“İşçi Devleti” Nedir?

0

Şenol Karakaş

Seçenlerle seçilenler arasında nasıl bir ilişkinin kurgulandığı, seçimlerin ardından seçilenlerin hangi mekanizmalarla denetleneceği tartışması siyasal demokrasinin temel sorunlarından biridir. Seçtikleri delege üzerinde seçenlerin denetim düzeyi, demokrasinin düzeyini belirleyen tek değil ama ilk etkendir diyebiliriz. Seçilmiş olmanın dokunulmaz olmakla eş görüldüğü toplumların demokratik düzeyi, demokrasiyi kalkan olarak kullanan siyasî figürlerce belirleniyor demektir. Seçme-seçilme ilişkisinin seçilenin kalkan olarak kullanabileceği bir aparat haline gelmesinde, siyasetin profesyonel, halk adına ama halktan kopuk ve uzmanlık gerektiren bir süreç olarak örgütlenmesi öncelikli bir rol oynadı.

Toplumsal işbölümü, toplumsal artığın korunması için örgütlenen gelişiminden bu artığın özel mülkiyete dönüştürülmesi ve korunması için örgütlenen karmaşık bir işbölümü halini aldıkça, doğrudan üretim sürecinden kopuk bir profesyonel yöneticiler ve hem üretim sürecinde kullanılan üretim aletlerini hem de üretilen artık ürünü korumak üzere örgütlenen silahlı birliklerin varlığı, yönetim sürecinin ayrıcalıklı bir iş hâline gelmesine tekabül etti. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet nüfusun ne kadar küçük ve üretimden kopuk bir kesiminin elinde birikiyorsa, siyaset alanındaki karmaşa, profesyonelleşme, uzmanlaşma ve yoğunlaşma da o kadar şiddetle artıyordu. Kapitalizm bu yoğunlaşmanın zirvesini temsil ediyor.

Üretim ve hizmet üretimi kitlesel ve kolektif bir karakter kazandıkça, farklı sermayelerin organik bileşimi anlamına gelen küresel piyasalarda oluşan karmaşa, tek tek her sermaye grubunun ulusal ölçekte korunması için güçlü bir itki yarattı. Tepede, sermayelerin korunması için politik iktidarın merkezîleşmesi ve hızlı kararlar alan baskıcı bir devlet iktidarı şeklinde örgütlenmesi için basınç oluşurken, aşağıda, kitlesel olarak üretim sürecinde yer alan mülksüzler arasında kendi sınıf çıkarlarını, yaşam standardını ve güvenliğini sağlama almak için iktidarı etkilemek yönünde bir başka basınç hissediliyordu. Bu basınç, sadece toprak ve mülk sahiplerinin oy verebildiği seçimlerden, önce erkek mülksüzlerin, sonra bütün kadınların oy verme hakkının garanti altına alındığı “genel oy” hakkı için mücadeleye dönüştü. Bu mücadele sürecinin her bir evresi mülksüz çoğunluğun siyasî iktidara etki etme düzeyinde belirleyici oldu.

Kapitalist demokrasi

Bu etkinin en güçlü olduğu parlamenter demokrasi, aynı zamanda sınıf hiyerarşisinde en alt katta duran mülksüz büyük çoğunluğun politik iktidarı etkileme yeteneğinin sınırlarını da kesin çizgilerle tayin etti. Genel oy hakkının kazanıldığı her ülkede, demokrasi seçim dönemlerinde seçim kampanyası yapmak ve oy vermek özgürlüğüne indirgendi. Kapitalist demokrasinin en gelişkin biçimlerinde bile, politik iktidarın işleyişinde görev almak ayrıcalıklara sahip profesyonel bir yönetici olmak demekti. Üstelik devlet örgütlenmesi, seçimle tayin edilen hükümetlerden daha farklı bir sürekliliğe sahip olduğu için, seçimler, sürekli faaliyet halinde olan bir profesyonel yöneticiler ordusuyla uyumlu çalışacak bir profesyonel seçilmişler grubunun belirlendiği anlara indirgenmiş oluyordu. Üretim süreciyle siyasal alanın kopması, siyasal alanın kendi içinde karmaşıklaşması ve sayısız ve farklı örgütlerin toplamından oluşan devlet örgütlenmesinin sürekliliğinin sağlanması politik iktidarı sıradan fanilerin erişiminin imkânsız olduğu bir zirveye dönüştürdü.

“Askerlik bir sanattır”, yargı muazzam bir uzmanlık ister, polis kolejleri, meclis iç tüzüğü, hapishaneler, yüz binlerce askerin yönetimi, özel kuvvetler, mavi bereliler, özel timler, yüksek yargı, danıştaylar, sayıştaylar, meclis grupları, bakanlıklar, müsteşarlar, milletvekilleri ve milletvekili danışmanlar ağları, önergeler, valiler, savcılar ve başsavcılar. Devlet, her biri nesnel olarak egemen sınıfın egemenliğinin yeniden üretimini garanti altına almak için çalışan bir komite gibi hareket eden bu bölümlerin oluşturduğu karmaşık bir organizma. Sahip olduğu bu karmaşıklığın, demokrasinin düzeyini de belirleyen temel nedeni ise, toplumun küçük bir azınlığını oluşturan bir sınıfın iktidar aracı olması.

Bu tanımın sürekli olarak tekrarlanması, tanımın eksikliğini değil, güncel olarak doğrulanmasıyla her seferinde kanıtlanan açıklama gücünü gösteriyor. Son dönemde gözümüze çarpan iki örneğe bakmak yeterli: Birisi Ayşe öğretmenle ilgili verilen hapis cezası. Ayşe öğretmen Beyaz’ın sunduğu programa bağlanıp şunları söyledi: “Bu arada yaşananlar ekranlarda, medyada çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum. Sessiz kalmayı. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun artık. Bize el verin. Yazık… İnsanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ediyorum.” Nisan ayında sonuçlanan mahkeme bu konuşmayı 15 ay hapisle cezalandırdı.

Bir diğer somut örnekse grev yasakları. AKP hükümeti döneminde 11 grev çeşitli gerekçelerle, esas olarak her seferinde millî güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle yasaklandı. Hak aramak için grev hakkından başka hiçbir aracı olmayan işçilerin grev hakkını yasaklayanların sırtlarını yasladıkları hukukî prosedürler olduğu çok açık. En son yasaklanan Akbank grevinin gerekçesiyse çok daha ilginç. Yasağa gerekçe olarak OHAL döneminde yayımlanan 678 sayılı KHK ile Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na eklenen “Bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte olması” ifadesi ileri sürüldü.

Sadece Türkiye’de değil kuşkusuz, bu satırlar yazılırken 20 yıl aradan sonra genel grev ilan edilen Brezilya’da genel grevi sokak gösterisiyle perçinlemek isteyen işçilere polisin şiddetle saldırdığı haberleri geliyordu. Hukuk, tüm karmaşık yapısı içinde egemen sınıfın genel çıkarlarını korurken, ordu ve polis mülksüz kitlelerin sınırı aşma ihtimallerine karşı her daim harekete geçmek üzere örgütlenir. Aşılmasından korkulan sınır, kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerinde aksama yaratılıp yaratılmayacağına göre çizilir her seferinde.

“Ütopik, imkânsız bir saçmalık”

Mevcut devlet örgütlenmesinin kaçınılmaz, bunun yerine geçmesi önerilen işçi devletinin ise ütopik, imkânsız bir saçmalık olduğu iddiası politik iktidar mücadelesinde yoksulları mevcut sınıf egemenliği ilişkilerine tabi kılmak üzere ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor. Doğduğu andan itibaren kapitalizm bir sınıfın egemenliğini ifade etmiyormuş gibi, doğduğu günden itibaren, hangi biçim altında işlerse işlesin kapitalist devlet bir sınıf egemenliği aracı değilmiş gibi, başka bir sınıfın egemenliğini öne süren toplumsal üretim biçimi ve devlet iktidarı önerisi tartışmaya dahi değer görülmüyor.

Kapitalizm, kendi akıl dışılığını sosyalizm önerisinin akıl dışı olduğunu tartıştırarak gizleme konusunda mahir değil sadece, tarihsel gelişmeyi gerçeklerden kopartarak mistik kılıflara bürüme konusunda da sürekli bir çaba içinde. Oysa tarihe, gerçekte olduğu gibi, sınıflar mücadelesinin tarihi olarak bakıldığında, bu mücadelenin aynı zamanda bir politik iktidarı ele geçirme mücadelesi olduğu da hızla kavranabilir. Bu nedenle, işçi devleti, Marxistlerin ütopik bir önerisi değil,  işçi sınıfının eyleminin yaygınlık, kararlılık, süreklilik, keskinlik ve enginlik kazandığı her seferinde, bu eylemin bir ölüm kalım savaşı olarak algılandığı önemli tarihsel dönemeçlerde ortaya çıkan, örgütlenen politik iktidar biçimidir.

İlk kez 1871 yılında Paris ayaklanmasında ortaya çıkan ve tarihe Komün tipi devlet örgütlenmesi olarak geçen işçi devletiyle ilgili Karl Marx’ın şu vurgusu hangi biçimde olursa olsun burjuva devletiyle işçi devleti arasındaki en köklü ayrımı gösteriyor. Marx Komün’ü şöyle tanımlıyordu: “Komünün gerçek sırrı şuydu: Komün esasen bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadî kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan nihayet keşfedilmiş siyasal biçim idi.”

Bu tanımda kritik olan “iktisadî kurtuluşun”, “keşfedilmiş siyasi biçim”i vurguları. Paris Komünü, işçi sınıfının kapitalist egemenliği yıkmak için, ekonomik ve politik düzeylerde aynı anda iktidarı ellerinde toparlamak zorunda olduğunu gösteren bir deneyimdir. 1917 Rus devriminin liderlerinden Troçki, işçi sınıfının ekonomik köleliğiyle politik iktidarının aynı anda var olamayacağını söylerken buna işaret ediyordu.

İşçi sınıfı, yanına çekmek zorunda olduğu tüm ezilenlerle birlikte siyasî iktidarı almak için, mevcut devlet aygıtını dağıtmak ve yerine yenisini koymak zorundadır. Bu yıkma ve yerine koyma süreci, işçi sınıfının toplumsal devrimi gerçekleştirirken açığa çıkan örgütlenme şekilleri tarafından belirlenir. İşçi devleti, masa başında uydurulan bir teori değil, işçi mücadelesinin bir anında ortaya çıkan bir örgütlenme şeklidir. Paris Komünü’nden 34 sene sonra 1905’te bu kez Rusya’da işçi ayaklanmaları, Komün benzeri bir devlet iktidarı organının açığa çıkmasını sağladı.

“Ölüm hâlindeki bir devlet”

“Sovyet” (konsey, şûra) adını alan bu işçi meclisleri, tıpkı Paris’te ortaya çıkan Komün’de olduğu gibi, devlet yönetiminin ayrıcalıklı bir “iş” olmasını engelleyerek işe başladı. Komün, seçenlerin seçtikleri delegeleri istediği zaman geri çağırabilme hakkıyla ve Komün görevlilerinin maaşlarının ortalama bir işçi maaşı olmasıyla, işçi devletinde görev almayı zenginliği, dokunulmazlığı ve ayrıcalıkları garanti altına alan kapitalist devlette yönetici olmaktan bambaşka bir içeriğe büründürdü. İşçilerin işyerlerinde kolektif iktidarları, işyerlerinde alınan kararların doğrudan demokrasi mekanizmalarıyla alınması, işyerleri delegelerinin ulusal çapta bir araya gelmesiyle oluşan devlet örgütlenmesinin doğrudan demokrasiye en yakın işleyişe ulaşması anlamına geldi.

Küçük bir azınlık toplumun büyük çoğunluğunu ancak karmaşık, profesyonel ve ayrıcalıklı mekanizmalarla yönetebilir. Nüfusun büyük çoğunluğu, küçük bir azınlığı mülksüzleştirmek ve siyasî iktidardan uzak tutarak esasen kendi kendini yönetmek için son derece basit mekanizmalarla çalışabilir. Toplumun büyük çoğunluğundan bağımsızmış gibi görünen, ama gerçekte toplumun büyük çoğunluğunu baskı altına alan ordu ve polis gibi profesyonel kurumların tümü çoğunluğun kendi demokrasisinde gereksiz aparatlara dönüşeceği için tasfiye edilmek zorundadır.

İşçi devletinin kapitalist devletten farkı, ikincisi sonsuzdan geldiğini ve sonsuza kadar yaşayacağını iddia eden bir baskı aracıyken, birincisinin toplumun sınıflara bölünmüşlüğüne son verildikçe sönümleyecek bir geçiş örgütlenmesi olduğunu ilan ederek işe başlamasıdır. Lenin’in dediği gibi, “İşçi sınıfının yalnız ölüm hâlindeki bir devlete ihtiyacı vardır”.

Share.

About Author

Leave A Reply