Herkesle Barış Kürtlerle Asla

0

Şenol Karakaş

 

“Aslında bu bir savaş nedenidir”

Recep Tayyip Erdoğan,

Mavi Marmara

katliamının ardından

 

Recep Tayyip Erdoğan’ın politik manevra yapma hızı, taraftarlarının başını döndürüyor. Erdoğan’ın devlet adına kanlı bıçaklı olduğu İsrail ve Rusya’yla ışık hızıyla uzlaşması, anlaşması ve yeni bir dostluk dönemini inşa etmesi, Rusya ve İsrail’e demediğini bırakmayan Erdoğan taraftarlarının işini zorlaştırıyor.

İHH’nın düştüğü durum Erdoğan’ın manevralarının gerisinde kalan taraftarların acıklı durumuna bir örnek oldu. Erdoğan, cumhurbaşkanlığı sarayında çalışanlarına verdiği iftarda, Mavi Marmara katliamından sonra söylediği şu sözleri unutmuş görünüyordu: “İnsanlığın vicdanından süzülen yardım gemileri silahla, zorbalıkla engellendi. Yükü merhamet ve şefkat olan gemiler menzillerine varamadı, kana bulandı.” Dün bunları söyleyen Erdoğan, bugün Mavi Marmara eylemini organize ederek Gazze üzerindeki ablukanın kırılması için girişimde bulunan İHH’yı gösteriş yapmakla suçladı: “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir yardım götürmek için günün Başbakanı’na mı sordunuz? Biz zaten bunları yapıyorduk. Ama gövde gösterisi olsun diye yapmadık. Bunları davul zurna çalarak değil, edebî adabı içinde yapıyoruz.”

Erdoğan bir yandan tüm hışmıyla İHH’ya saldırırken, aynı anda Rusya devlet başkanı Putin’le telefonda görüşüyor ve tarafların açıklamasına göre Türkiye-Rusya uçak krizi de rafa kaldırılıyordu. Rus uçağının sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle düşürülmesinin ardından, Erdoğan taraftarları Putin’e demediklerini bırakmadılar. Rusya’nın Suriye’yi savaş uçaklarıyla ağır bir şekilde bombalaması ve Esad’ın arkasında askerî ve politik desteğiyle durması, bölgesel yayılmacı çıkarlarını korumak hevesiyle Suriye’nin içişlerine müdahil olan Türkiye’nin resmî politikasının azimli savunucularının Putin ve Esad’ı şeytanlaştırma yarışında en ağır sözleri söylemelerine neden oluyordu. Ama Rusya’nın “üst aklın” parçası olduğunu söyleyenlerin Türkiye ve Rusya’nın birleşip üst akla karşı acımasızca direnmesi gerektiğini söylemeleri için Erdoğan’ın Putin’le kısa bir telefon görüşmesi yapması yeterli oldu.

Gelişmelerin Erdoğan’ın hızına ayak uyduramayan Erdoğan taraftarlarını boşa çıkaran niteliğini, devletin yeni yerli ve millî politik eksenini şekillendirme sürecini kavramadan anlamlandırabilmek olanaksız. Belki de boşa çıkanların bir kısmını anlamlandırmaya çalışmak gerekmiyordur, örneğin, Selahattin Demirtaş’ın Rusya ziyaretini “üst aklın” oyunu ve Demirtaş’ın açık ihaneti olarak kodlayanların, bu ziyaretten birkaç ay sonra Erdoğan’ın Putin’le yeniden dost olmasının ardından Demirtaş’tan bir özür dilemeyi düşünemeyecek kadar “ânı yaşayan” gazetecilerin, yorumcuların, “uzmanların” tutarsızlığı hakkında düşünmeye gerek olmayabilir.

Üzerinde düşünülmesi gereken, yerli ve millî eksenin inşasının acımasız, dinamik ve sık sık değişen düşman tanımlarının sürekliliği ve bu sürekliliğin toplumsal kutuplaştırmayı derinleştiren muhtevasının önce kavranıp sonra dağıtılması için hangi politik yol haritasının izlenmesi gerektiğidir.

Sırada Sisi ve Esad mı var?

Eğer bir üst akıl devreye girip bizzat AKP liderliğini etkilemeye başlamamışsa, neler oluyor? Türkiye bir barış adasına mı dönüşüyor? İsrail doğalgazının Avrupa’ya taşındığı köprü olmak için mi İsrail’le uzlaşıldı? Rusya’yla ekonomi, özellikle turizm sektörü kötülediği için mi yeniden ılımlı ilişkiler kurulmak isteniyor? “Barış adasına dönüşmek” hariç, bu tür etkenlerin katkısı olmuştur, ama belirleyici olan Türkiye’nin jeopolitik ihtiyacıdır.

Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkisinde attığı her adımı bölge ülkelerinin halklarının çıkarını düşünen anti emperyalist bir liderliğin hamleleri olarak tanıtmaya ve benimsetmeye çalışanlar, son İsrail ve Rusya girişimlerini de liderliğin mazlumlara kol kanat germesinin yeni bir aşaması olarak tanıtıyor. Türkiye antiemperyalist değildir, alt-emperyalisttir. Türkiye devleti bölge halklarını değil, bölge halklarına yönelik iç ajitasyonun kendi siyasal bekasına olan katkısına odaklanmış vaziyettedir. Bu nedenle başbakan Binali Yıldırım, Rusya’ya “gerekirse tazminat öderiz” demekle kalmadı, yaptığı değerlendirmeye Mısır’ı da ekledi: “Rejim değişikliğinin şekli şemali ve Mursi ekibine uygulanan haksız cezalar bir tarafa, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yok.”

Yurtta savaş, dünyada barış!

Bu kadar basit, Türkiye devleti ve onun başbakanı, Mısır için tüm efelenmelerden, meydan okumalardan, miting meydanlarında konuşmacılarının “rabia” işareti yapmalarından, darbe karşıtıymış gibi görünmelerden sonra, “ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yok” diyebiliyor.  Türkiye devleti açısından dayanışmak olmazsa olmazmış gibi görünen Suriye halkının pabucu hemen dama atıldı. Şimdi revaçta olan, Suriye halkını bombalayanlar. Putin’in liderliğindeki Rusya’nın son dokuz ayda gerçekleştirdiği hava saldırılarında Suriye’de 950’si çocuk toplam 2.500 sivil öldü. Putin, Suriye halkını Esad’la birlikte düzenli bir şekilde bombalıyor.

Gidişat, sadece Putin’le değil, Esad’la da uzlaşma içine giren yeni bir Türkiye manzarası yönünde. Zira “Türkiye’nin çıkarları” bunu gerektiriyor. Bu çıkarların, bölge halklarının çıkarlarıyla ilgisi yok. Bu, yerli ve millî yeni bir dış politika. Bu, Türkiye’nin jeopolitik rekabetteki konumundan, alt-emperyalist bir ülke olmasından kaynaklanıyor. Alt-emperyalist ülkeler, kapitalist emperyalizmin hegemonya ilişkilerinde tökezlediği, emperyalist büyük devletlerin her birinin kapitalizmin küresel krizinden derinlemesine etkilendiği ve egemenlik alanlarını kaybettiği ya da bu alanlardan tavizler vermek zorunda kaldığı koşullarda meydan okuma cüretini kendilerinde bulabiliyor. Türkiye, İsrail ve İran gibi ülkeler zaman zaman dünyanın efendilerine meydan okuyan bölgesel efendiler olarak hareket edebiliyor.

Türkiye dış politikasında gerçekleşen değişimi bu açıdan ele almakta fayda var. Bu değişiklik, Türkiye’nin alt-emperyalist çıkarları açısından sürdürdüğü politikadaki keskin bir değişikliğin işareti. Bu değişikliğin birinci evresi, Türkiye’nin ABD liderliğindeki koalisyona İncirlik Üssü’nü açmasıyla simgelenmişti. Putin ve İsrail’le uzlaşma, geçişin hemen hemen tamamlandığını gösteriyor. Türkiye, bölgesel lider, bölgesel belirleyici güç olma hayalini askıya aldı. Ne var ki bu, Türkiye’nin bir barış pınarına dönüştüğü anlamına gelmiyor.

Kürt halkı ve Türkiye’nin jeopolitik çıkarları

sınırlarında uçak uçuramayan tek ülke olmaktan kurtulmak için devletin Suriye politikası son bir yılda inşa edilen iç politik eksene uygun hale getiriliyor. Bu ekseni belirleyenin Rojava meselesi olması bir alt-emperyalist ülkenin ufkunun darlığıyla açıklanabilir ancak. Devlet ve onun sözcüsü olarak AKP ve AKP’lilerin “liderlik” demeye başladıkları Erdoğan, değerli yalnızlık yaklaşımının Suriye’de bir özerk Kürt yönetimini engellemeye yetmediğini acıklı bir şekilde gördüler. Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye’yi Suriye’de etkin bir aktör olmaktan çok uzaklara iteleyen bir süreci tetikledi. ABD açısından IŞİD’e karşı etkin bir mücadele sürdürmeyen Türkiye, ABD liderliğindeki Batı bloğu açısından NATO ülkesi olduğu zaman zaman hatırlanan bir ülkeye dönüştü. Değerli yalnızlık iddiasının hangi bölümünün değerli olduğu Türkiye egemen sınıfı ve ABD’ye tüm hücreleriyle bağlı Türk devlet bürokrasisi –ya da Türk devletinin üst aklı– tarafından bilinmezken, yalnızlığın ve giderek küresel devletler hiyerarşisinde geri plana itilmenin bedelinin sanılandan çok daha pahalı olduğunu hızla kavradı. Mısır’ın, Suriye’nin, Bahreyn’in, Filistin’in halk hareketlerinin siyasî ifadesi olacağını sanmak alt-emperyal Türk usulü bir kibir değilse, dış politikada cahilce bir  yayılmacılık arzusunun ifadesiydi.

Bu sırada PYD ise ABD ordusuyla birlikte IŞİD’e karşı harekat düzenleyen, prestiji zirve yapan bir güç haline geldi. Binali Yıldırım’ın başbakan olduktan sonra birkaç kez tekrar ettiği, “Dostlarımızın sayısını artıracağız, düşmanlarımızın sayısını azaltacağız” sözü, Türkiye’nin bir barış politikaları evresine geçişinin değil, esas düşmanını teke indirmenin ve bu düşmanı desteklediğini düşündüğü güçler karşısında askerî, politik ve ekonomik potansiyellerini tahkim etme kararının işaretiydi. Bu hamlelerin Kürt sorununda savaş politikalarıyla bağı çok açık. Kürtlere sert politikalarla müdahaleye devam edebilmek için Rusya’dan özür dilendi, Filistin halkının taleplerine aldırış edilmedi ve Sisi’yle “ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yoktur” denilebildi. Kürtlerin kazanımlarını asgariye indirmek için bölgede cirit atan bütün katillerle uzlaşmanın kapılarını araladı Türkiye. Bu açıdan, bu gelişemeler ve bugün yaşananlarla iç tutarlılığa sahip yeni gelişmeler, yerli ve millî devlet koalisyonunun inşasının politik evresi olarak görülmelidir. AKP liderliği Doğu Perinçek’le, Putin’le, Netanyahu’yla, İlker Başbuğ’la, Sisi’yle aynı anda uzlaşıyor. İç politikada ve dış politikada ittifaklarını uyumlu hale getiriyor.

Türkiye’nin, egemen sınıfın ve devletin çıkarları açısından bile olsa, bölge ülkeleriyle hamaset yüklü ilişkiler kurmamasını savunmak zorundayız. Türkiye uçak düşürmemeli, militarist şovlar yapmamalı, bölge ülkelerini düşman ilan etmemeli, bölgesel bir güç olma hevesiyle ülkelerin içişlerine müdahil olmamalı, hiçbir gücü silahlandırmamalı. Ama en başta, Suriye Kürtlerini düşman olarak kodlamaktan vazgeçmeli.

Sanırım Türkiye farkında bile olmadan Suriye Kürtlerinin mevzi elde etmesine karşı bölgesel dostluklar kurmak için adım atarken, bu dostluklar Suriye Kürtleriyle uzlaşması yönünde baskı yapacak. Bölgede ılımlı ilişkiler kurarken Sur ve Cizre’de de barışın tesis edilmesi ve gerçekten bir barışçıl atmosferden söz etmek o gün mümkün olacak. O günün gelişini daha da hızlandırmak için “Çözüm yeniden” diyenlerin harekete geçmesi bir zorunluluk.

Share.

About Author

Leave A Reply