Emel Kurma İle Söyleşi: Şimdi toplumun savunulması zamanıdır

0

Türkiye 2017 Nisan ayı itibariyle dokuz aydır OHAL altında yaşıyor. Bu durumun en azından Temmuz ayı sonuna kadar bu şekilde devam edeceği kesin, sonrasını ise şimdilik bilmiyoruz. Kimimiz bu OHAL koşullarından doğrudan etkilendik, kimimiz çevremizdeki insanların başına gelenlere tanık olduk. Genel olarak OHAL’i hak ihlalleri yönüyle duyduk, yaşadık. Biz de, 1990 yılından bu yana temel hak ve özgürlükler, barış, demokrasi, çoğulculuk alanlarında çalışmalar yapan Yurttaşlık Derneği (eski adıyla Helsinki Yurttaşlar Derneği) Eş-Direktörü Emel Kurma ile yaptığımız bu söyleşiyle bir yandan bu dokuz ayın özellikle hak ihalalleri açısından fotoğrafını çekmeye çalıştık, bir yandan da neler yapıldı, daha neler yapılması gerekir, neyi yapmak mümkün ve neyi yapmak mümkün değildir’i konuştuk.

 

Zeynep Akün: OHAL döneminde temel hak ve özgürlükler bu süreçten nasıl etkilendi?

 

Emel Kurma: Dokuz aydır OHAL rejimi altında yaşıyoruz. Geçen hafta üçüncü kez uzatılmasıyla, önümüzde en az bir üç ay daha var. Tekrar tekrar uzatılarak devamı ve dolayısıyla da OHAL’in ve bu bağlamda temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasının olağanlaştırılması da muhtemel.

 

OHAL’in geçtiğimiz Temmuz ayındaki darbe girişimini takiben ilanından önceki son birkaç yıllık dönemde, temel hak ve özgürlüklerin keyfî şekilde ve ciddi ölçüde kırpılıp fiilen baskı altına alınarak asgari tasarrufunun neredeyse imkânsız hale getirildiği malum. Nitekim toplantı ve gösteri yürüyüşlerinden örgütlenme, dernek vb faaliyetlerine, basın ve yayıncılık, sosyal ve sair medyada ifade özgürlüğü alanından bilhassa çatışma bölgelerinde seyahat kısıtlamaları, sokağa çıkma yasakları ve yerleşim yerlerini boşaltmaya kadar, OHAL idaresine mahsus idarî keyfiyet örnekleri artarak sürüyordu. OHAL sürecinde de, bu bağlamdaki idarî tasarruflar bir bakıma yerleşti ve “kanunî” hale geldi. Zaten OHAL yasası da esasen “temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağına..” ilişkin kanunî çerçeve. Ne var ki, uygulamada bu kanunî çerçevenin de epeyce esnetildiğini söylemek mümkün.

 

Afet, salgın, çatışma gibi kriz durumlarına cevaben idarenin yetkilerini arttırmak için ilan edilen OHAL’in süreklilik kazanması, hak ve özgürlükler bakımından kendi başına endişe verici. Zira, kapsamı ve işleyişi itibarıyla birçok temel hak ve özgürlüğü “kanunla” askıya alan OHAL idaresi, uygulanışı bakımından da vahim derecede menfi ve keyfî şekilde yürütülüyor. Buna ek olarak, OHAL’in kendi çerçevesindeki kanunî-idarî protokol ve prosedürlerin dahi ihmal ve ihlaline varan ölçüde keyfilikle ve menfi şekilde yürütüldüğünü, izleme, denetleme ve hesap sorma imkânlarının da buharlaştığını görüyorız.

 

OHAL’de temel hak ve özgürlüklerin minimum düzeyde etkilenmesi nasıl sağlanabilir? Darbe girişimi gibi bir olayın ardından ilan edildi OHAL. Dengeyi nasıl kurmak gerekirdi?

 

Yaşadığımız hukukun askıya alınma süreci, daha geniş bir tartışma bağlamında bakıldığında, egemenin cezalandırılma kaygısı olmadan yasal sınırları ihlal etme, kaldırma ve yeniden düzenlemesi durumuna, yani istisna haline de tekabül ediyor. Bu bakımdan temel hak ve özgürlüklerin menfi şekilde etkilenmesi istisnaî olmaktan öte, kaçınılmaz. Ve içinde bulunduğumuz bu tecrübeye de istisna haline yönelimin bir tezahürü diyebiliriz, geçtiğimiz dokuz ayın çok öncesinden beri gitgide yoğunlaşarak sürdüğünü düşünecek olursak.

 

Gene de, bu geniş bağlamda değil de, yaşadığımız güncel durumun somut hallerine bakacak olursak, OHAL zaten kendi başına hak ve özgürlükleri askıya almak suretiyle uygulanan bir idarî rejim. Bu durumda, öncelikle, mahdut bir müddet içerisinde uygulanması ve maksat hasıl olunca da sona erdirilmesi esastır. Veya böyle olması beklenir. Böylelikle hak ve özgürlüklerin askıya alınmasından doğan ihlal risklerini ve sorunları asgariye indirmiş olursunuz. Ne var ki, yaşadığımız mükerrer uzatmalar işin bu süre kısıtı yönünün pek de önemsenmediğini gösteriyor. İktidarın süreyi ne sebeple tekrar tekrar uzattığına dair doyurucu bir açıklama göremedik. Darbe girişimi sorumlularının yargı önüne çıkarılmasına yönelik olarak OHAL altında uygulanacak strateji nedir, eylem planı nedir, hangi aşamaya varıldığında “Tamam, artık OHAL’i kaldırabiliriz” deniyor, bununla ilgili kamuyla paylaşılmış herhangi bir bilgi var mı? Bir yerlerde bu ilan edildi mi, bilemiyorum; ben göremedim, göremiyorum. Lakin Meclistekiler – hem iktidar hem de muhalefet partilerinin vekilleri – bu uzatmaların sebebini görüyor ve gördüğünden de tatmin oluyor olmalı ki, kimse bu uzatmaları sorgulamıyor. Siyasî partiler düzleminde bunun güçlü bir şekilde takip edilmesi ve sürekli olarak hesabının sorulması gerekir oysa. Bu itibarla dengeyi sağlamak için ilk akla gelen önlem, siyasî düzlemde izleme ve hesap sormadır.

 

Muhalefet sayısal gücünden bağımsız olarak uzatma gerekçelerini sorgulayabilir ve bu konuda titiz ve ısrarlı olabilir(di), ama olmadı her ne hikmetse. Oysa uzatmaların kanıksanarak OHAL’in süreklileşmesi, olağan idare tarzı gibi sunulmaya ve algılanmaya başlanması hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasının da aynı şekilde olağanmış gibi kabulüne varıyor. Bu da özgürlüklerin asgari düzeyde etkilenmesine ilişkin bir dert olmadığı anlamına geliyor. OHAL sürekli bir sorgulama, değerlendirme ve müzakere konusu olmak durumunda siyasî arenada.

 

İkinci denge unsuru yargı; ama bizim koşullarımızda ‘yargı olabilirdi’ demek daha gerçekçi. Türkiye’de yargıdaki genel sorunlara ve kifayetsizliğe ek olarak bağımsızlığın da esef verici düzeyde olduğunu gözönüne alırsak, temel hak ve özgürlüklerin hukuk yoluyla, hukukî mekanizmalarla korunması hayli güç, neredeyse imkânsız denebilir. Yargının hak ve özgürlüklerin korunmasından yana asgari düzeyde dahi tatminkâr bir performansı olduğunu söyleyebilmek imkansız. Gözaltı uygulamaları, yargılama süreçlerinde tutuklama kararları, tutukluluk süreleri, cezaevi koşulları ve uygulamaları, iddianamelerin hazırlık süreçlerinin uzunluğu, içeriği ve daha birçok konuda durum vahim. Tutukluların avukatlarıyla görüşmelerindeki denetim ve gözetim uygulamaları, yakınlarıyla görüşmelerinin kısıtlanması, haberleşmelerine konan engeller başlı başına hak ihlali. Hal böyleyken, yani ihlaller yargı eliyle katlanırken, hukuk yoluyla hak ve özgürlüklerin etkilenmesini asgariye indirmek mümkün değil. Gene de baroların hukukî izleme ve müdahil olma konusunda müteyakkız olması ve inisiyatif alması mümkün; yeter ki kararlı ve istekli olsunlar. Bu yönde belirgin bir girişim görmememizin sebebi de sanırım sadece OHAL’in yıldırıcılığı değil, mevcut siyasî iklimin yarattığı yaygın güvensizlik ve kaygı. Yani olup bitenleri fazlaca kurcalamanın ve sorgulamanın insanın başına ciddi dertler açması ihtimalinin yüksek görülmesi.

 

Üçüncü bir denge imkânı sivil izleme ve denetim mekanizmalarının kurulup hayata geçirilmesi olabilirdi. Sivil örgütlerden ve resmî kurumlardan temsilcilerin karma komisyonlarıyla izleme ve denetleme yapılabilir ve OHAL şartlarında hak ve özgürlüklerin korunması için harekete geçilebilir. Ancak bu alanda çalışan veya çalışabilecek yetkin ve bağımsız sivil örgütlerin hareket imkânı da zaten epeydir son derece kısıtlanmış durumda. Gene de, kamu idaresinden bu yönde bir teklif gelmemesi, sivil alandan girişim ve denemeleri engellememeli. Sonuçta, kamu kurumlarından da görevlilerin dahil olacağı izleme faaliyetlerinin yapılıp yapılamayacağı bunun için harekete geçilmesiyle anlaşılacak bir şey.

 

Bağımsız sivil örgütler hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasına müdahil olmanın, bunların hakkıyla tasarruf edilmesini olabildiğince korumanın yollarını arayıp bulmak ve geliştirmek zorunda. Müdahil olmak, olup biteni izlemenin ötesinde bir şey yapmak anlamına geliyor. İzlemede çekilen güçlükleri ve engellemeleri nasıl aşabiliriz? İzleme nihayetinde ihlalleri izlemek demek; yani hak ve özgürlüklerin ihlal edilmiş olduğunu tesbit etmek, ihlal edenin yargılanması ve zararın da telafisi için çalışmak. Bu konularda ilk bakışta elimiz epeyce bağlı görünüyor, demek ki ikinci, üçüncü, dördüncü kez tekrar tekrar bakmamız lazım. Bir yolunu bulana dek…

 

Can alıcı bir husus da, insan haklarını savunanların şimdi – belki de her zamankinden daha fazla – soğukkanlılığını koruması, felç olmadan, sele kapılıp gitmeden hak ve özgürlüklerin korunması için gayretlerini, çalışmalarını sürdürebilmesi. Bu da duygusuz olmak anlamına gelmiyor elbette ve insanüstü bir çaba gerektiriyor. Ve tabii, hak ve özgürlüklerin savunulması ve korunmasının hem  partiler üstü bir mesele olduğunu hatırda tutmak, hem de apolitik bir mesele olmadığını kavramak gerekiyor.

 

Uluslararası kurumlar ve bağımsız kuruluşların desteğini ve yardımını almak da bir imkân olarak mevcut. OHAL’in hak ve özgürlüklere olabildiğince az zarar vermesi yönünde bir irade olsaydı, bu da mümkündü.

 

Nihayet, basından da bahsedebiliriz, veya bahsedebilirdik diyelim. Hak ve özgürlüklerin korunmasında olduğu gibi, ihlalinde de rol oynayabiliyor basın. Bağımsız ve habercilik bakımından yetkin bir basından söz etme ihtimalimizin kalmadığı bir memlekette, hele bir de OHAL ilan edilirse ne olur, onu görüyoruz. Merkez medyanın ne halde olduğuna hiç girmeyelim; merkezde gövdesi pek az yer tutan bir iki mecra da ihlallerin haberleştirilmesine ve duyurulmasına haber kaynakları ve basın özgürlüklerinin elverdiği kısıtlılıklar içerisinde devam edebiliyor ancak.  Bu durumda elimizde kalan, alternatif ve sosyal medya. Toplumsal haberleşme ağlarını, hak ve özgürlüklerin korunmasında veya OHAL’in yasal ve fiili şartlarından etkilenmelerinin önüne geçilmesinde kullanmak önem kazanıyor. Bu mecraların akışkanlığı dolayısıyla hakların savunulması da, gene bu mecralarda faal olan ve bu meseleleri sahiplenen aktörlerin çabalarının tutarlı, ısrarlı ve itinalı olup olmadığına bağlı. Hak savunuculuğu ile haberciliğin karma bir hal almasının avantajları kadar dezavantajları da var hak ve özgürlükler açısından. Olup bitenin doğru düzgün kaydını tutmak, dayanışmak için de elzem doğru dürüst habercilik. Biri olmayınca diğeri de olamıyor ne yazık ki.

 

Bildiğim kadarıyla OHAL döneminde temel hak ve özgürlükler konusunda izleme çalışması yapmak zor. Siz böyle bir çalışma yapıyor musunuz? Yapılmasının önündeki engeller neler?

 

Belirli kurumsal kapalı mekân ve tesislerde ve bir de açık, kamusal alanlarda aşağılayıcı/kötü, zalimane, insanlık dışı muamele ve ceza, aşırı güç kullanımı ve işkencenin engellenmesine, izlenmesine, tesbitine ve cezasızlığın tasfiyesi yoluyla önlenmesine katkıda bulunmak amacıyla, seçilen belirli kapalı mekânlara has göstergeler geliştirmek için 2016 yılının başında kolektif bir çalışma başlattık. Çalışmayı “Haklarımız, her yerde” diye adlandırdık; bu isim meramını da yansıtıyor. İzleme göstergeleri geliştireceğimiz kapalı tesisleri de ilk ve orta dereceli okullar, yetiştirme yurtları ve çocuk yuvaları, psikiyatrik tedavi kurumları ve rehabilitasyon merkezleri, polis karakolları, hapishaneler ve ıslah evleri, mültecilerin geri gönderilme merkezleri ve askerî kışlalar ile, toplanma ve gösteri haklarının kullanıldığı kamusal, açık alanlar (meydan ve sokaklar) olarak belirledik. Adı üzerinde, izleme göstergeleri bir izleme faaliyeti öngörüyor. Planımıza göre, önce farklı tesislerin her birine has taslak göstergeler çıkarılıp sonra izleme çalışması yapılacaktı. Tabii bu da kurum yetkililerinin de çalışmaya katılmasını ve en başta izlemeye müsaade etmesini öngörüyor. Göstergelerden ve izlemeden maksat, sadece falsoyu bulup ifşa etmek değil, falsolara imkân vermeyecek bir kurumsal-mekânsal yapılanma ve işleyişin de oluşturulmasına katkı vermek.

 

Tahmin edileceği üzere, şu anda hiçbir yerde izleme yapmak kabil değil. Her ne kadar çalışmayı kısmen OHAL şartlarında da sürdürülebilecek şekilde bir miktar uyarlayabildiysek de, sahada hiçbir kurumda herhangi bir izleme pratiğini hayata geçirmek mümkün değil şu sırada. Nitekim, baro dahi cezaevlerinde izleme yapamıyor. Avukatlar müvekkillerini görmek için mültecileri geri gönderme merkezine giremiyor. Türkiye İnsan Hakları Kurumu olarak kurulan, sonradan İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na dönüştürülen ve kapalı kurumlara girme yetkisini haiz resmî yapı da işlevsiz ve etkisiz. Geçtiğimiz Mart ayında kuruma seçilen üyeler ilan edildi; OHAL işleyişi esnasında hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik ne gibi bir girişimleri veya  tasarrufları olacağını bilemiyorum.

 

Öte yandan hatırlamak gerekir ki, OHAL kadar, kurumlarda yaşanan tedirginlik ve kurum idarecilerinin takibata uğrama endişesi ve yaygın tekinsizlik algısı da herhangi bir kurumda, isterse kamu kurumları eliyle, geliştirilen göstergeler üzerinden belirlenen kümelerden seçilecek tesislerde bir izleme çalışması yapılmasına imkân vermiyor. Bugün hangi okul veya yetiştirme yurdu veya psikiyatri hastanesi müdürü bu türden bir izlemeye kapı açmaya cesaret edebilir?  Cezaevlerinde izleme yapılması da keza. Cezaevleri genel müdürlüğünce resmen onay verilmediği taktirde, cezaevinde izleme, denetim çalışması yapan herhangi bir kurum çalışmasının sonuçlarını zaten yayınlayamıyor. Ama mevcut durumda, sonuçların yayınlanması öngörülmese dahi, göstergeler üzerinden izleme mümkün olmadığından, herhangi bir değerlendirme ve iyileştirmeye yönelik çalışma yapmak da mümkün görünmüyor.

 

Cezaevlerindeki durumu ayrıca ele almak gerek sanırım. Elinizde cezaevlerine ilişkin veriler var mı? OHAL olmayan döneme göre nasıl bir farklılık var cezaevlerinde?

 

Cezaevlerine ilişkin veriler yok elimizde. Ancak bireysel tanıklıklar üzerinden öğrenebildiklerimizi not ediyoruz şimdilik. Başlayan duruşmalarda tutuklular söz aldıklarında ifadelerinden, tutukluların görüşebildiği birinci derecede yakınlarının, avukatların ve bazı tahliye edilenlerin aktardıklarından öğrenebiliyoruz ancak. Aktarılan uygulamalar her yerde aynı şekilde mi uygulanıyor, emin olmak güç; muhtemelen farklı yerlerde farklı uygulamalar var; tutukluların profiline göre de değişiyor gibi.

 

Öğrendiklerimiz üzerinden OHAL olmayan dönemden farklıkları şöyle sayabiliyoruz: Haftada bir kere 10 dakikalık telefon görüşmesi hakkı, iki haftada bir kullanılabiliyor. Tutuklunun birinci dereceden yakınları veya ismini idareye bildirdiği kişilerden üç kişiye kadar görüşme hakkı şu anda uygulanmıyor; tutuklu sadece birinci dereceden tek bir yakınıyla görüşebiliyor, avukatı dışında. Ayda bir açık görüş uygulaması – yani cam arkasından değil de karşılıklı görüşme – iki ayda bire düşmüş. Avukat görüşmelerinin sesli, görüntülü kayıt altına alınarak ve bir görevlinin gözetiminde yapılmasına müsaade ediliyor. Görevli dilerse görüşmeyi yarıda kesebiliyor. Kitap, dergi ve mektup haberleşmesine engeller olduğunu işitiyoruz sık sık. Bunların yanı sıra, havalanma alanlarının darlığı ve küçüklüğüne ek olarak, bir de üstüne tel gerilmiş olduğunu öğrendik. Açık alana çıkma ve gökyüzünü görmeleri son derece kısıtlanmış durumda.

 

Uzun tutukluluk süreleri ise, OHAL uygulamalarının bir diğer ağır veçhesi oldu, oluyor.

 

Bunları sıklıkla işitiyoruz; neredeyse sıradan hale gelmiş ihlaller. Öte yandan, son derece ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları var. Ancak cezaevlerinin kapalı kutu haline gelmesi kadar, mağdurların ve yakınlarının daha da beter muamelelere maruz kalma korkusu nedeniyle de, bu iddiaların izini hakkıyla sürmek şimdilik mümkün olamıyor.

 

OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin çarpıcı şekilde ihlal edildiği bir başka uygulama da KHK’lar. KHK’ların temel hak ve özgülükler üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

 

KHK’lar temel hak ve özgürlükleri hiçe sayarak, mülkiyet ve girişim hakkından çalışma hakkına kadar insanların geçimini sağlamasını engelleyecek şekilde, onları dışarıda bir cezaevine mahkûm ediyor. KHK ile işten atılanların veya meslekî lisansları iptal edilenlerin herhangi bir yerde iş bulma imkânı da kalmıyor. KHK’larla işinden, mesleğinden edilenlerin insanî güvenliği kalmıyor; muhtaç hale düşürülüyorlar. Kapatılan şirket ve kurumların çalışanları da dolaylı olarak geçim imkanlârını yitiriyor.

 

Tüm bu ihlallerin geri dönüşü olabilecek mi sizce? Özellikle son dönemde toplumdaki tepkiler biraz daha görünür hale geldi sanki. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

 

İhlallerin geri dönüşü değilse de, kısmen de olsa tazmin ve telafi edilebilecek olanı var, olmayanı var. Örneğin, işinden atılmış birisi, meslek lisansı iptal edilmiş birisi, OHAL kalktığında hukuk yoluyla, uluslararası mekanizmalar da dahil olmak üzere, hakkını arayabilir. Atıldığı işine dönebilir, arada mahrum kaldığı gelirin kendisine ödenmesini sağlayabilir. Veya meslekten atılma kararının iptali ve mesleğini icra edemediği süre zarfında uğradığı maddî kaybın tazmin ve telafisi için yargıya başvurabilir. Böyle sayısız dava açılacaktır herhalde; eğer bunlara yönelik caydırıcı bir hamle icat edilmezse.

 

Tutuklu olarak geçirdikleri zamanın uzunluğundan doğan maddî manevî zararları da yargıya taşıyanlar olacaktır ki, sayıca akıl almaz boyutlarda. Ve elbette, işkence ve kötü muamele suçları da yargıya taşınacaktır. Bu süre zarfında işkence ve kötü muamele uygulayan failler, bu suçlara bulaşanlar ve bu yöndeki şikâyet, iddia ve belirtileri takip etmek şöyle dursun, gözardı eden, geçiştiren, örten ve saklayan görevliler de yargı önünde hesap vermek durumunda kalacak. Yargı eliyle hak ihlallerine sebep verenler de ayrı bir mesele.

 

Bütün hukukî çabalar ne yaşanan ihlalleri geriye döndürecek, ne de doğrudan ve dolaylı zarar ve tahribatını ortadan kaldıracak elbette. Gene de yol açtıkları zararın tazmin ve telafisi, sorumluların cezalandırılması bireysel ve toplumsal ölçekte hak ve özgürlüklere yönelik tahribatı onarmak ve hak ve özgürlüklerin teminat zeminini yeniden inşa etmek için olmazsa olmaz şart.

 

Ne acı ki, Diyarbakır’da Newroz’da öldürülen Kemal Kurkut’u geri getirebilecek hiçbir şey yok. Bu vehamet sadece tek bir örnek, bir istisna değil; ayrıca sadece OHAL’den neşet eden ve OHAL’e mahsus bir sorun değil. Güvenlik personeli – polis –  eğitim ve alımlarındaki aculluk ve özensizlik, cezasızlık geleneğine cevaz veren yargı altyapısı ve kültürü ile birlikte düşünüldüğünde, önümüzdeki dönemlerde katlanarak artacak olan yapısal ve yakıcı bir polis şiddeti, aşırı ve orantısız güç kullanımı meselesine de işaret ediyor.

 

Ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli kuruluşlar sürekli OHAL’de temel hak ve özgürlüklerin olumsuz şekilde etkilenmesine ilişkin raporlar yayınlıyor, uyarılarda bulunuyor, hatta OHAL’in bir an önce kalkmasını talep ediyor. Bu çalışmaların bir etkisi oluyor mu hükümet ve/veya karar vericiler üzerinde? Ulusal ve uluslararası düzeyde insan hakları, temel hak ve özgürlükler alanında yapılan çalışmalar sizce etkili mi?

 

Bu raporlara ve uyarılara yönelik tepkilerden, okunduklarını tahmin ediyorum. Bir yerlerde de arşivleniyorlardır herhalde. Tepkiler ise, cevap vermek, diyaloga girmek, sözkonusu meseleye bakmak gibi adımlardan ziyade ağırlıkla red, inkâr ve görmezden gelme şeklinde cereyan ediyor görebildiğimiz kadarıyla. Kimi zaman belirli olarak bir rapor, kuruluş veya beyanat üstü örtülü de olsa doğrudan hedef alınıyor, kimi zaman “dış dünya”nın düşmanlığının nişanesi olarak genellemeye dahil ediliyor. Bu tür rapor ve uyarılar “Doğu”dan da pek gelmediğinden, tepkiler de “Batı”ya yönelik olumsuz tutuma eklemlenerek pekiştiriyor.

 

Mevcut durumda bu çalışmaların “hükümet ve/veya karar vericiler” üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmadığını ve varsa nasıl bir etkisi olduğunu söylemek güç. Ancak, tepkiler dışında, işlerin gidişatında bir etkisi olduğuna dair bir emare de görünmüyor. OHAL’in hak ve özgürlükleri daha az tahrip edecek şekilde uygulanmasına yönelik düzenlemeler yapılması veya OHAL’in kaldırılması yönünde şimdilik bir etki kaydedilmiş değil. Bu rapor ve uyarıların kümülatif bir etkisi olması beklenebilir gene de.

 

Türkiye’de ve dünyada hak ve özgürlükler alanında yapılan çalışmaların etkisi olduğu muhakkak. Bugün temel hak ve özgürlük olarak kabul edilen birçok kazanım bu çabaların sonucu. Hak ve özgürlüklerin çiğnendiği hallerde failler tarafından gizlenmeye çalışılması, kanunî düzenlemelerle örtük koruma sistemleri oluşturulması da keza bu yüzden.

 

Öte yandan, hak ve özgürlükler alanında yürütülen çalışma ve girişimlerde, farklı kulvarlardan ve geniş kesimlerden aktörlerin de dahil olabileceği türde bir kapsayıcılığı ve dönüştürücü niteliği kuvvetlendirmeye ihtiyaç var. Hak ve özgürlüklerin sadece bir değerler manzumesi ve terbiyesi olarak vaaz edilmekten, belletilmekten öte, gündelik hayatın her alanındaki etkileşimde uygulanmaya geçirilmesine daha fazla emek ve akıl sarfedilmesi gerekli. Okuldan işyerine, sokaktan eve, yetişkinden çocuğa insanlar arası tutum ve davranışların düsturunda, ilişkilerin seyrinde ve bilhassa çatışmaların hallinde usül olarak hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesi, benimsenmesi en az ihlallerin izlenmesi, denetlenmesi, raporlanması ve cezalandırılması kadar önemli. Herkesin insan hakları aktivisti, bu alanda faal derneklerin üyesi olması mümkün değil; istenecek bir şey de değil. Hayatın gündelik pratikleri içinde geçerlik kazanacak hak ve özgürlüklerin, hepimizin teker teker ve toplu olarak güvenliğimiz, esenliğimiz ve haysiyetimiz için ne kadar elzem, vazgeçilmez olduğunu ortaya koyacak yol yordam ve somut çalışmalara ağırlık vermek gerek. Yani koruyucu hekimliğe de en az hastalık tedavisi kadar vakit ayırmak ve kafa yormak gerekiyor.

 

Temel hak ve özgürlüklerin soyut bir manzumeye, alanda uzman derneklerin uğraşısına veya bir uzmanlık alanına hapsedilmesinin önüne geçmek için herkesin bulunduğu yerden dahil olabileceği çalışma yöntemleri geliştirmek ve uygulamak lazım. Bu elbette hak örgütlerinin ve aktivistlerinin çabasına olan ihtiyacı ortadan kaldırmayacak; onların gücünü ve etkisini arttıracak bir şey. Teknolojiden enerjiye, ekonomiden kentleşmeye, kalkınmadan kırsal dinamiklere, tabiatın korunmasından bilim, eğitim ve üretim alanlarına, sanata kadar toplumsal yaşamın her alanında politikalara nüfuz edecek şekilde düşünüldüğünde somut gerçeklik kazanıyor hak ve özgürlükler. Yani müfredatta ayrı bir ders olarak okutulması değil işe yarayacak olan; bilakis, müfredatın tümüne ve eğitim pratiklerine, usüllerine, öğrenme ortamına yayılmadığında ders dışında bir gerçekliği kalmıyor.

 

Hayli derin ve uzun mevzular ama, burada not olarak ekleyelim: Öğrenmeyi sürdürmek, birbiriyle ilişkilenmek, insan hak ve özgürlükleri savunusunun partizan olmayan ancak politik bir angajman meselesi olduğunu da akıldan çıkarmamakta fayda var. Ve ihlalleri önlemenin temel yolunun da bu ihlalleri ortaya çıkaran çatışma dinamiklerini anlamayı ve ilişki ağlarına müdahele etmeyi gerektirdiğini… Bu da, insan hakları çabalarının mücadele, müzakere ve birlikte hareket etme yöntemlerinden daha fazla yararlanması anlamına geliyor.

 

OHAL’de hak arama konusu var bir de. Bunun kolay olmadığı açık. İnsanlar OHAL döneminde hak arama konusunda neler yapılabileceğini biliyor mu? Bu konuda nasıl çalışmalara ihtiyaç var sizce?

 

OHAL bir bakıma, OHAL öncesindeki birçok sorunlu fiiliyatın yasal bir hale gelmesi demek oldu. Yani hak ve özgürlükler nazarından meşruiyeti sorunlu yığınla mevzu yasaya uygun veya en azından yasanın cevaz verdiği bir şekle büründü. Hak arama imkânları da iyiden iyiye aşındı. Yargının karnesi zayıf,  idarenin yargı kararlarını uygulamadaki karnesi zaten daha da zayıfken, şimdi OHAL düzeninde içinden çıkılması zor bir yerdeyiz. Tecrübe ettiğimiz kadarıyla OHAL’de hak arama alanında yapılabilecekler hayli az. Hatta insanlar hak arama işinde fazla ısrarlı olmanın risklerini hesap etmek durumunda.

 

Gene de, belki OHAL’de haklarımızın ne olduğunu, hangi haklarımıza ne ölçüde ve ne yönde sınırlamalar geldiğini bilmek ilk adım. Bu yönde çalışmalar yapılabilir. Şunu biliyoruz ki, örgütlenme, ifade, basın özgürlükleri kıskaç altında, yasaların yeterli olmasa da sağladığı kimi garantiler askıda iken, hak savunusu da, hak aramak da kolay değil. Bunu daha iyi bilgilenerek, daha iyi örgütlenerek ve daha çok dayanışarak yapabiliriz. Her şeyden önce ihlallerin kaydının doğru dürüst tutulması lazım ki, şimdi değilse de şartlar müsait olur olmaz hak arama için gerekli bilgiler ve kayıtlar hazır olsun. İkincisi, mevcut ve ileride başvurulabilecek hak arama mekanizmalarına ilişkin hakimiyeti arttırmak  lazım şimdiden.

 

Hak ve özgürlük bilincinin silinmesine, sindirilmesine yönelik hamleleri savuşturamasak da, bunların etkilerini azaltan, bağışıklık sistemini güçlendiren altyapı çalışmalarına daha geniş ve çeşitli kesimlerin dahil olmasını sağlayan yöntemlerle devam etmek lazım. Hak ve özgürlüklerin ve bunları talep etme ve korumanın suç gibi kriminalize edilmesi karşısında, bunların insan haysiyetinin ve esenliğinin temeli ve kamu yararına olduğunu, toplumsal barışa faydasını ortaya somut örnekleriyle koyan çalışmalar geliştirmek önemli. Kutuplaşmanın üzerinden aşan dayanışma faaliyetleri de bir tür panzehirdir.

 

Son olarak Mısır’da da OHAL ilan edildi. Dünyada sanki OHAL’in olağanlaşması ya da artık daha kolay ilan edilen bir şey haline gelmesi gibi bir eğilim var sanki. OHAL sizce güvenlik, devletin bekası gibi dertlerimize deva mıdır? Neden? Bu devayı nerede aramak gerekir?

 

OHAL en başta yoksulluk, çaresizlik ve güvensizlikleri yaratan haksızlıklara ve tahakküme yönelik tepkilerin önünü almak için kullanışlı bir araç. İnsanların yaşamını ve güvenliğini tehdit eden afet, çatışma gibi krizler kadar, ve giderek belki bu çerçevedeki krizler dışında, sosyal, ekonomik, siyasî, kültürel meselelerin halline ve bu mesele ve çatışmalardan neşet eden hoşnutsuzluk ve gerilimlere asayiş politikalarıyla ve polisiye yöntemlerle vaziyet etmek için daha sıklıkla kullanılmaya başlanıyor. İstikrarcı anlayış, insanların ve toplumun güvenliğinden ziyade devletin ve şirketlerin güvenliğine ve bekasına odaklanıyor. Yeniden üretilmesine bizim de katkıda bulunduğumuz müessses nizamın yapıları, kendilerini çalkantılardan korumak ve sürdürmek için, insanların özgürlüğünü, haklarını ve güvenliğini sınırlayacak çareleri öne sürüyor.

 

Egemenlik gücünü ve meşruiyetini “dış güçlere karşı içerisi”ni korumaya dayandıran devlet, içerde işine gelmeyeni eziyor, ezdiriyor. Kısaca söylemek gerekirse, toplumun savunulması zamanıdır. Bu da elbette “devlet eşittir millet” öğretisiyle toplumu esir eden yaklaşımın üstesinden gelmeyi gerektiriyor.

Share.

About Author

Leave A Reply