Sermayenin Müslüman/Türkleştirilmesi: Cumhuriyet Dönemi

0

Ayşe Hür

Mart 1923’te Dr. Rıza Nur, Türk tarafının Lozan barış görüşmelerinde izlediği politikayı Meclis’teki gizli celsede uzun uzun anlatırken, konuşmasının ortalarında şöyle demişti: “Ekalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere… (“Ermeniler?” nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (“Yahudiler?” sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat iras etmeyen [sorun çıkarmayan]insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derdim.”

Alıntıladığım bölümde Rumlardan söz edilmemesinin nedeni, Lozan Barış Görüşmeleri sürerken, 30 Ocak 1923’te Yunanistan ile ayrıca imzalanan (kısa adıyla) Mübadele Anlaşması uyarınca Türkiye’de yaşayan Ortodoks Rumlarla Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türklerin takas edilmesine karar verilmiş olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı başkarken yaklaşık 1,6 milyon olan Rum nüfusu, savaş bittiğinde 500 bin civarına inmişti. Mübadele Antlaşması’yla da 1923-1926 arasında 190 bin civarında Ortodoks Rum Türkiye’yi,  355 bin kadar Müslüman Türk de Yunanistan’ı  zorunlu olarak terk etti. Ancak mübadele Türk milliyetçilerinin istediği kadar radikal olmadı, etablis [yerleşikler] olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı. İleriki yıllarda bunlar peyderpey ülkeden kaçırtılarak, Lozan’da verilen tavizler telafi edildi.Bu süreçtesadece İzmir’deki terk edilen malların “resmî” dökümünü Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey 18 Haziran 1924 tarihli Anadolu gazetesine verdiği mülakatta şöyle yapmıştı: “Rumlardan 10.678 ev, 2.173 dükkân ve mağaza, 79 fabrika, 2 hamam, 1 hastane; Ermeni ve Musevilerden 1.600 ev, 2.821 dükkân ve mağaza, 89 fabrika, 2 hamam, 1 hastane kaldı.”

Cumhuriyet, 4 Mart 1937

Gaspedilen malların Müslüman/Türk burjuvazisi yaratmak için ilk adımı oluşturdukları açıktı, ancak burjuvazi yaratmak sadece nakit ya da taşınmaz sermaye transferi ile olmuyordu. Aynı zamanda bilgi, deneyim, ilişki ağı, sosyo-kültürel değerler gibi sembolik sermayenin de transferi gerekiyordu. Bu tür sermaye ise gasp yoluyla edinilemiyordu. Buna dair bir anekdotu 1913-1914’teki Rum Kaçırtması sırasında Çeşme Kaymakamı olan Hilmi Uran’ın anılarında buluruz: “[Çeşme gibi] bir yere o vakit gönderilmiş olan muhacirler, büyük çoğunlukla daha hububat [tahıl] ziraatini dahi bilmeyen pek zavallı, pek bilgisiz ve pek iptidai köylüler ve çoğu Türkçe dahi bilmeyen Akova, Kolaşın köyleri[nin]Boşnakları idi. Bunlar Çeşme’de buldukları ileri hayat standardına katiyen uyabilecek kimseler değildi. Nihayet ellerinden geleni yaptılar ve Çeşme’yi kısa bir zamanda kendi seviyelerine indirdiler.”

Benzer durumlar, 1923-1924 Mübadelesi’nden sonra da yaşandı, ancak yine 1925’te bu konuda ilk “meyvalar” ortaya çıktı. İzmir Ticaret Odası’nın 1925 tarihli bir raporuna göre, “Yunan işgalinden kurtulduktan sonra” iç bölgelerden gelen yerli müteşebbisler İzmir’de 54 manifaturacı dükkanı açmış, ayrıca tütün, kuru üzüm, pamuk, kuru incir ve fındık gibi tarım ürünlerinin ihracatında uzmanlaşmış bir dizi firma kurulmuştu. O yıllarda bu tür ürünlerin toplam ihracat içindeki payı yüzde 60’a ulaştığı için bu önemli bir “başarı” idi.

Gayrimüslimlere olan Tekalif-i Milliyet borçlarının üstüne yatma

Kemalistler, Kasım 1922-Temmuz 1923 arasındaki Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Osmanlı’nın diğer borçlarını üstlendikleri halde, Ermeni mallarının iadesine yanaşmadılar. Dahası, Sakarya Meydan Savaşı arifesinde 7-8 Ağustos 1921 tarihinde uygulanmaya başlayan Tekalif-i Milliye Emirleri uyarınca halkın ordu emrine vermeye mecbur olduğu mal ve hizmetlerin bedellerinin geri ödemelerinden gayrimüslimleri nasıl mahrum bırakırız diye kafa yordular. Bu kapsamda 3 Nisan 1924 tarihli ve 459 Sayılı (kısaca) Mahsub-u Umumi Kanunu’nun 2. maddesi (sadeleştirilmiş dille) şöyleydi:

“Türkiye’den ayrılan mahaller ahalisinden Türk vatandaşı olmayanların, vatan parçasının bir kısmını ayırmaya çalışmış olan siyasî zümre ve teşkilatlara mensup şahısların Hazine’deki alacakları işbu kanundan faydalanamaz.”

Cemal Nadir’in kaleminden ırkçı Yahudi tiplemesi

TBMM Gizli Celse Zabıtları (GCZ) okunduğunda görülüyor ki bu madde ile başına “vatan parçasının bir kısmını ayırmaya çalışmış” ibaresi eklenerek geride kalmış bir avuç Ermeni ve Rum’un elindeki mazbataların mahsup edilmemesi için özel gayret sarf edilmiştir. Gümüşhane Mebusu Hasan Fehmi Bey’in 26 Mart 1924 tarihli oturumdaki (sadeleştirilmiş dille) şu sözleri bunun kanıtıdır:

“Maddeden maksat tehcir eden ve kaybolan Rumların ve Ermenilerin tekalif-i milliye ve [Cihan Harbi’nden kalan tekalif-i] harbiye mazbatalarını mahsup etmemektir. Çünkü gerek Cihan Harbi gerek İstiklal Harbi’nde yine Doğu Anadolu’nun harap olmasına nasıl Ermeniler sebebiyet verdi ise, Batı Anadolu’nun harap olmasına ve İstiklal harbinin bu kadar çetin ve bu kadar memleketi yıkıcı bir hal almasına da Rumlar sebebiyet verdi. Binaenaleyh bu kanunla biz o muharebelerin bıraktığı tesir-i malîyi kastediyoruz. Bu yüzden Rumları, Ermenileri bu tekalif-i milliye mazbatalarının bedellerinden faydalandırmamak için bir çare düşünüldü. Fakat bunu açık olarak Rum ve Ermeni diyemezdik. Muhtelif şekiller ve formüller yazıldı. Muhtelif şekiller üzerinde tetkikat yapıldı. Nihayet en az mahzurlu veyahut mahzursuz bu şekli bulduk…”

Kanunun Rumları ve Ermenileri dışarıda bırakmasına itiraz Konya Mebusu Musa Kazım Bey’den gelmişti. Musa Kazım Bey sonunda ikna oldu ve itirazını geri çekti. Ardından Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey “Yahudiler ne olacak? Memleketi sülük gibi emen Yahudiler?” diye sorarken, Konya Mebusu Eyüp Sabri Bey, “Musevilere ve Araplara da uygulanacak mı?” diye sordu. Sonunda Yahudilerin kanuna eklenmesi Heyet-i Celile’nin yetkisine bırakıldı. Heyet-i Celile neyse ki bu konuda bir karar almadı.

Ağustos 1926’da devletin, Lozan’ın yürürlüğe girdiği 19 Ağustos 1924’ten önce gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi. Bunun üzerine Ermenilerin bir bölümü daha ülkeyi terketti.

Kemalist liderlik tarafından 1922’de İstanbul’daki “Millî Tüccar”ların oranını tespit etmekle görevlendirilen Ahmed Hamdi (Başar), ithalat ve ihracat işleriyle uğraşanlar içinde Müslüman/Türk unsurun yüzde 4’ü, komisyonculukla uğraşanlarda yüzde 3’ü geçmediğini yazmıştı raporuna. Ahmed Hamdi Bey’e göre İtibar-ı Millî Bankası ve Adapazarı İslam Ticaret Bankası dışında Müslüman/Türk unsunun elinde olan banka yoktu. Sigorta şirketlerinde Müslüman Türkler ancak hizmetli olarak çalışabiliyordu. Toptancılar içinde ancak yüzde 15, yarı toptan ve perakendeciler içinde ancak yüzde 25 oranında Müslüman Türk vardı. Su, havagazı, elektrik, telefon, tramvay ve tünel hizmetleri tamamen yabancı şirketlerin elindeydi.

17 Şubat-4 Mart 1923 arasında İzmir İktisat Kongresi’nin iki temel amacı vardı. Birincisi, Millî Mücadele yıllarında Ankara’ya uzak kalan (ya da Ankara’nın uzak durmayı tercih ettiği) İstanbullu Müslüman-Türk burjuvazi ile ilişkileri düzeltmekti. Nitekim bir iktisat kongresi toplama fikri, İstanbul’daki gayrımüslim tüccarları geriletmek için 1922 yılında Millî Türk Ticaret Birliği’nde örgütlenen Müslüman-Türk tüccarlardan çıkmış, İktisat Vekili Mahmut Esat Bey’in onlara verdiği ‘daha büyük bir kongre toplama sözü’ uyarınca da İzmir İktisat Kongresi toplanmıştı. Kongrede başlarındaki fesi çıkarıp Ankara’nın kalpağını giyen İstanbullu burjuvalar daha sonra da kalpağı çıkarıp Panama şapkası giyeceklerdi.

İkinci amaç ise, Lozan Barış Görüşmeleri’nin Musul, kapitülasyonlar ve savaş tazminatları konularında çıkmaza girdiği o günlerde Batılı ülkelere, kapitülasyonlara kesinlikle karşı olduklarını, ancak Türkiye’nin, Osmanlı Devleti’nden ve İttihatçılardan devralınan liberal iktisat politikalarından vazgeçmediği, yabancı sermayeye düşman olmadığı mesajını vermekti. Bir başka deyişle, Batı dünyasına “ben Sovyet sisteminde değil kapitalist Batı sisteminde kalmak istiyorum, ama kendi koşullarımla kalmak istiyorum” denmek isteniyordu.

Bu tarihten sonra Müslüman/Türk burjuvazisi yaratma konusundaki bölüm pörçük adımları anlatmaya yerimiz yetmez, ama 1929’da İstanbul’daki İngiliz Elçisi Sir Clark tarafından merkeze yollanan bir raporda Türkler tarafından kurulan yeni firmalarda görülen bazı “kifayetsizlikler”den şöyle bahsediliyordu: “İstisnasız olarak bu şirketlerin hepsi [yabancı firmaların] temsilcisi olarak işe başlarlar. Fakat bunlarda ne yerlerini doldurmaya çalıştıkları Hıristiyan seleflerinin yaptığı gibi yavaş yavaş zenginleşmeye uygun bir yaradılış, ne de [onların sahip oldukları] sabır ve tecrübe vardır. Birçok örnekte görüldüğü gibi [bu şirketler]temsilcilik görevlerini ihmal ederek Ankara’ya koşarlar ve büyük [devlet]ihaleleri kaparak zengin olmaya çalışırlar. Zaten son yıllarda [Türkiye’de] ticarî ahlak da çöküntüye uğramıştır.”

Trakya’da 22 Mart 1934 tarihinde bir Umumi Müfettişlik kurulmasının ardından, 14 Haziran 1934 tarihinde TBMM’de  2510 sayılı İskân Kanunu kabul edilmişti. Amacın, en son 1930 yılında Ağrı’da isyan etmiş olan Kürtleri ülkenin değişik yerlerine dağıtarak eritmek, onların yerlerine de Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman Türkleri iskân etmek olduğu söyleniyordu, ama İçişleri Bakanı Şükrü Kaya meclisteki konuşmasında “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapacaktır” diyerek esas hedefi ifşa etmişti. 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu çıkarılarak “Türkleştirme” harekâtına hız verilirken, Trakya bölgesiyle Çanakkale Boğazı da tahkim edilmeye başlandı. Tahkimat sürerken, tarih boyunca ülkedeki tüm azınlıklara karşı kuşku duymayı adet edinmiş faşizan yöneticiler, Nazilerden esinlenerek Yahudilere karşı düşmanca davranmakta bir beis görmeyecek, “beşinci kol” olmalarından şüphelendikleri Trakya Yahudilerini bölgeden nasıl atarız diye kafa yormaya başlayacaklardı.

1934 Trakya Olayları’nın malî bilançosu

Yerel esnafın, mandıracılık ve ticaretteki başarıları yüzünden yıllardır büyük bir kıskançlık duydukları, tefecilik yaptıkları için büyük öfke duydukları, Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sürekli sorguladıkları Yahudilere karşı harekete geçirilmesi hiç de zor olmadı. Önce Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler olmak üzere Trakya’nın çeşitli bölgelerinde Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler boy göstermeye başladı. Yahudi cemaati, yerel yöneticilere duydukları endişeleri aktardı ve koruma talep etti, ama umursayan olmadı.

İlk saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500 Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar, alışveriş edilmesini önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları yolluyorlardı. Durumun her geçen gün kötüye gittiğini gören Yahudiler 25 Haziran 1934 tarihinden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye başladı. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için mal ve mülklerini değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı. Benzer olaylar, 28 Haziran’dan itibaren Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz ve Kırklareli’nde yaşanmaya başladı. Yağma Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erdi, ancak CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya’da yaşayan 13 bin Yahudi’den üç bini İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mal ve mülklerini kaybetmişti. Yahudiler fakirleşirken, Müslüman ahalide ‘Yahudi Yağması Zenginleri’ türemişti. Gerçi, hükümet daha sonra gasp edilen malların bir bölümünün iade edilmesini sağlamıştı, ancak olaylarla ilgili soruşturma açılmadı. Böylece Trakya’nın da “Müslüman/Türkleştirmesi” tamamlandı.

1939 Hatay’ın “el değiştirmesi”

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi uyarınca, 9 Kasım’da İngilizler, 12 Kasım’da Fransızlar İskenderun’a asker çıkarmışlardı. Ardından Antakya, İskenderun ve Harim’den oluşan İskenderun Sancağı (kısaca Sancak) adlı bir idarî birim oluşturularak Milletler Cemiyeti Kanunu’nun 22. maddesinde tarif edilen ‘Manda’ sistemi ile İtilaf Devletleri’nin himayesine verildi. Kemalist Ankara Hükümeti ile Fransızlar arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Fransa Anadolu’dan çekilirken, Sancak özel bir statüyle Fransızların Suriye’de oluşturduğu dört idarî bölgeden biri olan Halep’e bağlandı. Bu statü, 1938’e kadar ufak tefek değişikliklerle sürdü. Sonunda, 27 Ocak 1938’de içişlerinde bağımsız, dışişlerinde Suriye’ye bağlı ‘ayrı yapı” olarak tanınan Sancak, Atatürk öncülüğündeki bir dizi politik ve askerî manevra ile önce Hatay Cumhuriyeti haline dönüştürüldü, 1939’da da Türkiye tarafından ilhak edildi.

Bu süreç içinde Sancak’ın nüfus bileşimi hakkında güvenilir istatistikler yok. Örneğin, 1921 tarihli bir Türk belgesine göre Sancak’ın sekenesinin yüzde 54’ü Türk kökenli iken, bir Fransız belgesine göre yüzde 28,5’i Türk kökenliydi. Söz konusu belgelerde belirtilmiyor, ama tahminen Türklerin ezici çoğunluğu Sünni idi. Nüfusun geri kalanı ise Arap, Ermeni ve Rum’du. Arapların ezici çoğunluğu Nusayri (kaynaklarda Alevi olarak geçmekle birlikte, Alevilikten farklı bir Şii mezhebi), kalanı Sünni idi. Ermenilerin ezici çoğunluğu Gregoryen, Rumların ezici çoğunluğu Ortodoks’tu. Az sayıda Kürt, Çerkez, Yahudi ve Arnavut vardı. İlhaktan sonra vatandaşlık konusunda tercih yapma hakkının sona erdiği 1940’a kadar 48 bin kişi Lübnan veya Suriye’ye göç etti. Bunların 26.500’ü Ermeni, 11.500’ü Rum, 6 bini Arap ve 3 bini Nusayri idi. (Terk edenlerin geride bıraktığı malların miktarına dair bir çalışma yapılmadı veya ben bilmiyorum.) 1950’lerden itibaren kurutulan Amik Gölü’nün arazisini Türkmen aşiretlerine dağıtarak bölgenin Türkleştirilmesi hızlandırıldı.

1942 Varlık Vergisi gaspları

1942 yazında İstanbul gazetelerinde, genel olarak gayrimüslimleri, özel olarak Yahudileri hırsızlık, karaborsacılık, soygunculuk, vurgunculuk ve ihtikâr (aşırı kâr) fiilleri ile ilişkilendiren haberler ve karikatürler birbirini izlemişti. Gazetelerde suçlananlar başta Yahudiler olmak üzere gayrimüslim zenginlerdi, ama ‘savaş zenginleri’ yaratan politikaları yüzünden halk Başbakan Refik Saydam’dan da adeta nefret ediyordu. Hava böyleyken Refik Saydam 7 Temmuz 1942 gecesi aniden öldü. 9 Temmuz 1942 günü hükümeti kurmakla görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos’taki güven oylamasından sonra şöyle dedi: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az onun kadar) bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız!”

Saraçoğlu Hükümeti’nin ilk icraatı, beklentileri karşılamayan Millî Korunma Kanunu’nun yerini alacak Varlık Vergisi Kanunu’nu çıkarmak oldu. TBMM’de 11 Kasım 1942 tarihinde oturumda hazır bulunan 350 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edilen kanuna göre, bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı.

Yeni Sabah yazarlarından Aka Gündüz (eski Teşkilat-ı Mahsusacı Enis Avni) 13 Kasım 1942 tarihli Yeni Sabah’taki “Reyler ittifakla verildi” başlıklı yazısında, memleketin yedi bölgesini dolaştığını, yarenlikler çerçevesinde yaptığı gizli ve açık ankette vatandaşlara ‘Vurguncu hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sorduğunu anlattıktan sonra, aldığı cevapları paylaşıyordu:

“Değerlendirmeler, fikirler tümen tümendi: Asmalı. Kesmeli. Kuşbaşı doğramalı. Kıymasını iki çekmeli. Gırtlağına erimiş kurşun akıtmalı. Malını mülkünü millet hazinesine almalı. Bir çınarın altına kazık çakmalı, sağ bacağını bu kazığa, sol bacağını da çekip yere indirilen çınar dalına bağlamalı, sonra dalı birdenbire bırakarak gövdesini eşek pastırması gibi ikiye ayırmalı. İşkembesine zift doldurup güneşe asmalı. İki gözünü oyup bir avucuna vermeli. Kırk katırın kuyruklarına bağladıktan sonra kırkına birden kırbaç atmalı. Harbin sonuna kadar her gün yedi yerinden cımbızlayıp koparmalı. Temmuz ortasında çırılçıplak edip çöplükteki sineklere peşkeş çekmeli. Vesaire, vesaire… Bu kanunun mucip sebepleri de bir noktada toplanıyordu. Sekiz milyonun selameti için bin sekiz yüz kişi feda edilebilir. Bu kanun ve bin sekiz yüz üzerinde reyler ittifakla verildi.”

Dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte’ye göre uygulamada yükümlüler, Maliye Bakanlığı’nın belirlediği dört gruptan birine göre vergilendirildi: M grubu (Müslümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye esas alınan miktarın) yüzde 12,5’ini; G grubu (gayrimüslimler) yüzde 50’sini; D grubu (dönmeler) yüzde 25’ini; E grubu (ecnebiler) yüzde 12,5’ini ödemekle yükümlüydü. Çiftçiler de yüzde 5’ini ödeyecekti.

18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrımüslimdi. Gayrımüslimlerin malî güçleri ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı. Gayrımüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı.

Bu tür muameleler yüzünden, yüksek vergileri ödemek istemeyen ya da ödeyecek durumda olmayan bazı mükellefler yurtdışına kaçmaya çalışıyordu. Kaçamayanlar veya kaçmak istemeyenlerden haraç mezat satılan mallarının bedeli vergilerini karşılamayan bini aşkın mükellef 27 Ocak 1943 tarihinden itibaren Eskişehir’in Sivrihisar ve Erzurum’un Aşkale ilçelerindeki çalışma kamplarına gönderilmek üzere bazı merkezlerde toplandılar. Aşkale’ye gönderilen 1.229 mükelleften 21’i (bir kaynağa göre 25’i) kötü hayat koşulları ve yetersiz tıbbî bakım yüzünden kampta hayatını kaybetti. Hayatını kaybetmeyenler arasında ruh ve beden sağlığını, üzüntüye dayanamayan yakınlarını kaybedenler oldu.

Ali Sait Çetinoğlu’nun Varlık Vergisi 1942-1944 adlı kitabında bugün hepsi de Yunanistan’da yaşayan bazı İstanbul Rumlarının tanıklıklarına yer verilmiş. ‘Yok Edici Varlık Vergisi’ başlığıyla 1993 yılında Atina’da O Politis gazetesinde yayımlanan görüşmeleri Dr. Raço Donef, Temmuz 2008’de Türkçe’ye çevirmiş. Onlardan birkaçının sadece mal mülk gaspı ile ilgili bölümlerini sizinle paylaşmak istiyorum.

Dr. Georgiu Topaloğlu anlatıyor:Dükkânım Eminönü’ndeydi; orda babam Yosif bana yardımcı oluyordu. 1943’ün Ocak ayında bize toplam 105.000 lira vergi tarhedildi Varlık Vergisi altında. Tanıdığımız bir Türk’e baba emaneti evimizi iki bin liraya satmak zorunda kaldık, Türk devleti bizi mecbur etmeden evvel”

Marika Şişmanoĝlu anlatıyor:Babam Grigorios tüccar ve beyaz eşya ithalatçısı idi.  Dükkânı da Eminönü’ndeydi. 1943’un başında 30 bin lira Varlık Vergisi tarhedildi. Bu miktar dayanılmazdı. Düşünün aynı durumda bölgede en iyi dükkâna sahip Türk tüccar, Suraski’ye yalnız 800 lira vergi tarhedildi.  İki evimiz vardı, bunlardan 10 odalı olan ev 7 bin liraya satıldı. Babam her iki evi ve dükkânı satmaya mecbur kaldı, ama borcunu ödemeye muvaffak olamadı. Böylece tutuklandı ve Aşkale’ye sürüldü. Henüz 1941’de kadın elbiseleri imalat fabrikası açan amcam Georgio Şişmanoĝlu’na büyük vergi tarhedildi ve malî açıdan mahvoldu. Aşkale’ye sürüldü ve hemen hemen bir yıl sonra kötü bir durumda geri döndü.”

Konstandinou V. Konstandinidi:Babam Vasilios’un beyaz eşya dükkânı vardı.  1943’te 70 bin lira Varlık Vergisi tarhedildi. Sahibi olduğumuz evimiz yoktu. Babam dedemin lahana tarlasını ve bütün eşyaları satmak zorunda kaldı. Üç yıl zeminde uyuduk.”

Anastasiu K. Yatru anlatıyor: Babam Konstandinos’un bahriye aksesuar dükkânı vardı. 90 bin lira Varlık Vergisi tarhedildi. Evimizi eşyalarla birlikte ve dükkânı sattık, ancak [toplanan]paralar vergiyi ödemeye yeterli değildi. Böylece 9 Mart 1943 tarihinde babamı tutukladılar ve birkaç gün Demirkapı’da tutulduktan sonra 16 Mart tarihinde Aşkale’ye sürüldü.”

Aşkale sürgünleri, Avrupa’da savaş cephesindeki gelişmeler ve İsmet İnönü’nün ABD Başkanı Roosevelt ve Britanya Başbakanı Churchill’le görüşmek üzere Kahire’ye gitmesinin arifesinde, 17 Aralık 1943’te evlerine dönebildiler. Varlık Vergisi, Yahudilerin ABD nezdinde yaptığı lobi faaliyetleri sonucu ABD’nin Türkiye’ye baskıları ve Nazilerin yenileceğinin anlaşılması sayesinde bir muhalif oya karşılık 310 kabul oyuyla 15 Mart 1944 tarihinde kaldırıldı.

Verginin İstanbul’da uygulanmasından sorumlu olan İstanbul Defterdarı Faik Ökte’ye göre, Varlık Vergisi kapsamında toplanan 315.000.000 TL verginin 280.000.000 lirasını gayrımüslimler ödemişti. Bu rakamlar, 1942-1944 yılları arasında, gayrımüslim Türk vatandaşlarının mal varlıklarının önemli bir bölümünü kaybettiğine işaret ediyordu. Ama daha önemlisi gayrımüslimlerin, Cumhuriyet’in kuruluşunda vaat edildiğinin aksine, bu ülkenin eşit vatandaşı olmadıklarının farkına varmalarıydı.

6-7 Eylül 1955 yağması

Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizler’e karşı terör eylemlerini başlattığında, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmişti. İşte bu konferansta Türkiye’nin ‘elini güçlendirmek’ için İstanbul’da ağırlıklı olarak Rumlara yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlendi.

6-7 Eylül 1955 günleri “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”, MAH (bugünkü MİT) ve elbette adı o günlerde gündeme bile getirilmeyen Seferberlik Tetkik Kurulu (1965’te adı Özel Harp Dairesi oldu) tarafından örgütlenen, üniversite öğrencilerinden işçilere, ev kadınlarından bürokratlara 200 bin kişi tarafından saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aitti. Hasarın malî portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar lira idi. Sonuçta mağdurlara ödenen tazminat, bağışlanan 9 milyon lira ile, hükümetin tahsis ettiği 60 milyon liradan ibaret kaldı. Elbette bu olaylardan sonra Türkiye’de can ve mal güvenliklerinin kalmadığını düşünen binlerce Rum aile Türkiye’den göçtü, kaçtı. Giderken mal ve mülklerini kimi yok pahasına elden çıkardı, kimi satamadan ayrıldı. Bu “terkedilmiş/terk edilmek zorunda kalmış” Rum mülkleri vakıflara verildi ya da çeşitli kişi ve kurumlarca işgal edildi, günümüze kadar da bu işgaller sürdü.

1964 Kararnamesi’yle el konulanlar

Kıbrıs’ta 1963’ten itibaren toplumlar arası çatışmalar hızlanmış, Türkiye’nin buna cevabı hiç beklenmedik bir şekilde olmuştu. Atatürk ve Venizelos arasında 1923 tarihli Mübadele Antlaşması’nın aksayan yanlarını düzeltmek üzere 1930 yılında imzalanan ve her iki ülkenin yurttaşlarına herhangi bir ön şart öne sürmeksizin iki ülke içinde ticaret yapma, oturma, mal, mülk edinme hakkı tanıyan İkamet, Ticaret ve Seyr-i Sefain Mukavelenamesi’ni Türkiye 16 Mart 1964 günü, feshetti. Gerekçe “antlaşmanın imza edildiği tarihten bu yana uzun zaman geçmiş olması münasebetiyle o günkü icaplara” uymamasıydı. Anlaşılan Türkiye Yunanistan’ı dize getirmek ve Kıbrıs meselesinde ön almak için, burada doğmuş büyümüş ancak Yunan uyruğunu koruyan İstanbullu Rumları şantaj aracı olarak kullanacaktı.

17 Mart 1964’te tapu dairelerinde, Yunan vatandaşlarına dair işlemler durduruldu. Tapu daireleri bir tedbir olarak satış ve intikal işlemlerine dair muameleleri askıya aldı ve bu suretle mülkiyet hakları ihlal edilmeye başlandı. Bu durum yürürlükteki 1961 Anayasası’na aykırıydı. Hükümet durumu hukukîleştirmek için Kasım ayında 6/3801 Sayılı Kararname’yi çıkardı. Buna göre, Yunan uyrukluların gayrımenkulleri üzerinden doğan hasılatlar, Merkez Bankası tarafından bloke edilmeye başlandı. Bu uygulama, Anayasa’nın 11. maddesi temel haklara ilişkin sınırlamaların ancak kanun ile yapılabileceğini söylediği için, hukuk dışıydı.

Hasılatlar bloke edilirken, arka planda Yunan uyrukluların sürgün edilmesi kararı alınmıştı bile. Sürgün edileceklere doğrudan tebligat yapılmamıştı. Aralıklı olarak gazetelerde sürgün listeleri yayımlanıyordu. Adlarını listede görenler, yabancılarla ilgili Emniyet 4. Şube’ye gidiyor ya da götürülüyorlardı. Orada kendilerine bir belge imzalatılıyordu. Söz konusu belge ile yasaları ihlal ettiklerini, Türkiye aleyhine politik faaliyetleri bulunan Eleniki Enosis üyesi olduklarını ve Kıbrıs’taki Yunanlı teröristlere para göndermiş olduklarını kabul etmiş oluyorlardı. Böylece ‘sürgün’, ‘ülkeyi gönüllü olarak terk etme’ şekline dönüştü. Bu ‘itirafnameleri’ imzalamak istemeyenleri sıkıntılı anlar bekliyordu. İmzayı atanlar ise profilden ve yandan suç numarası önünde fotoğraflarını çektirip parmak izlerini verdikten sonra, 48 saat ile 10 gün arasında değişen bir sürede ülkeden çıkmak üzere evlerine dönüyorlardı.

Sürgünlerin yanlarına 20 kiloyu aşmayacak bir bavul ve 20 dolar karşılığı (yaklaşık 200 Türk Lirası) para almalarına izin verilmişti. Sözlü tarih anlatılarına göre, gümrük alanlarında sürgünlerin altın dişi olup olmadığına bile bakılmıştı.

Eylül sonuna kadar 12 bin kadar Yunan uyruklu Rum Türkiye’yi terk etmişti. Ancak Türkiye yurttaşı Rumlarla, aynı din ve etnik kökten gelen Yunanistan tebaalı Rumların onlarca yıldır İstanbul’da birlikte oluşturdukları aileler de bu sürgünü çok acı şekilde yaşadı. Çünkü eşi Yunan tebaalı, kendisi Türk tebaalı ailelerin bir bölümü sürgüne gönderilecek, tabii bunların eşleri ve çocukları da aynı sürgünün bir parçası olacaklardı. Daha sonradan Türkiye’deki atmosferden endişe duyanlar da ayrılınca sürgün sayısı 45 bine ulaştı.

1971’de Yargıtay Kararı ile başlayan gasplar

İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasında 1971’de görülmeye başlanan bir dava sonunda, 1936 Beyannamesi uyarınca mal edinilemeyeceği hükmü uygulanmaya başladı. Söz konusu beyanname ne ola ki derseniz: 1912 yılında kabul edilen bir geçici kanun ile, vakıflara tüzel kişilik tanınmış ve ‘mülhak vakıflar’ grubuna alınmışlardı. Bu vakıflar 1935 yılında sahip oldukları gayrı menkulleri beyan etmeye mecbur tutuldular. Osmanlı döneminde Hıristiyanların kurduğu vakıfların çoğu İsa, Meryem gibi kutsal şahsiyetlerin adıyla kaydedildiği için, çoğu Hıristiyan vakfı sahip oldukları malların mülkiyetini ispat edemedi. Sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim edilen listelere mülkiyeti kişiler veya tüzel kişilikler üzerine kayıtlı olan mülkler kaydedildi. Bu listelere de “1936 Beyannamesi” denildi.

Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’na karşı alınan karar daha sonra Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce vakıflar aleyhine açılan benzer davalara emsal teşkil etti. Açılan davaların azınlık vakıfları aleyhine sonuçlanmasında bu karar birincil derecede rol oynadı. Bu karara göre, 1936’da yasa gereği verilen beyannameler, ilgili yasa ve tebliğlerde böyle bir talep olmamasına rağmen vakıfname olarak kabul ediliyordu. Karar gereğince 1936 Beyannamesi’nde, vakfın taşınmaz mal edinmeye devam edebileceği açıkça belirtilmediğinden hareketle 1936’dan sonra edinilen taşınmazların da bedelsiz olarak varsa eski mal sahiplerine veya mirasçılarına yoksa Hazine’ye verilmesi karara bağlandı.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1975 yılında verdiği kararda Türkiye’deki azınlıkları ‘Türk olmayanlar’ olarak değerlendirmişti. Türk olmayanların meydana getirdiği tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmelerinin yasak olduğu belirtilen karar şöyleydi: “Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü tüzel kişiler, gerçek kişilere oranla daha güçlü oldukları için, bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde, devletin çeşitli tehlikelerle karşılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. Bu nedenle de karşılıklı olmak şartıyla yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de satın alma veya miras yoluyla taşınmaz mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, tüzel kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır.”

2002 yılında çıkarılan yeni Vakıflar Kanunu ile 1974’ten beri malları ellerinden alınan Rum vakıflarına ait 152, Ermeni cemaatinin vakıflarına ait 48 ve Süryanilere ait altı bina ve arsa bu uygulamayla ellerinden alınarak eski sahiplerine veya Hazine’ye devredildi.

2008 yılında, Süryanilerin kutsal mekânlarından, 397 yılında inşa edilmiş olan Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarına el konmak istendi. Yaklaşık 2200 dönüm arazisinde, meşe ormanı, mera, tarla, bağ olan manastırın resmî sınırları 1938’de çizilmişti. Manastır, bu sınırlar içinde kalan gayrımenkulleri için 70 yıldır vergi ödüyordu. 2008’de AKP’ye yakın Çelebi Aşireti’nin egemenliğinde olan bazı köyler, manastırın arazisinin bir bölümünün kendilerinin olduğunu ileri sürerek dava açtılar. Konuya Diyanet İşleri ve Maliye Bakanlığı da müdahil olduktan sonra uluslararası kamuoyunun da etkisiyle dava konusu toprakların 1/3’ü manastıra iade edildi, 2/3’ünün hâlen mahkemesi sürüyor. 2017’de yeni bir gasp olayı yaşandı. Hâlen kayyum ile yönetilen Mardin Büyükşehir Belediyesi mücavir alan içerisine giren Süryanilere ait 113 taşınmaz malı KHK ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na devretti. Bunlardan 50’si daha sonra iade edilirken, 63’ünün davası sürüyor.

Share.

About Author

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.