Ba-tı-lı/Ka-dın-lar/Yal-nız/De-ğil-dir!

0

Nagihan Haliloğlu

Avrupa ve Amerikan üniversitelerinin antropoloji, tarih ve edebiyat bölümlerinde öğrencilere Doğulu kadınları anlamalarına ve tanımlamalarına yardımcı olacak bir eğitim verilir. Bazı hocalar yıllarını Yemen’de aile sağlığı üzerine araştırma yaparak, bazıları Mısır’da kadının eğitime katılımını inceleyerek, ‘Doğulu Kadın’ hakkında engin bilgiler edinmiştir. Bu bilgiler biraz Marksist, biraz feminist teoriyle harmanlanıp duruma göre Doğulu kadın tanımı yapılır ve bu tanıma göre günümüz Doğulu kadınının özgürleşme çabaları genellikle Batılı kadınınkini (ben diyeyim) 50- (siz deyin) 100 yıl geriden takip etmektedir. Doğu, kadın özgürleşmesi konusunda da Dipesh Chakrabarty’nin işaret ettiği ‘tarihin bekleme odası’ndadır.[1]

Peki Doğulu kadının gelişme kıstası olan ‘Batılı kadın’ın bir tanımını yapmak istesek, nereden başlamak gerek? İyi niyetli antropologlar gibi, sözü ilk olarak incelediğimiz topluma vermemiz gerekir sanıyorum. Fransız şair Francis Combe, işimizi kolaylaştırmak için La Femme Occidentale (Batılı Kadın) başlıklı bir şiir yazmış.[2] ‘Batılı Kadın’ tabii ki çok genel bir ifade, fakat ‘yerli halk’ bu terimi uygun gördüyse, sanırım bizim de Doğu’da bunu kullanmamızda bir beis yoktur:

Batılı kadın
Her zaman özgür
Her zaman hazır/kullanıma açık [3] 

Amerikan filmlerinden de bildiğimiz gibi Fransız kadınlar ‘en özgür’ kadınlardır her zaman. Jean d’Arc, Bayan Özgürlük Heykeli. Tanzimat edebiyatından beri biz de yakından biliriz Fransız hanımların ne kadar özgür olduğunu. Ama en çok da Doğulu kadınlarla karşılaştırma yapılacağında en hazır, en kullanıma açık simgedir Fransız kadını.

Fransız kadının üstlendiği bu en iyi, en önde, en modern olma sorumluluğunun yüküne işaret eder Combe şiirinin sonunda:

En azından bir kadın tanıdım
Bir imajdan ibaret olmayan[4]

Erkeklere kendini sevdirmek

Fransa’da yaşayan, bir imajdan ibaret olmayan ve ‘en özgür kadın’ olma sorumluluğundan gayrı dertleri olan kadınların hikâyelerine dikkat çeken başka bir şair de Suriye doğumlu Maram al Masri. Al Masri’nin şiirlerinde Batılı kadınlar bir kıstas olarak ‘kullanılmıyor’: Batılı ve Doğulu kadınlar hikâyelerini anlatarak birbirleri için ayna işlevi görüyor. Şairin hitap kısmında belirttiği üzere Çıplak Ayaklı Ruhlar adlı şiir kitabı ‘bir dizi buluşma sonucu’ ortaya çıkmış.

Al Masri, Nawal al Saddawi’nin Sıfır Noktasındaki Kadın romanını yazma sürecine benzer bir şekilde[5] şiirlerini yazmadan önce Paris’te şiddete maruz kalmış kadınlara destek veren kuruluşlardaki kadınlarla görüşmüş. Kitaptaki şiirlerin başlıkları Fransız, Arap, Uzakdoğulu ve Doğu Avrupalı kadınların isimlerinden oluşuyor ve bu kadınlar al Masri’nin onlara atfettiği ifade şekilleriyle kendi ‘şiddet’ hikâyelerini anlatıyor.

Başlıksız giriş şiirinde al Masri, hangi kökenden olursa olsun, şiddete uğramış kadınların deneyimlerini eşitleme çabasıyla şöyle diyor:

Sıradan kadınlar gibi giyinmiş,
Sokakları arşınlıyorlardı.
Onlara benzeyenler dışında,
Kimse tarafından tanınmıyorlardı.

Bu giriş şiirinden sonraki ilk şiirin sesi olan ‘Yasmina’, Fransız ve Arap kadınlar arasında maruz kaldıkları benlik imajları üzerinden bir diyalog başlatıyor:

Bir yüz edindin kendine,
Dergilerdeki kadınları görüp,
Giyindin onları inceleye inceleye,
Saçlarını yaptırdın onlara öykünüp.
Benzemek istiyordun onlara, ve
Erkeklere sevdirmek istiyordun kendini…

Kadınların -özellikle al Masri’nin şiirlerinde bahsettiği saçları bir türlü kontrol altına alınamayan Arap kadınlarının- dergilerdeki imajlar tarafından kıskaca alındığını anlatan bu şiirden sonra, ‘yerli’ Fransız kadınların Combe’un ironiyle işaret ettiği ‘sürekli özgür’ algısını sorgulayan şiirler geliyor. Sevdikleri tarafından terk edilmiş, boşanma sonucu eşleri tarafından çocukları ellerinden alınmış, ömürlerinin sonuna doğru yapayalnız bırakılmış (Yere boylu boyunca uzanan Madam Sigard/başlar ilkyardım görevlilerinin yolunu gözlemeye/kapısını çalacak yegâne ziyaretçilerin…), erkeklerden vazgeçip kendini buzdolabına adamış, umutsuzluktan intihara kalkışan, dergilerdeki ‘zayıf’lıklara özenen, hasta annelerine bakan Fransız kadınları…

Dostane bir iletişim

Bu şiirlerde şiddet kapı arkalarına, duş perdelerinin arasına, pencere pervazlarına saklanıp birdenbire su yüzüne çıkıveriyor. Erkeklerin sahiplenme ve mülkiyet güdülerinin şiddetle sonuçlandığı anlatan şiirlerden birinde Lorient doğumlu ‘Anne’ şöyle dillendiriyor başına gelenleri:

-Döşemeyi kırmışsın
-Kırmadım ben bir şey.
-Hayır, kırmışsın işte, bak.
-Nerede?
Elini dayadı başımın üzerine,
başımı da dayadı evin zeminine
-İşte burayı.

Masri kendisinin ilk şiddete maruz kaldığı andaki hislerini şöyle tarif ediyor: ‘Bir yandan insan ırkına dair çok daha somut bir bilgi edinmiş oldum; bir yandan ise şiddet mağduru kadın ve erkeklerle daha dostane bir iletişime girme fırsatı buldum. Çünkü tek kurban olan kadınlar değildir; tüm halklar, çocuklar, yaşlılar, boyunduruk altında yaşayanlar, aşağılanan herkes ve her ülke de bu kategoride değerlendirilmelidir’ ve şiddet ve baskının kategorik bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Şairin bu yaklaşımının Avrupa’da yaşayan ‘Doğu’ kökenli feminist aktivistler içerisinde de bir karşılığı var. Al Masri’nin şiir kitabı bir bakıma Cezayir asıllı Fransız feminist aktivist Houria Bouteldja’nın ‘dayanışma imtiyazı’ olarak adlandırdığı ve Batılı kadınların tekelinde bulunan baskıyı tespit etme ve onunla savaşma yetkisine ortak olarak, Üçüncü Dünya feminizmine destek verir nitelikte.

Bouteldja ‘dayanışma imtiyazı’ hakkında yaptığı bir konuşmada, 2007 yılında Fransa’da Kuzey Afrikalı kökenli bir grup kadınla beraber 8 Mart yürüyüşlerine katıldıklarında ‘Antiemperyalizm olmadan feminizm olmaz’ yazan bir pankart taşıdıklarını anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

Hepimiz Filistin kefiyeleri takmıştık ve Amerikan askerlerinin tutukladığı üç direnişçi Iraklı kadını destekleyen broşürler dağıtıyorduk. Asıl yürüyüşe eklemlendiğimizde İranlı kadınları destekleyen sloganlar atıldığını gördük. Özellikle Amerika’nın İran karşıtı propogandayı artırdığı bir dönemde gündemin buraya çekilmesi bizi şaşırtmıştı. Neden İranlılar? Neden Filistinliler ve Iraklılar değil? Bu seçimin sebebi ne? Biz de sloganların yönünü değiştirmek için Üçüncü Dünya değil, Batı dünyası kadınlarıyla dayanışma sloganları atmaya karar verdik:

İsveçli kadınlar yalnız değildir!
İtalyan kadınlar yalnız değildir!
Alman kadınlar yalnız değildir!
İngiliz kadınlar yalnız değildir!
Fransız kadınlar yalnız değildir!
Amerikalı kadınlar yalnız değildir!

Demeye çalıştığımız şuydu: dayanışma imtiyazı neden sadece siz beyaz kadınlara ait olsun? Siz de dövülüyor, tecavüze uğruyor, erkek şiddetine maruz kalıyorsunuz ve siz de daha az maaş alıyor, hakarete uğruyorsunuz ve sizin de bedenleriniz araç haline getiriliyor..

İnanın o sloganları attığımızda bize uzaydan gelmiş yaratıklar gibi baktılar.[6] 

Beyaz kadınların imtiyazı

Her ne kadar hitap ettikleri Batılı feministler tarafından ‘uzaylı yaratıklar’ gibi algınlanmış olsalar da, buna benzer karşılaşmalar ve ayna tutmalar sonucu, her kültürden kadının kendi yaşadıklarına taze bir gözle bakma ihtimali olabilir. Haklarında düzenlenen yardım kampanyaları, kurtuluşları için açılan savaşlar ve sürdürülen kültürel devrimler sonucu Doğulu kadınların katettikleri yol yüzdelerle, tarihlerle hesaplanmakta ve bu veriler onlara itinayla bildirilmekte. Bouteldja’nın bu tersyüz eylemi de Batılı kadınları aynı hesaplamaları yapmaya, Batı’da sonuca ulaşmış eşit haklar algısını sorgulayıp bu sefer kendinlerine bakmaya davet ediyor. Bouteldja’nınki eylemiyle işaret ettiği, kendi hakları konusunda rehavete kapılmış kadın modeli henüz tam bir ‘Batılı Kadın’ tanımı değil, bir sorgulama. Belki Bouteldja’nınki gibi sorgulamalar artarsa, Batılı kadınlar da gerçek hayatın, zaman ve mekânın ötesine bir yere yerleştirilmiş ‘özgürleşme’ simgeleri olmaktan ve emperyalizme eklemlenmekten kurtulup, kişisel olarak yaşadıkları şeyler üzerinden temsil edilebilir. Ve kadınlar arasındaki dayanışma beyaz kadınlara ait bir imtiyaz olmaktan çıkıp gerçek manasına kavuşabilir.



[1] Chakrabarty’nin 2000 senesinde yanınlanan Provincialising Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference adlı kitabı Avrupa’da ‘Doğu’nun dönemsel olarak da ‘geride’ olarak algılandığının altını çizer.
[2] Şiirin yazılı haline ulaşamadım. Bu sitede şairin kendinden dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=0fouHwNBvIc
[3] Toujours libre/Toujours disponible
[4] J’ai connu au moins une/Qui n’est pas un image
[5] Saddawi’nin idam edilmek üzere olan bir kadının hayat hikayesini anlattığı 1975 tarihli bu romanı, tıp doktoru olan Saddawi’nin Kanatır hapishanesindeki kadınlarla yaptığı bir dizi görüşmenin ürünüdür.
[6] Yazının tamamı için: http://www.decolonialtranslation.com/english/white-women-and-the-priviledge-of-solidarity.html

 

Share.

About Author

Leave A Reply