen ulusalcı/milliyetçi kitle hareketleri içinde nasıl örgütleyeceğiz? Bunu yaparken hareket halindeki kitlelerden kopmadan, bir taraftan da ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakını nasıl savunacağız? Kuşkusuz son soru: Günümüzün Papaz Gapon’ları kimler ve onlarla nasıl iletişim kuracağız?

Dipnotlar

[1] “Soru – Cevap: İkamecilik ne demektir?”, Sosyalist İşçi, 14 Mayıs 2012, url: http://bit.ly/1hrEUAb

[2] Ümit İzmen, “Ekonomik Determinizm Tehlikesi”, AltÜst, Sayı 4.

[3] “’Devrimciler’ Lenin heykelini bu sefer yıktılar..”, soL Haber Portalı, url: http://bit.ly/1mRyjpY

 [4] Andrej Zebrowski, “Ukrayna: Oligarklar arasındaki bölünme “, Socialist Review’den marksist.org için çeviren Ozan Ekin Gökşin, url: http://bit.ly/1hOEPuk

[5] Peter Storm, “Ukraine: what’s going on, and what does it mean?”, Libcom.org, 3 Aralık 2013, url: http://bit.ly/1lHXWJK

[6] Thanasis Kampagiannis, “Avrupa aşırı sağının ‘Kahverengi Enternasyonal’i”, marksist.org, çev. Onur Devrim Üçbaş, url: http://bit.ly/1dZN1bX

 

Share.

About Author

Leave A Reply