Ekonomik krizin nedenleri

Erkin Erdoğan

ABD’de dev şirketlerin batmasıyla 2008’de su yüzüne çıkan ve bugüne dek etkisi en çok Avrupa’da hissedilen ekonomik kriz, yeni çalkantılarla devam ediyor. Yunanistan ve İrlanda’nın ardından Portekiz de borçlarını ödeyemez duruma geldi, Nisan ayında IMF’den yardım talep etti. Üç yıl içinde 115 milyar dolarlık yardım alacak. Rakam çarpıcı: Portekiz, toplam ekonomik büyüklüğünün yarısından fazla miktarda borç alıyor. Ülkede ne tür bir kemer sıkma politikası uygulanacağına, seçim sonrası yaz aylarında oluşacak yeni hükümet karar verecek.

Yunanistan’da ise, ekonomiyi kurtarmak için sağlanan yardım paketinin işe yarayıp yaramadığı konusunda piyasalarda şüpheler artıyor ve Atina hükümetinin borçların bir kısmını silmekten başka çaresinin kalmayacağı “endişesi” güçleniyor. Yunanistan’ın 2010 yılında IMF ve AB’den aldığı 110 milyar avroyu bulan borçları ödeyememesi ve borç yapılandırması için görüşmelere başlaması kimseyi şaşırtmayacak. Yunan gazetelerine göre, hükümet kısa zaman içerisinde 60 milyar avroluk yeni bir borç paketini açıklayabilir. 2010’da kendi ekonomik büyüklüğünün yarısı kadar borç alan Yunanistan, bu yeni paket de açıklanırsa, iki yıl içinde GSMH’sinin dörtte üçünden fazla bir miktar borç alarak, Avrupa’daki muhtemel bir rekora imza atmış olacak.

Durumun vahametinin bir başka göstergesi ise, geçtiğimiz aylarda Lüksemburg’da AB üye ülkeleri Maliye Bakanları’nın katıldığı bir toplantıda, Yunanistan’ın Avro Bölgesi’nden çıkıp eski para birimi Drahmi’ye geçme olasılığının konuşulmasıydı.

Yunanistan’da çapı ve şiddeti tırmanan borç sarmalı, Avro Bölgesi’nde daha derin bir ekonomik kriz beklentisini arttırıyor. İtalya Merkez Bankası Başkanı Lorenzo Bini Smaghi’ye göre, “borcun yeniden yapılandırılması Yunan ekonomisinin çökmesine neden olabilir ve bundan tüm Avro Bölgesi etkilenebilir”.  Kimse borç krizinin nerede duracağını bilmiyor. Her an başka Avrupa ülkeleri de (örneğin İspanya) borçlarını çeviremez bir noktaya gelebilir.

Yapısal kriz

Keynezyen ekonomist Paul Krugman’a göre, boyutları ve uzunluğu itibariyle 19. yüzyılın ve 1930’ların ekonomik bunalımlarıyla karşılaştırılabilecek “üçüncü depresyonun” ilk aşamalarında olduğumuza dair emareler artıyor. Karşımıza çıkan, daha önce gelişmekte olan ülkelerde gördüğümüz tipik bir borç çevirememe durumu, basit bir bankacılık ya da finans krizi değil, kapitalizmin sistemik krizi. Krizin kökenleri, Marks’ın 150 yıl önce ortaya koyduğu kâr oranlarının,  yani kapitalistlerin yatırımlarından elde ettikleri kazancın, uzun erimde düşme eğilimine dayanmakta.  Kârların düşme eğilimi, tüm sistemin krizde olma hali olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bu durum, kapitalist ekonomilerin sürmesini sağlayan temel bir olgunun, yani yatırımların hızının düşmesine neden oluyor.

Birçok ekonomist 2000’li yıllar boyunca, fazla tasarrufların dünyanın önemli ekonomileri üzerinde yarattığı baskıyı dile getirdi. ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke 2007’de, “dünyanın geri kalanındaki tasarruf fazlasının ABD’ye verilen borçlarda sıçrama yarattığını” ifade ederek dolaylı yoldan Çin’i işaret ediyordu. Ancak tasarruf oranındaki artış, aynı zamanda, büyük ekonomilerin motoru konumunda olan şirketlerin, kârlarını yeni yatırımlar yaparak harcayamamasından kaynaklandı. Aşırı tasarruf ise ekonomik daralmayı tetikleyen önemli bir etken oldu.

Chris Harman, “Kredi Sıkışmasından Küresel Krize” başlıklı makalesinde, tasarruf fazlasının oluşma sürecini şöyle açıklıyor: “Kapitalist ekonomi sadece üretilen her şey satılırsa normal işleyebilir. Bu da ancak, insanlar malların üretiminden elde edilen bütün geliri -işçiler ücretlerini, kapitalistler kârlarını- üretilen malları satın almaya harcarsa gerçekleşir. Ancak kapitalistler kârlarının tümünü (kendi tüketimleri için veya daha da önemlisi yatırım için) harcamazlarsa o zaman bir aşırı üretim krizi sisteme yayılabilir. Mallarını satamayan şirketler buna tepki olarak işçilerini işten çıkarır ve girdi siparişlerini iptal eder. Bu da piyasanın daha da daralmasına yol açar. Yatırımın üzerinde bir tasarruf fazlası olarak başlayan süreç resesyona yol açar, ki o da çöküşe dönüşebilir.”

Kâr oranlarının düşme eğilimi

Kapitalist ekonomilerdeki genişleme ve durgunluk çevrimleri, sistemdeki yatırım kararlarının düzensizliğine dayanmaktadır. “Birikim, artı değerin kaynağı olan üretken emek gücünden daha hızlı artar”, dolayısıyla da yatırımın artı değeri, yani kâr oranı düşme eğilimindedir.

Marx’ın kâr oranlarının düşme eğilimi diye ifade ettiği yasanın, basit bir mantığı vardır. Her bir kapitalist, işçilerinin verimliliğini arttırarak, zaman içerisinde daha rekabetçi bir konuma geçmek ister. Bunu yapabilmek için işçi başına düşen üretim aracı (makine, araç gereç) miktarını arttırmak, kapitalist çerçevedeki en makul davranıştır. Marx’ın ‘sermayenin teknik bileşimi’ dediği, üretim araçları miktarının emek gücü miktarına olan oranında artış görülmeye başlanır.

Üretim araçlarını arttırmak için daha büyük yatırımlar gereklidir. Yatırımların gelişim hızı, işgücünün gelişim hızından fazladır. Marx’ın sermayenin organik bileşimi olarak ifade ettiği, sabit sermayenin (fabrikalar, makineler, hammadde), değişen sermayeye (emek gücü) oranında, kapitalist birikiminin doğası gereği bir artış meydana gelir. “Örneğin, bir sermayenin yüzde ellisi başlangıçta üretim araçlarına, yüzde ellisi emek gücüne yatırılmış olabilir. Daha sonra, emeğin üretkenliğindeki gelişme sonucu yüzde sekseni üretim araçlarına, yüzde yirmisi emek gücüne yatırılabilir ve bu, böyle devam eder.”

Rekabet

Her şirket daha çok kâr sağlamanın ve kâr oranını arttırmanın yollarını arar. Sermayenin kârlılığının önünde bir kısıt yoksa, şirketler kapitalizmin işleyişi çerçevesinde üretimlerini olabildiğince hızla genişletir. Üretilen ürünlerin satılacağı varsayımıyla, yeni fabrikalar ve işyerleri açılır, yeni makineler satın alınır, yeni elemanlar işe alınır. Böyle yaptıkları için, kendilerine teçhizat ve makine sağlayacak ya da istihdam ettikleri işçilere tüketim malları satacak olan diğer şirketlere, hazır bir pazar sunmuş olurlar. Bütün ekonomi hızla büyür, daha fazla mal üretilir, işsizlik azalır.

Fakat kapitalizmde değeri üreten tek şey emektir.  Sermaye yatırımları, kârın kaynağı olan emek gücünden daha hızlı büyümeye başlayınca, zaman içerisinde sermaye yatırımlarının kârlılığı üzerinde baskı oluşmaya başlar.

Bir başka faktör, kapitalizmin anarşik yapısı ve vahşi rekabetle ilgilidir. Serbest piyasada şirketler plansız, kontrolsüz ve koordinasyonsuz bir büyümeyi sürdürür. Plansızlık nedeniyle hammadde, yedek parça, vasıflı işgücü ve finansman sıkıntısı gibi olgular sıklıkla görülür. Bunun nedeni, şirketlerin olabildiğince fazla kârı, mümkün olan en kısa zamanda elde etmeye çalışmasıdır.

Şirketler rakiplerini geride bırakmak için üretim kapasitelerini arttırmak durumundadır. Fakat her bir kapitalist için yararlı görünen bu sürecin, sermaye sınıfının bütünü için fecî sonuçları olur. Üretkenliğin artmasıyla, ekonomide ortalama olarak daha az miktarda emeğe ihtiyaç duyulmaya başlanır ve ürünlerin fiyatları düşmeye başlar. Günümüzde teknolojik gelişme sayesinde bilgisayar fiyatlarının düşmesi bunun tipik bir örneğidir.

Fiyatları ve kâr oranları düşen ürünlerin satışlarının yavaşlaması ve durmasıyla ‘aşırı üretim’ denilen olgu ortaya çıkar. Mallar depolarda kalır ya da üretim hiç gerçekleşmez.  Artık insanların yeni ürünler satın alacak alım gücü kalmamıştır. Üretilen ürünler satılamadığı için bunları üreten işçiler de işten atılır. İşçiler daha az mal satın alabilir ve bir bütün olarak sistemdeki ‘aşırı üretim’ miktarı daha da büyür.

Sürekli borçlanma ekonomisi

Kâr oranlarının düşme eğilimi yatırımların azalmasına, aşırı üretime ve yavaş, istikrarsız, krize eğilimli bir büyümeye neden olur. Rakamlarla ifade etmek zor olsa da, günümüzdeki ekonomik krizin kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklandığını gösteren önemli veriler var. 1990’lara gelindiğinde kâr oranları önemli bazı gelişmiş kapitalist ülkelerde 1960’lardaki seviyesinin yaklaşık yarısına düşmüştür. Bu durum, kârlılığı düşen reel sektördeki yatırımların azalması sonucunu vermiş; reel sektörde yatırımları azaltma zorunluluğu ise şirketleri yatırım yapabilecek yeni sektörler arayışına (örneğin finans sektörü), devletleri ise piyasayı canlandırmanın yollarını aramaya itmiştir.

Kapitalistleri tasarruf yapmak yerine yatırım yapmaya teşvik etmenin çeşitli yöntemleri olabilir. Keynesçi ekonomistler, hükümetin piyasaya müdahale ederek bunu yapabileceğini savunur. Vergi ve faiz oranlarının değiştirilmesi ya da hükümetin borç alarak kamu yatırımları vasıtasıyla tüketicilere ve işverenlere para aktarması piyasaları krizden kurtarabilecek bir yöntem olarak görülür. Bu tedbirler zaman zaman işe yarayabilse de sadece kısa vadeli çözümler sunmuşlardır. Sonuç olarak hükümetler de aldıkları borçları geri ödemek durumundadır. Bunun için ya para basılır ve enflasyona neden olunur, ya hükümet yeni borçlar bulmaya çalışır ve ekonomi bir borç sarmalına girer, ya da vergiler yükseltilerek piyasaya aktarılan para geri alınmaya çalışılır, ki bu da yatırımların arttırılması amacıyla çelişir.

Hükümetler 1970’lerin ortasında yaşanan krize önce Keynezyen yöntemlerle çözüm üretmeye çalıştı. Ancak sonuçta stagflasyon denilen yüksek enflasyonun, durgunluğun ve yüksek işsizliğin aynı anda yaşandığı bir durumla karşılaşıldı. Krize egemenler açısından verilen en önemli yanıt, işçi sınıfının sömürü oranını arttırmaya yarayacak olan neoliberal serbest piyasa ekonomisini yerleştirmek oldu. Bu sayede kâr oranları yeniden yükselişe geçti ve yatırımlar yeniden artmaya başladı. Ancak kâr düzeyleri 2. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki oranlara ulaşamadı.

Harcamaları arttıracak ve piyasayı rahatlatacak önemli bir başka unsur ise kredi kartları ile işçilerin borçlandırılması ve henüz kazanmadıkları paraları harcamalarının sağlanmasıydı. İnsanların evleri için yapmaları gereken masraf misliyle arttırılarak ve borçlanmaları mümkün kılınarak sisteme yeni bir nefes aldırıldı. ABD’de 1980’de ortalama bir aile, ortalama bir ev için sabit değerlerle 40 bin dolar öderken, bu rakam günümüzde 130 bin dolar seviyesine geldi. Chris Harman’ın “sürekli borçlanma ekonomisi” dediği bu mekanizma ile işçiler borç sarmalına girmek durumunda bırakıldı.

İşçilerin borçları arttı, ama gelirleri aksine azaldı. Bankalar, konut sektöründeki canlılığı koruyabilmek ve finans sektöründeki kârlılığı geliştirmek için giderek daha ‘riskli’ olan alt gelir gruplarına konut kredileri vermeye başladı. Bu eğilim özellikle 2001’den itibaren dönemin ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan tarafından teşvik edildi. Greenspan, emlak balonunun şişirilmesine katkısı nedeniyle “finansal krizin 25 suçlusu” konulu bir ankette 3. sırada yer aldı.

Sömürü oranın arttırılması ve işçilerin bir borç sarmalına sokulması yoluyla reel ekonomide kârların toparlanması bir süreliğine sağlandıysa da, bu uzun süreli olmadı. Özellikle 1990’lardan itibaren finans sektörü, küresel şirketler için giderek daha fazla önem kazandı. “ABD’de şirket kârlarındaki tersyüz oluş, 1950-2004” grafiğinde görülebileceği üzere, ABD’li şirketlerin reel sektörden elde ettikleri kâr gerilerken, Asya krizinin ardından finans sektörü cazip bir alan haline geldi. Ancak finans sektöründe spekülatif araçlara yapılan yatırımlar sadece kısa süreliğine kârlılığını koruyabiliyor. Önceleri kârlı görünen nokta.com şirket hisselerinin 1990’ların sonunda batması ve 2002-6 arasında yoksullara verilen ipotekli konut kredilerinin yarattığı emlak balonunun patlaması gibi örneklerde finans sektörünün ne kadar düzensiz ve güvenilmez olduğu ortaya çıktı.

Ekonomik durgunluğun 2000’li yıllarda ortaya çıkmasını geciktiren, emlak balonundan sonraki en önemli faktör ABD’de muazzam boyutlara varan askerî harcamalar olmuştur. ABD’de 2006 yılında tarım ve finans dışındaki şirketlerin net fiziki yatırımı 299 milyar dolar, ABD askeri bütçesi ise 440 milyar dolardı. Resmi silahlanma harcamalarının 2001-2005 arasındaki ortalama değeri konut inşası dışındaki brüt özel yatırımların yüzde 42’sini buldu.

Krizin politik sonuçları

Sonuç olarak, tasarruflar ve yatırımlar arasındaki fark, hükümet harcamaları ve hükümet borçlanması ile azaltılmaya çalışıldı. Şirket kârlarını ise sömürü oranını daha da arttırıp, sosyal hakları daha da gerileterek toparlama çabası güdüldü. Ancak denizin sonuna gelinmiş gibi görünüyor. Bir ülkede bir şirket borçlarını ödeyemeyip batarsa, borçlarını konsolide ederek onu kurtarabilirsiniz. Peki ya ülkenin kendisi batarsa? Küresel kapitalizm şimdilerde bu sorunun cevabını arıyor.  

ABD’nin bu tür olası senaryolar için yaptığı çalışma kendine has. Alman Bild gazetesine göre CIA, Yunanistan’da krizin şiddetlenmesi durumunda, gösterilerin önüne geçmek için askerî darbe gerçekleşebileceğini öngören bir rapor hazırladı.

Bu tür yapısal ekonomik krizlerin her zaman politik sonuçları da olmuştur. Krizin içinde bulunduğumuz aşaması, kapitalizmin gerilimlerini derinleştiriyor ve devletler arasındaki çelişkileri arttıyor. Giderek daha çok ülke, kendi pazarlarını rakiplerinden korumaya çalışıyor ve dış ticaretini arttırmanın yollarına bakıyor. Devletler arası rekabet kızışıyor. Daha çok politik ve askerî çelişki yaşanması ihtimali artıyor.

Krizden nasıl çıkacağımızı ise, sınıfların örgütlülük düzeyleri arasındaki denge belirleyecek. Kriz, kapitalizmin ne kadar akıl dışı bir sistem olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Bir yanda büyük zenginlik ve üretim kapasitesi varken, üretim yapılamıyor, yığınlar işsizlik, yoksulluk ve açlıkla yüz yüze bırakılıyor.

Genel grev ve isyan dalgası Batı kapitalist ülkelerinde yaygınlaşıyor. Arap devrimlerinin verdiği ilham, her an Avrupa’da yankılanabilir.

Bir Cevap Yazın