Özellikle Van depreminin ardından gerek ana akım medyada gerek sosyal medyada söylenen ve yazılanlar topluma büyük ve net bir ayna tuttu. Yardımlaşma, empati kurma duygusu ağır basmış olmasına rağmen, aramızda, en hafif haliyle ‘onlar da insan’, en ağır şekliyle ise ‘Allah belalarını verdi, Kürtler de çok şımarmıştı zaten’ diye düşünen insanların olduğu ve bunların sayısının hiç de az olmadığı gerçeği ile yüz yüze geldik. Depremin hemen öncesinde Kürtlere yönelik linç girişimleri bu aynadaki bir başka görüntüydü. Öte yandan devletin “Kürtler de fazla oluyor canım, biz ne gerekiyorsa vereceğiz onlara” tavrı tüm bu olayların yeşil ışığıydı sanki. Biz de, milliyetçilik ve ırkçılık üzerine çok sayıda kitabı ve çalışması bulunan Tanıl Bora ile Türkiye’de milliyetçilik ve ırkçılık üzerine konuştuk.  Devamı… »

 

Arus Yumul

Geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Ermeni yazar, komünist, marangoz Sarkis Çerkezyan 2005 yılında Radikal’e verdiği röportajda Türk Solu dergisine itirazını şu sözlerle dillendirmişti: “Zihni Anadol, Türk Solu diye bir dergi çıkarıyordu. Bir miting sonrası Zihni ‘Bizim dergiye bir yazı yazsana’ dedi. ‘Ben o dergiye gıcığım’ dedim. ‘Niye’ diye sorunca da anlattım: ‘Bu memlekete Migros geldi, ‘Türk Migros’ dediniz. Bilmem ne geldi, ‘Türk’ oldu… Şimdi siz Türk Solu diyorsunuz. Eğer solunuz sadece size aitse, bizim ne işimiz var içinde? Biz enternasyonal insanlarız. O zaman ben gideceğim, bir Ermeni solu bulacağım, orada çalışacağım.’ Herhalde aklı yattı Zihni’nin ki, bir süre sonra derginin adını değiştirdiler.” [i] Devamı… »

 

Cengiz Alğan 

Libya’nın 42 yıllık diktatörü Kaddafi’nin ‘isyancılar’ tarafından yakalanıp öldürüldükten sonra oğlu Mutassım ve Silahlı Kuvvetler Komutanı Ebubekir Yunus ile birlikte Misrata’da bir soğuk hava deposunda halka teşhir edilen naaşları bana –hâşâ huzurdan, benzetmek gibi olmasın- cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşının sergilenme hikâyesini hatırlattı. Ata’nın, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kafasına mıh gibi kazınmış bir ‘an’ olarak 10 Kasım 1938  günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe’de ebedi uykusuna dalışından ebedi istirahatgâhına defnedildiği 10 Kasım 1953’e kadar geçirdiği tam 15 yıl, Türkiye’nin uluslaşma, uluslaşırken benimsenen milliyetçilik ve ölümünden sonra da ihtiyaç duyulan mitsel önder kültü konusuna kafa yoranlar için ilginç bir zaman dilimidir. Devamı… »

 

Teyfur Erdoğdu

Osmanlı mimarî cephe ve (Fatih, Selim, Kanuni ve Abdülmecid gibi padişahların) sikke kabartmaları, Anadolu Türkmenlerinin hayvan biçimli mezar taşları hariç tutulacak olursa (ki bunların bağımsız ögeler olmamaları ve zaman/mekân ile kurdukları irtibatların mahiyetleri sebebiyle heykel olarak adlandırılmaları zordur), bildiğim kadarıyla Mısır dışındaki Osmanlı Müslümanlarının yaptırdığı ilk heykel Padişah Abdülaziz’in (1830-76) 1871’de Charles F. Fuller’a sipariş ettiği mermerden kendi büstü ve at üstündeki bronzdan heykelidir.[1]

Abdülaziz heykelini sipariş eder etmesine, ama Pertevniyal Valide Sultan’ın (1812-83) bu işten rahatsız olması yüzünden heykeli için görüntü (pose) dahi veremez. Sonuçta, Süvari Abdülaziz heykeli hattızatında meydana dikilmek için çok küçük boyutlarda olduğundan muayede salonuna yerleştirilir. Burada herhangi bir sorun yoktur. Ancak 1864’te Fransa’dan getirtilen ve meydan heykeli de olabilecek evsaftaki yirmi dört hayvanın sadece Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine konulmasında kamuoyundan çekinme etkili olmuş mudur, araştırılası bir konudur. Devamı… »

 

Hüseyin Çakır

Türkiye’de geleneksel sol, ulusalcılık/milliyetçilik ile işçi sınıfı enternasyonalizmi arasındaki keskin çelişki ile karşı karşıya. İşçi sınıfı enternasyonalizmi ve ulusalcılık/milliyetçilik ilişkisi ve çelişkisi, Türkiye solunu tarumar etmiş durumda.

Solun içinde ulusalcılık var mıdır? Ulusalcılık/milliyetçilik, enternasyonalizmin içine nasıl girdi ve solculuk olarak nasıl teorileştirildi? Bu yüzleşme yapılamadığı sürece ulusalcılık/milliyetçilik solculuk sanılmaya devam edilecektir. Devamı… »

© 2011 Altüst Dergisi Suffusion theme by Sayontan Sinha