Her Tarafta Bir Politika Tufanı Var: İlan-ı Hürriyet

0

Roni Margulies

 

14 Temmuz unutuldu gitti bile. Unutulmamış gibi görünebilir, çünkü altı aydır her fırsatta bir şeylere “14 Temmuz Şehitleri” adı veriliyor. Ama olayın özü unutuldu. Geniş kitlelerin askere karşı direnerek bir darbe girişimini püskürttüğü ve darbeyi engelleyenin kitlesel bir taban hareketi olduğu unutuldu.

 

Memleketin klasik muhalifleri ve sol, olayı zaten böyle algılamadı; kitle kısmen dindar ve kısmen AKP’li olduğu için kitleyi desteklemedi, sempati bile duymadı, hatta kendine karşı bir tehdit olarak algıladı. Ve dolayısıyla hemen ertesi sabah unutmaya başladı. Hükümet ve sağ ise, darbeye maruz kalmış ve direkten dönmüş olmanın yarattığı sempati ve desteği sonuna kadar suistimal etmek için, zaten en az üç yıldır yaptığı ve amaçladığı her şeyi daha azgınca ve hızla yapıyor. Ve dolayısıyla 14 Temmuz’un kitlesel, demokratik özü zaten umurunda değil.

 

Bu yazıda, demokratik ve kitlesel özünden tamamen arındırılmış, tarihin karanlıklarına gömülmüş bir başka örneği ele alacağım: 24 Temmuz 1908, meşrutiyetin ilanı. Veya o günlerin ifadesiyle “ilan-ı hürriyet”.

 

Yukarıdaki paragrafı okumanın bile şaşırtıcı olacağını biliyorum: 1908 ile, aynen 14 Temmuz gibi, ne sağ ilgilenir, ne sol. Sağ için, Abdülhamit’in devrilmesiyle sonuçlanan bir hareket elbette basitçe nefret edilen bir şeydir. Sol için, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uyguladığı Ermeni Soykırımı daha önce yapılan her şeyi olumsuzlaştırmış, habisleştirmiştir. Kaldı ki, Kemalist resmî tarih yirminci yüzyılı 19 Mayıs 1919’da başlattığı için, 1908’de neler olduğu zaten pek de önemli değildir.

 

“Hak ve özgürlüklerle donanmış bireyler”

 

İlan-ı Hürriyet’in taşraya yansımasını, o dönemde kendisi de İttihatçı olan (sonra da Cumhuriyet döneminde CHP milletvekili olarak önemli bir yer tutan) Memduh Şevket Esendal “Hürriyet Gelirken” adlı öyküsünde şöyle anlatır:

 

O [müdür bey], bu sabah mühim bir telgraf almış, saatlerce nahiye kâtibiyle başbaşa müzakere ederek bunu anlamaya çalışmıştı. Lakin en sonra âciz kalıp bir karar veremeyince, onunla tanışmaya lüzum görmüşler ve hükümet dairesine koşmuşlardı

 

Oraya hâkim efendiyi, telgraf memurunu, gümrükçüyü, liman çavuşunu çağırdılar, hepsi başbaşa telgrafı okudular: Hürriyet olmuş! Bu ne demek? Herhalde iyi bir şey olmuş, çünkü tebrik ediyorlardı. Şimdi ne olacak? Telgraf memuru, dirseklerini dizlerine dayamış duruyor, liman çavuşu anlamayarak bakıyordu ve hiçbirisi bir şey söylemiyordu. O aralık, oradan geçen mektep hocasını da çağırdılar ve işi ona da açtılar, anlattılar. Hoca efendi, evvela gözlüğünü takarak, cıgarasını çekerek telgrafı, ta bâlâsından imzasına kadar bütün harflerini, kelimelerini okudu.

 

Hepsi onun ağzına bakıyorlar ve bekliyorlardı, fakat o da bir şey çıkaramamıştı. Kaşlarını kaldırarak ve gözlerini süzerek, “Allahı âlem bir şenlik olsa gerek,” diye söylendi.

 

Vâkıa bu hürriyeti anlamıyorlardı, fakat bunun her kusuru bağışlayacak bir şey olduğunu duyuyorlar ve o kusurları bağışlıyorlardı.

 

İşte, Marmara’nın uzak ve ücra bir köşesinde uyuyan bu küçük nahiyeciğe hürriyet böyle geldi.

 

Esendal’ın anlattıkları yaygın ve genel kanıyı ifade ediyor: Meşrutiyet bir Selanik marifetidir, İstanbul’da bile kuşkuyla karşılanmıştır, İstanbul dışındaki yerlerde kimse ne olup bittiğini bile anlayamamıştır, “hürriyet” kelimesinin anlamı bile merak konusu olmuştur. Olaylar halka sirayet edememiş ve zaten kısa bir süre sonra diktatörlüğe dönüşmüştür.

 

Bu genel kanının, özellikle “diktatörlüğe dönüşme” sorununun bir gerçeklik payı taşıdığı kuşkusuz. 14 Temmuz 2016 sonrasında olduğu gibi 24 Temmuz 1908 sonrasında da kitlelerin geri çekildiği, umutların gerçekleşmediği, o ilk kitlesel adımın ardından diğer adımların gelmediği, demokrasiye değil diktatörlüğe doğru yol alındığı açık. Ancak, 1908’in yarattığı havayı, özgürlük atmosferini ve bu atmosferin ne kadar yaygınca hissedilip ne kadar coşkuyla kutlandığını azımsıyor, küçümsüyor, yok sayıyor olduğumuz da eşit ölçüde kuşkusuz.

 

O günlerin siyasî açıdan önemini Zafer Toprak şöyle özetler:

 

Hakkı Behiç Servet-i Fünun’da yer alan “Samimi Şikâyetler” başlıklı yazısında herkesin ve her şeyin siyasîleşmesinden şöyle yakınır: “Bugünkü ruh hâletlerimizi tetkik edersek fikirlerimize ve hislerimize hakim olan, kalplerimizi heyecana getiren, dimağa kuvvet veren şeyin hep siyasetten ibaret olduğunu görürüz. İstanbul’un bugünkü hayat ve maişetini hulâsa etmek isterseniz –her tarafta bir politika tufanı var– deyiniz, kâfidir.”

 

Meşrutiyet, reayadan bireye geçişin son evresini başlatır. Hak ve yükümlülüklerle donatılmış birey bundan böyle ülkenin kaderini belirler. “Tebaa-i şahane”ye Meşrutiyet hatipleri “vatandaş” diye seslenir. Hanedanın kulları Osmanlı Devleti’nin hak ve özgürlüklerle donanmış bireyleridir. Siyaset sarayın duvarlarını aşmış[tır].

 

Okullarda resmî tarih okuyarak büyüyen nesiller için bütün bunların (siyasetin sarayın duvarlarını aşmış olmasının, bireyin ülkenin kaderini belirler hale gelmesinin) olağanüstü etkisini ve önemini kavrayabilmek, ansızın hak ve yükümlüklerle donanan, artık sesini duyurabilen birey için ne anlama geldiğini kestirebilmek zor. Ama bazı ipuçlarımız var.

 

Küme küme göstericiler

 

Nahit Sırrı Örik’in Abdülhamit Düşerken romanını okurken 1908 yaz aylarının baş döndürücü havasını sezebilmek mümkün. (Kitap ilk olarak Sultan Hamid Düşerken adıyla 1947’de yayınlanmıştır. Örik, 1894 doğumludur). Roman, Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) üyesi, 65 yıl boyunca sadrazamlık haricinde tüm üst düzey devlet görevlerinde bulunmuş Mehmet Şahabettin Paşa ile kızı Nimet’in başından geçenleri konu edinmekle birlikte, arka planda olup bitenleri de sezdirir bize. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte, Paşa’nın Rumeli Hisarı’ndaki yalısına haberler gelmeye başlar, olaylar egemen sınıfın gözüyle, onun algıladığı şekilde aktarılır:

 

Aman Paşa Efendi, köyde iskele, bütün dükkanlar bayraklarla donanmış, kıyamet kopuyormuş! Efendimiz millete hürriyet vermiş de bunlar onun için oluyormuş. Artık Efendimiz hiç bir işe karışmadan sarayında oturacakmış. Ne oluyor Paşam, ne demek bunlar? Bir fenalık çıkmasın da, ayaklar baş olmasın da!..

 

Oysa, tam da öyle oluyordur, ayaklar baş oluyordur. Kâhya Hilmi Efendi şöyle anlatır:

 

Bütün şehir bayraklarla donanmıştı. Sokaklarda küme küme göstericiler dolaşıyordu. Bu kümeler ilkönce Maarif Nezaretine gitmiş, Nazır Hâşim Paşayı üst kattaki odasından dış kapıya indirerek kendisine, meşrutiyete kesin bir bağlılık göstereceğine dair yemin ettirmiş, Paşa bu sırada ayak takımından birtakım kişilerin hakaretlerine de uğramıştı. Hatta yüzüne tükürüldüğü söyleniyordu.

 

Olayları, Meclis-i Vükela toplantısına katıldığında Mehmet Şahabettin Paşa da gözlemler:

 

Babıâli, öğledenberi göstericilerce sarılı kalmış, gürültü ve feryatlardan Meclis-i Vükelada nerdeyse konuşulanlar duyulmamıştı. Sadrazam Paşa, bir kaç kez görüşmeleri kesip dışarıya çıkmaya, göstericilerin temsilcilerini kabul etmek, hatta bir kez binek taşına kadar ilerleyerek büyük halk yığınlarına söz geçirmek zorunda kalmıştı.

 

“Efendimiz meşrutiyeti iade etti, istedikleri de yerine geldi. Daha ne isteyip bağrışıyorlar?” diye soran Nimet’e Paşa Babası izah eder:

 

Oo, istedikleri bitip tükenir cinsten değil! İlkönce bütün sürgünlerin dönmesini, umumi af ilân edilmesini istiyorlar… Hırsızların [adı yolsuzluklara karışmış devlet görevlileri kastediliyor] ve jurnalcilerin atılmaları, cezalandırılmaları gibi sözler de alıp yürümeye başlamış.

 

Nimet ‘jurnalci’ sözünü duyunca, nişanlısı Sedat Bey’in babasını, “sürgünden, tutuklama ve soruşturmadan, jurnal ve hafiyeden söz edildikçe adı daima ilk hatıra gelen” Abdüllâtif Paşa’yı düşünür. Ve ertesi gün Cuma’dır, ikindi yaklaşmasına rağmen Nimet “Göksu’ya gitmek için üç çifte kayığının hazırlanması” emrini bir türlü vermez. Nihayet, “Biraz başım ağrıyor, çıkmayacağım” der Çeşmifelek kalfaya.

 

Gerçekte başı hiç ağrımıyordu. Fakat bir hafta içinde ne kadar çok şey olmuştu! Ve bu olup bitenler, örneğin Sedat Beyin, hamlacıları beyaz ipek gömlekli ve fazla yaldızlı, fazla parlak kayığıyla dereye gelmesini olanaksız kılıyorlardı. Şirket vapurlarındaki halkın yalıların önünden geçerken “kahrolsun!” ve “yuha!” diye bağırdığını dün de söylemişlerdi. O yalının rıhtımlarına o şatafatlı kayık yanaşarak hünkâr yaveri kordonları göğsünde Sedat’ın tam bineceği sırada geçecek bir vapurdan ne hakaretler yükselmez, hattâ Göksu’da ahali ile dolu kiralık sandallardan zavallı genç neler duyamazdı! Sahipleri hemen hemen aynı durumda kaç yalıya ait kayığın Göksu’ya gelmemesi gerekirdi!

 

Artık her yere halkın kinini, halkın küstahlığını hesap ederek gidecek olduktan, kendi adamları, cariye ve hizmetkârları yanında da hakarete uğrayabilecek olduktan sonra, o sazlı, o kapanık Göksu’ya gitmekte ne anlam vardı!

 

Egemen sınıfın yalı ve konaklarında yayılan korku sadece ayakların baş olmasından, halkın küstahlığından ve tükürüklerinden değildir. Mehmet Şahabettin Paşa yalının halk tarafından basılıp talan edilmesinden, göz kamaştırıcı zenginliğinin elinden alınmasından, birçok diğer paşa gibi sürgüne gönderilmekten korkmaktadır. Nitekim, bunları engellemek içindir ki Nimet, Sedat Bey’le nişanını bozar ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul’a gönderdiği heyetin önde gelen üyelerinden Şerif Bey’le evlenir.

 

Meşrutiyet’in ilanının geniş halk kitleleri üzerindeki etkisinin yanı sıra, bilimsel çalışmalarda anlatılması daha zor, daha soyut, fakat eşit ölçüde önemli bir etkisinin, bireylerin dünyaya bakışları ve davranışları üzerindeki etkisinin de ipuçlarını Abdülhamit Düşerken‘de bulmak mümkün. Örneğin, Şefik Bey’in Mehmet Şahabettin Paşa’dan Nimet’i isteyişini Paşa kızına anlatırken Nimet’in dikkati dağılır ve aralarında şu konuşma geçer:

 

“Hani merak ediyordun, şimdi dinlemiyorsun bile!”

Meşrutiyetten evvel kendisini hiç değilse görünüşte mahçup etmesi gereken bu konuya Nimet pek doğal ve rahat bir eda ile girdi:

“Anladım Efendim de, ondan merak göstermedim.” …

“Hürriyet devri kızı, ne anladın meselâ?”

 

Nimet babasının bu evlilik konusunda ne karar verdiğini öğrenmek isteyince Paşa şu cevabı verir: “Karar kelimesi yerinde değil. Çünkü kararı ben veremem. Varacak olan sensin, artık istibdat da, malum, kalktı.” Koca Osmanlı paşası, kızının adına karar veremeyeceğini hissetmektedir artık!

 

Örik’in romanlarını okurken, Fethi Naci’nin de belirttiği gibi, Marks’ın Balzac hakkındaki görüşleri gelir hep aklıma. Açıktır ki, Örik İttihatçılardan, Abdülhamit ve çevresinin başına gelenlerden, halkın küstahlığından hiç hoşnut değildir, ama iyi bir gözlemcidir ve iyi romancı olduğu için gözlemlerini yansıtmadan edemez. Kalbi Mehmet Şahabettin Paşa’dan yanadır, ama Paşa’nın servetinin aldığı rüşvetlerden kaynaklandığını gizlemez; halk kalabalıklarına tiksinti ile karışık bir korku ile bakar, ama bakar, görür ve romanda yer verir.

 

“Taptaze bir hayatın canlılığı”

 

Bir başka romancı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu da dönemin önemini, özgürlük havasını gözden kaçırmış değildir. Gençlik ve Edebiyat Hatıraları‘nın Halide Edip’e ayrılan bölümünde şöyle yazar:

 

Meşrutiyet’in ilânı üzerine, günlük gazeteler, haftalık, aylık dergiler o zamana kadar adları işitilmemiş bir sürü şair ve yazarların şiirleri, nesirleriyle dolup taşmağa başlamıştı. Çoğu yeni çıkmış o gazete ve dergilerin hemen hepsi de basın meydanını birbiri ardısıra böylece kaplamış bulunuyordu. Buna, tam mânasıyla bir yayın furyası demek caizdi.

 

… ben, memleket hürriyete kavuşur kavuşmaz fikir ve edebiyat âlemimizde ne kadar feyizli bir bahar, ne kadar hareketli bir yaz bekliyordum. Kuru toprak birdenbire yeşerecek, her yanında taptaze bir hayatın canlılığı ve sıcaklığı fışkıracak sanıyordum. Buna göre, mesela eski devrin yaşını başını almış söz ve kalem üstadları bile gençleşecek ve “istibdad”ın baskısı altında tutulan dilleri çözülerek bize birçok yeni şeyler söyleyecekti. Halit Ziya’nın nesri bir duvar dekorasyonu olmaktan çıkıp ruhtan ruha akan bir ahenk haline girecekti ve Tevfik Fikret artık Rübab-ı Şikeste‘sini bir yana atıp Orfe’nin sazını çalacaktı.

 

İpuçlarımız sadece romanlardan gelmiyor. 24 Temmuz 1908 öncesinde Osmanlı topraklarında saptanabilmiş olan toplam 50 kadar grev var. İlan-ı hürriyet ile birlikte, hemen aynı gün devasa bir grev dalgası başlıyor. Yılın sonuna kadar geçen beş aylık süre içinde 146 grev gerçekleşiyor. Örneğin, Eylül ayına gelindiğinde, Anadolu Demiryolu, Rumeli Demiryolu, Aydın Demiryolu, Şark Demiryolları ve Beyrut-Şam-Hama Demiryolu şirketlerinde, yani memleketin bütün demiryolu hatlarında çalışan işçilerin neredeyse tamamı grevde.

 

Bunun bir zamanlama tesadüfü olmadığı açık. İşçi sınıfı hürriyet ilanını ciddiye alıyor, özgürlük havasından etkileniyor ve kendi hakları için harekete geçiyor. İttihatçılar derhal grevlere karşı önlemler alıyor, yasalar geçiriyor ve sonunda hareketi bastırmayı başarıyor. Ama işçilerin hürriyetten habersiz olmadığı, kendileri için ne anlama geldiğini çok iyi anladıkları da aşikâr.

 

Tarih kitaplarını ne Bab-ı Ali’de paşalara tükürenler, ne grev yapan demiryolu işçileri, ne de 14 Temmuz’da tankları durduranlar yazıyor. Ve egemenlerin yazdığı tarih hiçbirini içermiyor. Hatırlamak bize kalmış.

 

Nahid Sırrı Örik, Abdülhamid Düşerken, Sander Yayınları, 1976. (Şu anda mevcut olan baskı: Sultan Hamid Düşerken, Oğlak Yayınları, 2013).

 

Memduh Şevket Esendal, İhtiyar Çilingir, Bütün Eserleri – 8, Bilgi Yayınevi, 2003.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, İletişim Yayınları, 2015.

 

Share.

About Author

Leave A Reply