Taşrada Gece Hayatı: Hovarda Âlemi

0

Ahmet Eken

Hovarda Âlemi – Taşrada Eğlence ve Erkeklik

Osman Özarslan

İletişim Yayınları, 2016

 

Sosyal bilimciler alınmasın ama, edebiyatçılar her zaman onlardan bazen birkaç, bazen de çok daha fazla adımla öndeler. Ele aldıkları konuların çoğu daha önceleri onların tezgâhından geçmiş durumda. Bu anlaşılabilir ve genel ve de defalarca söylenmiş tespiti/doğruyu, söze başlarken tekrarlamaktan amacım, edebî eserlerde konu edinilen taşranın ve onun eğlence dünyasının çok az sayıda bilim insanı tarafından ele alındığını görmem, eğlence dünyası üzerine yapılan çalışmaların, genellikle başta İştanbul olmak üzere, birkaç büyük şehirle sınırlı olması. Bu arada sinemayı unutmuş değilim, son yıllarda bazı yönetmenler de taşrayı beyaz perdeye getirmeye başladı.

Osman Özarslan’ın Hovarda Âlemi – Taşrada Eğlence ve Erkeklik adlı çalışması, bu az sayıda sosyolojik araştırmanın olduğu alanda yapılmış son çalışmalardan bir tanesi.

Araştırmacı çalışmasını 4000 nüfuslu Çavdır (Burdur) kasabasında yürütmüş. Gece hayatı gibi tabusu bol bir konu üzerinde çalışırken karşılaştığı güçlükleri (oralı olduğu için) bir şekilde aşabildiğini belirtiyor. Toplamda fedai, garson, işletmeci ve erkek müdavim olmak üzere 38 kişiyle mülakat yapmış. Ancak yazar, “sayısal ve istatikî birtakım sonuçlara ulaşmak” gibi bir çaba içine girmemiş. Amacı, “gündüzden bakınca anlamsızmış gibi görünen gece hayatının ritüellerine, öznelerinin mental dünyalarına ve ilişkiselliklerine temas etmek.”

Tuhaf bir gece hayatı

Kitapta “taşra”, “erkeklik” ve “konsomatris” başlıkları altında taşrada yaşanan sıkıntı ve bundan doğan “tuhaf gece hayatı” (gazinolar) pek çok yanıyla anlatılmış.

“Taşra “nın anlatıldığı bölümün girişinde yer alan, görünümünün ve yarattığı hissiyatın tasvir edildiği paragraflar akademik çalışmalarda görmeye alışık olmadığımız hoş bir üslupla kaleme alınmış. Belki biraz uzun olacak, ama paylaşmak istedim:

“Bir ucundan bakıldığında asla sonunu göremediğiniz, önü ya bir duvar ya duvar yıkığı ya da yamuk örülmüş bir ev tarafından kesilmiş ya da sonunu görseniz bile yamuk duvarların ve eğri avluların ne bir panoramanın ne de bir siluetin oluşmasına müsaade ettiği sokaklar… İnsanların kaderine daha onlar doğmadan tebelleş olmuş sülale kavgaları, aile husumetleri, ferdi inkişafa hayat şansı tanımayan nesiller arası gerilimlerin hafriyatı… Birbirleriyle artık sebebini bile unuttukları meselelerden dolayı çoktan selam alıp vermeyi kesmiş erkek esnaflar. Ulusal bir markanın temsilcisi olarak ‘zengin’ sayılmaya hak kazanmış beyaz eşyacı… Sokaklarda gündelik hayata her daim dahil olabilme hakkına sahip olan erkekler. Devlet dairelerine giden sokağın başladığı yerdeki kahvelerin güneş gören tarafında, tıpkı telgraf tellerine konan kuşlar gibi dizilen, güneşlenen, gözleriyle mahalleyi ve onun baskısını oluşturan erkekler. Korkak bir hayalet gibi, koyu bir gölge gibi, başları önde geçen (kadınlar)… Erkek olmanın dışında genelde herhangi bir meslekleri, mutsuz olmanın dışında da bir hikâyeleri olmayan kadınlar… Onları bir hedefin peşinde koşmanın anlamsızlığına ikna etmiş, yarım hikâyeler… Kandırılmamış ama ikna edilmiş hayatlar, tamamlanmaya değer bulunmamış hikâyeler.”

Özarslan şöyle devam ediyorı: “Tüm bu hikâyelere sonsuz bir mekân açan sessizlik. Herkesin herkesi bildiği, kimsenin kimseye ne yalan ne doğru söyleyecek bir şeyi kaldığı, kelimelerin kullanılmamaktan ziyadesiyle ağırlaştığı… bütün hikâyesi sessizlik ve sakinlik üzerinden tanımlanan, özetlenen bir mekân… tekdüzeleştiği için hayatı anlamsız ve sıkıcı kılan sükûnet, bu sükûnetin meskûnları taşranın sakinleri…”

Ve bu satırların ardından, saadeti taşrada bulabileceğini düşünenlerin tüylerini diken diken edecek şu satırları okuyoruz: “Dışarıdan bakanların havasına, suyuna ve sükûnetine hayran olduğu, yaşayanların sıkıntıdan patladıklarını söyledikleri yere taşra denir.”

Yazar, bu açıklamadan sonra sözlerini “burada sükûnet ve sıkıntıdan neşet eden tuhaf gece hayatına mekân olan taşra, işte bu çalışmanın aslî unsurudur” diyerek noktalıyor.

“Erotik” ve “cinsel”

Çalışmada “tuhaf gece hayatının” aktörleri şöyle sınıflandırılmış: “Paralı”, “çakma belalı”, “yakışıklı” ve “konsomatris”. “Paralı”, para harcamayı bilen, gece hayatının finansörü, çoğunlukla uğruna bütün servetini tükettiği kadının peşinde, ona sahip olma mutluluğunu yaşayamadan tükenip gece hayatının dışında kalan kişi. “Çakma belalı” müşteri değil, yerine göre garson, yerine göre fedailik yapan, bir kadının peşinde bir gazinodan diğerine dolaşan evsiz barksız erkekler. Bu arada bir de belalıymış gibi davranıp öyle olmayan “çakma belalılar” var. Genellikle gece hayatının içerisinde kaybolmuş, yeni gelen kadınları istismar etmeye çalışan bir kesim.

“Yakışıklı” ise ne ömrünü takıntı haline getirdiği konsomatrisin peşinde ziyan eden bir tip ne de “belalı” gibi gazino dünyasından bir kişi. Müşteri bile değil, ancak bu âlem içinde bir yeri var. Yazar, söze başlarken, konsomatris kadının bedenini “erotik” ve “cinsel” olarak ikiye ayırıyor. “Erotik beden onun halka açık ve bir bedenden ziyade erkeklerin kafasında yaşayan fetiş bedeni.” Cinsel beden istisnai bir erişime sahip. Bu onu fahişeden ayıran bir özellik. “Erotik beden” profesyonel işini sürdürebilmesi için olmazsa olmaz bir konu. “Ne var ki, erotik beden tek yönlü olarak işlemez. Daha doğrucası, erotik beden kadının cinsel deneyimi ile pekişir. İşte bu noktada devreye gece hayatının organik bir üyesi olmayan ama bu hayatla teması bulunan yakışıklı dediğimiz özne giriyor.” Kadın tarafından seçilen ve “erişim hakkına sahip”, kadının cinsel bedeni tarafından” yaratılan “yakışıklı”, güçlü bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Yakışıklı, konsomatrisin ona verdiği istisnai pozisyon yüzünden herkesten daha çok “ayrıcalığa” sahip.

Konsomatrisler, erkek müşterilerle “sohbet” etmesi için işletmecilerin kiraladığı kadınlar. Kitapta gazinaların “içi” şu şekilde anlatılıyor: “İşyerinde onlara ayrılmış bir masada, makyajlı, dekolte elbiseli bir şekilde oturuyorlar. Gelen müşterilere ‘hoş geldiniz’ deyip sıcak bir şekilde karşıladıktan sonra onların masalarına gidiyorlar.”

Tanışma ve sohbetle devam eden ilişkide kadının amacı, müşterinin mümkün olduğu kadar içki tüketmesi. Kadınların içtikleriyle erkeklerin içtiklerinin fiyatları farklı, “zira kadının içtiği içecek, yalnızca içki değil aynı zamanda kendi yevmiyesi ve işyerinin de geliri demek.”

Ürünün hasadını takip eden bir rotasyon

Taşra gazinoları genellikle tarımsal ekonominin hakim olduğu yerlerde olduğu için, kadınlar gelirlerini arttırabilmek için ürünün hasadını takip eden bir rotasyon sistemiyle çalışıyor. Örneğin, zeytin, incir ve tütün zamanında Ege’nin ilçelerine doğru bir akın başlıyor.

Araştırmada görüşülen tüm kadınların bu zor hayatı yoksulluk nedeniyle kabul ettiğini okuyoruz. Özarslan, 1980 sonrası uygulanan ekonomik politikaların tarıma dayanan kırsal hanelerin birçoğunun iflası ile sonuçlandığını, bunun kentlere doğru bir göçe neden olduğunu, ancak bu insanların çoğunun düşük statülü, düşük ücretli ve genellikle hizmet sektöründe işlere mahkûm edildiğini belirtiyor. Bu yapı içerisinde kadınların hâli daha da kötü. Kayıt dışı işlerde, daha da düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakılan kadınlardan bir kısmı “para kazanmanın nispeten kolay göründüğü gece hayatına” giriyor. Araştırmada görüşülen 11 kadından sadece bir tanesi kasaba doğumlu, yine hanenin iflası sonucu ortaya çıkan “borçlanma” başta gelen sebep olarak ifade ediliyor. Köyde başlayan borçlanma kasaba veya kentte hayatı daha da zorlaştıran kredi kartlarıyla devam etmiş. Ve bazı kadınlar çıkış olanak gece hayatına, fahişelikten daha iyi olduğunu düşündükleri konsomatrisliğe yönelmiş.

Ne yazık ki, pek çok kişi için bu hayatın sonu hüsrandan başka bir şey değil. Yazarın ifadesiyle, “konsomatris olarak 10-12 yıldan fazla çalışmak pek mümkün değil.” “Güzellik”, “arzulanırlık” tükenince çalışma hayatı son buluyor. İçlerinden gazino

patronluğu ya da kuaförlük gibi işler yapabilen pek azı dışındakiler düşkün bir hâlde hayatlarını sürdürüyor. “Yakışıklı” kısa zamanda kendini piyasaya taşıyan kadını sömürmeye başlıyor. İşini bırakıp lümpen bir hayat yaşamaya başlıyor, kadından elde ettiği parayı kumarda, sefahatte tüketmeye başlıyor. Sonu malum çıkmaz sokağın içinde tükenip gidiyor. Yaşamını ortaya koyarak performansını sürdüren

“belalı”nın sonu da hiç hoş değil. Sürdürdüğü yaşamın kaçınılmaz durakları olan hapishaneleri, kavgaları geride bıraksa bile rolünü oynayamaz hâle gelince yok olup gidiyor.

Eğlence formların tasfiyesi

Taşrada modernleşmenin sonuçlarından bir tanesi de, geleneksel, kendine özgü eğlence formların tasfiyesi olmuş. Ortaya çıkan yeni oluşumun ürünlerinden bir tanesi de gazinolar. Bu olgunun küçük bir taşra kasabası olan Çavdır özelinde incelendiği araştırma, bir tarafta taşra sıkıntısı, eğlence, gazinolar, bunların neyin sonucu ve nasıl oldukları, bu dünyanın simaları, erkeklik, taşrada statü savaşları gibi konuları tartışmaya açıp doğru tespitlerle sonuçlandırıyorsa da, bu, “konuşmanın” henüz sonuna geldiğimiz demek değil.

Özarslan’ın sözünü tamamlarken çalışmasında eksik olduğunun altını çizdiği “erkeklerin hegemonya mücadelesi ve erkekler arası ilişkiler”, “taşralı gazino müdavimlerinin ailelerindeki ve bilhassa eş ve anne konumundaki kadınlar”, “konsomatris kadınların aileleri ile ilişkileri”, “taşradaki aile bürokrasisi ve erkekler üzerinden yürütülen muhafazakârlık”, “kadınların suskunluğu” gibi konular,

çalışmayı yapanın sözleriyle, “akademik dünyanın, bağımsız entellektüellerin, araştırmacı merakın, politize olmuş etiğin ve sanatsal estetiğin ilgisini bekliyor.

Share.

About Author

Leave A Reply