Değişen İşçi Sınıfının Daha Enternasyonal Mücadeleleri

0

Özdeş Özbay

Türkiye kapitalizmi neoliberal politikaların uygulanmaya başlandığı 1980’den bu yana büyük bir değişim geçirdi ve işçi sınıfının yapısı da bu değişimden azade değil. Sınıf hareketlerinde de dolayısıyla çeşitli farklılıklar oluyor. 1980 öncesi fabrika işçilerinin başını çektiği eylemler 12 Eylül darbesi ile bıçak gibi kesilirken, yeni dönemde özelleştirmelerin ve tırpanlanan hakların mağduru olan kamu emekçileri 1989’da yeni bir mücadele dalgası başlatıyordu. 1995 yılında zirvesine ulaşan kamu emekçileri hareketi 1996’da Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nu (KESK) kurdu.

Bu hareket içerisinde toparlanan sosyalist hareket 1997’de Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) etrafında bir araya gelebiliyordu. Ancak işçi önderliğinin ülke gündeminin ana konularında takındığı yanlış politik tutum bu hareketin gerilemesine neden oldu. KESK, Refah Partisi’nin hükümet ortağı olmasına karşı ordu 1997’de muhtıra verdiğinde darbeye karşı net bir duruş sergilemedi, 1999’da Gölcük depremi yaşandığında binlerce insanın ölümüne yol açan rant düzenine karşı mücadeleyi yükseltmek yerine “şimdi sırası değil” diyerek grev ve eylemleri durdurdu, 2001 krizi yaşandığında ise artık işçi sınıfının öfkesini örgütleme yeteneğini kaybetmişti.

AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılından küresel ekonomik krizin yaşandığı 2008 yılına kadar büyüyen ekonomi ve politik reformlar işçi sınıfının düşük bir mücadele dönemine girmesine neden oldu. 2008 sonrası başlayan kıpırdanma ise önceki sınıf mücadelesi dalgalarından bir yönüyle ayrılmaya başladı. Bu dönemde sadece patronlara karşı değil, aynı zamanda sendika bürokrasisine karşı da mücadele etmek durumunda kalan işçiler uluslararası sendikalarla veya çokuluslu şirketlerin işçileri ile doğrudan dayanışma örgütlüyor. Ancak bu durumu sınıfın tamamı için genellemek pek mümkün değil. Bu gelişmeyi daha çok “beyaz yakalı” diye tabir edilen çalışanların mücadelelerinde görüyoruz.

“Beyaz yakalılar” ve ekonomik kriz

1980 sonrası küresel kapitalizme eklemlenme hedefinde İstanbul’a verilen görev bir küresel şehir olması ve Türkiye’ye gelecek sermaye için ilk çekim merkezi olmasıydı. İstanbul’un merkez ilçelerinde yer alan sanayi Anadolu yakasında Gebze’ye, Avrupa yakasında ise Tekirdağ’a doğru kayarken boşalan kent merkezinde finans, ticaret, hizmet ve eğlence sektörleri yükseliyordu. Buna paralel olarak işçi sınıfında da niteliksel ve niceliksel bir değişim yaşandı. 1990’lar “beyaz yakalı” işçi kesiminin kitleselleştiği ve bu kesim içerisinde yer almanın prestijli bir şey olduğunun kabul edildiği yıllardı.

1989 yılında İstanbul’un ilk plazası olan Yapı Kredi Plaza Şişli’de faaliyete geçti, 1990’da ilk özel televizyon kanalı Star TV İstanbul’da kuruldu, ilk GSM operatörleri Telsim ve Türkcell 1994’te İstanbul’da faaliyete geçti. Genellikle Levent-Maslak hattında yükselen bu yeni sektörler, plazalar, gökdelenler “beyaz yakalı” işçilerin çalışma yerleri olmaya başlamıştı. Genellikle çokuluslu şirketlerle ortaklık kuran bu yeni şirketlerin modern çalışma alanlarında üniversite mezunu genç bir işçi sınıfını biriktiriyordu. Yüksek maaşları ve yeni yaşam biçimleri ile 1990’ların politik çalkantılarının uzağında çalıştıkları şirketin isim kartını boyunlarında gururla taşıyarak, öğle aralarını İstanbul’da giderek yayılan cafe ve restaurant zincirlerinde (ilk McDonalds Taksim’de 1986 yılında açıldı örneğin) haftasonlarını ise yine yayılmakta olan eğlence mekânlarında geçiriyorlardı.

Beyaz yakalılar için 2001 krizi “altın çağ”ın sonlandığının bir habercisiydi. Her ne kadar üniversite diploması olanlar krizden işçi sınıfının diğer kesimlerine göre daha az etkilense de AKP döneminde artan neoliberal uygulamalar ve diplomalı işçi sayısı prestijli ve yüksek maaşlı döneme son vermişti. Beyaz yakayı doğrudan vuran ve kitlesel işten çıkarılmayla ilk kez karşılaşmalarına neden olan ise, 2008 yılında başlayan küresel ekonomik kriz oldu.

“Beyaz yaka” kavramı

“Beyaz yaka” kavramı tarihsel olarak kapitalizmin geniş ölçekli üretim yapılmaya başlandığı dönemde giderek önem kazanan “işçilerin ve üretimin yönetimi sorunu” ile kullanılmaya başlanır: Bir yanda fabrikalarda üretim yapan kol emekçileri (mavi yakalılar), öbür yanda “bilimsel” üretimi örgütleyen yönetici zümre (beyaz yakalılar).

Türkiye kapitalizminin geç gelişmesi sonucu özellikle 1990’lı yıllarda büyük bir hızla genişleyen hizmet sektöründe aslında hiç de yöneticilik falan yapmayan hatta entelektüel bir faaliyet içerisinde bile bulunmayan bir işçi sınıfı yükseldi. Bu geç ve hızlı gelişimin bir sonucu olsa gerek, “beyaz yakalı” kavramı fabrikada kol emekçisi olmayan tüm maaşlı çalışanlar için kullanılmaya başlandı. Bu kesimin ayrıca büyük oranda üniversite mezunlarından oluşmasının da bu kavramın kullanılmaya devam edilmesinde payı var. Beyaz yakanın “altın çağı”nda, 1990’larda egemen olan kavram aslında “orta sınıf” idi. Çağlar Keyder’in öne attığı ve geniş destek bulan bu kavramda üniversiteli çalışanlar yüksek maaşları ve tüketim alışkanlıkları ile küresel orta sınıfın bir parçası olarak yükselen bir sınıftı. Ancak 2000’li yıllarda giderek artan üniversiteli sayısı (1980 yılında Türkiye’de sadece 27 üniversite varken, 2013 yılında bu sayı 175’e çıktı ve 1983 yılından bu yana verilen diploma sayısı 7 milyonu geçti) ve dolayısıyla düşen maaşlar ve yaşam standartları “orta sınıfın” yerini “beyaz yakalı çalışanlar”ın almasına neden oldu. Son birkaç yıldır ise “prekarya” (güvencesiz çalışanlar) yaygın bir şekilde kullanılıyor. Oysa belirtmek gerekir ki kapitalist üretim süreçlerinde yaşanan değişim işçi sınıfını da sürekli olarak değiştiriyor. Bu değişimi her defasında yeni kavramlar ve yeni sınıflar icat ederek tanımlamak kapitalizmin değişmeyen emek-sermaye özünü ıskalamaya yol açabiliyor. Ancak bu yazıda işlevselliği ve anlaşılırlığı açısından işçi sınıfının fabrika işçisi olmayan ve diplomalı olan kesimi için “beyaz yakalı” kavramını kullanmaya devam edeceğim.  

İlk beyaz yaka mücadeleleri  

Türkiye’nin en önemli beyaz yaka mücadelesi 2008’de IBM Türkiye’de yaşandı. IBM, uluslararası sendikaların baskısı sonucu şirketlerinde sendikalara izin vermek zorunda kalan bir şirket. IBM Türkiye de 2000’li yıllara kadar sektörün en iyi şirketlerinden biri olarak nitelendiriliyordu çalışanlar tarafından. Yüksek maaşlar, fena olmayan çalışma koşulları ve sadece IBM’e özgü bağımsız bir sendika olan Bil-İş (çalışan ve yöneticilerin üye olduğu bağımsız bir sendika) mevcuttu. IBM böylece uluslarası sendikalara da sendikalaşmayı engellemediğini söyleyebiliyordu.

Ancak bu “iş barışı” 2001 krizi ile bozulmaya başladı. 2008 küresel krizine gelindiğinde şirket çalışanları arasında büyük rahatsızlık vardı. İşçiler beş yıldır zam alamıyor, yönetim her şeye rağmen piyasanın üzerinde maaş verdiğini söylüyordu. Ayrıca şirket taşeron firmalar kurarak departmanlarını bölmeye başlamıştı. Bu da iş güvenliği, çalışma koşulları ve maaşlar üzerinde olumsuz bir baskı yaratıyordu. Daha da önemlisi, küresel rekabet etkisini şirket politikalarında da gösterdi. IBM Türkiye’nin de bağlı olduğu bölgenin İspanyol genel müdürü “Türkiye benim küçük Çin’im olacak” diye işçilerle toplantı yaparken açık açık söyleyebiliyordu. IBM Türkiye’de başlayacak mücadelenin öncü isimlerinden olan bir çalışan o dönem verdiği röportajda bu sözleri şöyle yorumluyordu: “Sanki çalıșanlar için iyi bir șey söylüyormuș gibi… Ya da söylediğinin farkında değil. Fakirleșin diyor yani bize. Sayınız artsın, geliriniz düșsün, IBM’e daha çok kazandırın diyor. Siz muz cumhuriyetisiniz diyor. Örgütlenme olmayınca Çin de olursunuz, Vietnam da.”

İşçiler, yönetimin kendilerini dinlememesine tepki olarak örgütlü oldukları Bil-İş yerine yasal olarak toplu iş sözleşmesi yapabilecekleri Tez-Koop İş’e üye oluyorlar birkaç gün içerisinde. Bu kadar yüksek profilli bir işçi grubunu örgütlemeye pek de alışık olmaya sendika, IBM işçileri ile gerilim yaşamaya başlıyor. Dönemin Şube Başkanı verdiği röportajda bu durumu şöyle açıklıyordu: “Mavi yakalıya haklarını biz anlatıyoruz, ama beyaz yakalı araştırıyor, öğreniyor, geliyor ve ‘ben biliyorum’ diyor. Ve hatta diyor ki ‘hayır, o öyle değil böyle olacak’. Ama yasayı olduğu gibi okuyor, pratikte nelerle karşılaşıldığını bilmiyor.”

İşçilerin kendi örgütlenmelerine dair bu tepeden bakan anlayış elbette işçilerle sendika arasında gerilimli bir ilişkiye yol açmıştı. Ancak bu gerilim işçilerin sendika bürokrasinin üzerinden atlayarak kendi uluslararası dayanışma yöntemlerini bulmalarına neden oldu.

IBM Türkiye çalışanları sendikalaşma sürecinin hemen başında Tez-Koop İş ve Elektrik Mühendisleri Odası ile birlikte dünyanın en büyük sendikalarından biri olan UNI Global Union temsilcilerinin de olduğu bir toplantı düzenledi. Bu toplantı sırasında 2007 yılında IBM İtalya çalışanlarının örgütlediği sanal grev (Second Life isimli portalda) hakkında daha fazla bilgiye sahip oldular ve benzer bir sanal grevi örgütlemeye çalıştılar. Bu doğrudan ilişkinin bir sonucu olarak 2010 yılında İstanbul’da yapılan Avrupa Sosyal Forumu’nda da IBM Türkiye işçileri ve UNI Global temsilcileri bir toplantı düzenlediler.

IBM çalışanları uluslararası sendikalarda bile ayrı örgütlenme ağlarına sahip bir işçi grubu. Örneğin, 1999 yılından beri IBM işçileri Avrupa İş Konseyi (European Works Council) örgütlenmesine sahip ve 2011’de 15 ülkenin IBM işçileri Küresel Sendika İttifakı (IBM Global Union Alliance) gibi ağlar kurdular. Tüm dünyada 2008 sonrası yükselen işçi eylemlerinin bir sonucu olarak 2011’de kurulan IBM Küresel Sendika İttifakı’nda o dönemde IBM Türkiye’de başarısız bir grev sonucu sendikanın yenilmiş olması nedeniyle Türkiyeli işçiler temsil edilmiyor, ancak enternasyonal platformların varlığı önümüzdeki dönemde yükselecek işçi mücadelesi için bir avantaj.

IBM sonrası beyaz yaka mücadeleleri

IBM Türkiye çalışanlarının 2008 krizinin yaşandığı dönemde başlayan sendikalaşma mücadelesi aynı dönemde bir dizi mücadele ile paralel bir şekilde gelişiyordu. Bunlardan en önemlileri İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde başlayan sendikalaşma mücadelesi ve THY çalışanlarının mücadelesiydi. Bu mücadelelerin de ortak yönü hem işverene hem de sendika bürokrasisine karşı mücadele etmek zorunda olmalarının yanı sıra yine mücadelelerinin uluslararası niteliğiydi.

Bilgi Üniversitesi sendikalaşma süreci de IBM sendikalaşma sürecine çok benziyor. Türkiye’de ilk kez bir vakıf üniversitesinde sendikalaşma süreci başladı 2010 yılında. Bilgi Üniversitesi Türkiye’nin üçüncü vakıf üniversitesi olarak 1996 yılında kurulmuştu; 2010 yılında ise vakıf üniversitelerinin sayısı 40’ı aşmıştı. Bu, elbette çalışma koşullarını ve maaşları da olumsuz etkileyen kâr amaçlı üniversiteciliğin yükselmesine neden oldu.

Bilgi Üniversitesi’nin 2009 yılında girdiği malî problemler sonucu dünyanın en büyük kâr amaçlı üniversiteler ağı olan Laureate Education Company ile anlaşması sendikalaşma sürecinin başlangıcı oldu. Sendikalaşma sürecinin başını akademisyenler içerisinden bir grubun çekmesi mücadelenin bildik sendikalaşma örneklerinden ayrılmasına neden oldu. Aslında Tez-Koop İş’in IBM deneyimini izleyen aktivistler bu sendikada örgütlenmeyi düşünseler de sonunda DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikasında örgütlendiler. Fakat daha “solcu” görünen bir sendikada örgütlenmek bile IBM işçileri ile Tez-Koop İş bürokrasisi arasında yaşanan sorunlardan farklı bir süreç yaşamalarını sağlamadı.

Sendikayı örgütleyen aktivistler Laureate’in tüm dünyada izlediği kâr amaçlı üniversitecilik programının farkındaydı ve bu nedenle Laureate’in eğitimcilik anlayışını, borsadaki hisselerini ve diğer ülkelerde satın aldığı üniversitelerde uyguladığı politikaları anlatan makaleler kaleme aldılar. Bilgi’de daha sonra yaşanacak olan gelişmelerin aslında birkaç yıl önce Laureate’in satın aldığı Madrid Avrupa Üniversitesi’nde yaşandığına da yer verdiler yazılarında. Sendika kurucuları arasında İngiltereli akademisyenlerin de olması sayesinde direnişlerine uluslararası destek de buldular. İngiltere’nin en büyük üniversite sendikası olan University and College Union, Bilgi sendikalaşma sürecinde dayanışma mesajları gönderdi. Yani Bilgi Üniversitesi sendika kurucuları daha en başından itibaren kendi işyerlerinde yaşanmakta olanın küresel bir sorun olduğunun farkındaydılar ve bunun için enternasyonal bir dayanışmaya da ihtiyaç olduğunun bilincindeydiler. Ancak, IBM sendikalaşma girişimi gibi, Bilgi Üniversitesi sendikalaşma girişimi de başarısız oldu. Sendika yasal olarak gereken %50 işçi sayısına ulaşamadı.

Bir diğer önemli deneyim ise THY çalışanlarının yeni bir sendikacılık için harekete geçmesidir. THY’de 2000’lerin ortalarından itibaren başlayan sorunların bir sonucu olarak sendikalı işçiler demokratik ve şeffaf bir sendikacılık şiarı ile Gökkuşağı Hareketi’ni kurdular ve 2009’da sendika yönetimi seçimlerine katıldılar.

Gökkuşağı Hareketi’nin ortaya çıkışı İstanbul’un ve THY’nin dönüşümünden bağımsız olarak görülemez. 2002 sonrası düzelen ekonomi ve artan ticaret ve turizm faaliyetleri İstanbul’a inen ve İstanbul’dan kalkan uçuş sayısını olağanüstü artırdı. THY’nin %51’i 2003 yılında özelleştirildi, şirket hızla taşeronlaşmaya gitti ve özellikle teknik ekipleri kadrolu olmaktan çıkarmaya başladı. Bu dönemde charter ve ucuz uçuşlar da hızla artar ve özel havayolu şirketleri de 1990’ların sonlarından itibaren THY ile rekabete başlar.

Tüm bunlar kabin memurlarının ve pilotların uçuş saatlerinin artması anlamına geldi. Bu sorunu ortadan kaldırmak isteyen THY 2000’lerin ortalarından itibaren büyük bir filo alımına başladı. 2010 yılında 14 bin çalışanı olan THY’de bu çalışanların yaklaşık 5 bini uçuş ekibi (kabin memuru + pilotlar) iken, 2014 yılında toplam çalışan sayısı 19 bine ulaşır ve uçuş ekibinin sayısı 11 bindir.  Sendika açısından bu değişimin büyük bir önemi var, çünkü sendika 2000’li yılların ortasına gelene kadar esas olarak teknisyenler ve yer işletme ekibi içerisinde örgütleniyor. Maaşları yüksek olan ve çalışma koşulları çok daha iyi olan pilotlar ve kabin memurları henüz sendikaya büyük bir katılım göstermezler, ancak yukarıda bahsettiğim değişimin bir sonucu olarak THY’nin uçuş ekibi de sendikaya ilgi göstermeye başlar ve 2007 yılındaki grev oylamasında sendikaya önemli bir destek sunarlar. Uçuş ekiplerinin daha eğitimli ve kadın oranının çok daha yüksek olması sendika bürokrasisi ile sorunların da yaşanmasına yol açar ve sonuçta ana gövdesini uçuş ekibinin oluşturduğu Gökkuşağı Hareketi 2009 yılında sendika yönetimine talip olur. 2009 yılında seçimlerde sendika bürokrasinin anti-demokatik tavrına bu yazıda yer vermeyeceğiz, ancak sadece bir oy farkla seçimi sendika bürokrasisinin yeniden kazandığını belirterek geçelim.

Bu yazı açısından önemli olan, uçuş ekibinin etrafında örgütlendiği Gökkuşağı Hareketi’nin kendilerini dünya havacılık sektöründeki diğer sendikalara ve işçilere yakın görmesidir. Bu durumun bir örneği olarak daha Gökkuşağı Hareketi kurulmadan önce öncü çalışanların bir çalışma yaparak çeşitli ülkelerdeki çalışma koşullarını incelemesini ve uluslararası standartları araştırmasını gösterebiliriz. Yabancı dil bilmeleri ve sık sık güçlü sendikaların olduğu havalanlarına gitmeleri, buralarda özellikle küresel kriz sonrası büyük havayolu çalışanları grevlerine bizzat şahit olmaları temel etkenler olarak sayılabilir. Yaptıkları çalışma sonucu yıllık uçuş saatlerinin ve dinlenme zamanlarının diğer ülkelerde işçilerin elde ettiği standartlara getirilmesi gerektiğine dair talepler dile getirdiler. Bu konuda çeşitli düzenlemeler yapılmasını sağladılar. Gökkuşağı Hareketi’nin ortaya çıktığı 2007-2013 döneminin İspanya, Yunanistan, Fransa gibi ülkelerde son derece militan havayolu grevlerinin yaşandığı bir dönem olduğunu da unutmamak gerek.

Yirmi dört yıl boyunca sendika başkanlığı yapan Atilay Ayçin’in (kendisini sıkı bir solcu olarak ilan eden bir bürokrattı üstelik) yönetimdeki Hava-İş’in 2012 yılındaki başarısız grev denemesi hariç hiç grev yapmadığını düşünecek olursak, uçuş ekibinde çalışanların gittikleri ülkelerdeki işçilerin direnişlerinden ilham aldığını söylemek abartılı olmayacaktır. Varolan sendikanın yapısı uçuş ekibinde yer alan işçilerin Gökkuşağı Hareketi etrafında bir araya gelmelerinde önemli bir rol oynadı ve Gökkuşağı Hareketi taleplerinde açıkça uluslararası koşulların farkında olan ve başka ülkelerdeki kazanımlara yer veren bir dil kullanıyordu.  

Uluslararasılaşma eğilimi

Küresel kriz döneminde Türkiye’de yüksek eğitimli işçi sınıfı arasında yaşanan bu üç deneyim başarılı olsaydı, değişen işçi sınıfında bir sendikalaşma dalgası başlayabilirdi. Ancak bu gerçekleşmedi ve beyaz yaka işçiler sendika dışında alternatif platformlar ve dayanışma ağları kurdular. İlginç olan, bu platformların da ulusal sendikaları aşarak uluslararası sendikalarla veya işçi platformlarıyla doğrudan ilişki kurması. Örneğin, IBM direnişi sonrası kurulan Bilişim Çalışanları Dayanışma Ağı (BİÇDA) aktivistleri kendi etkinliklerini İngilizce olarak duyurmaya önem verirken, uluslararası bir sendika olan Union Solidarity International (USI) ile de yakın ilişki kuruyorlar. BİÇDA gibi bilişim sektörü çalışanlarını örgütleme amacı olan ancak bunu bir dayanışma ağı ile değil işyeri temelli bir örgütlenme ile yapmak isteyen Dazayn ise, kısa bir süre sonra Industrial Workers of the World (IWW) üyesi oldu ve ismini de değiştirerek IWW İstanbul adını kullanmaya başladı. Yine 1990’larda ortaya çıkan özel televizyonlar ve prodüksiyon şirketleri ile sayıları artan oyuncular ve performans sanatçıları da geleneksel sendikacılığı aşan bağımsız bir sendika kurdular (Oyuncu-Sen) ve bir ulusal konfederasyona bağlı olmayan bu sendika ilginç bir şekilde International Federation of Actors (FIA) üyesi oldu.  

Yukarıda bahsettiğimiz beyaz yaka işçi örgütlenmelerinin ortak yönü bilişim, havacılık, akademi gibi yüksek eğitim gerektiren sektörlerin hareketleri olmaları. Burada belki oyuncuların yüksek eğitimli olmasına gerek olmadığını söyleyebiliriz. Ancak hepsi 1990’larda yükselişe geçen sektörlerde çalışan işçiler. 1990’larda yüksek maaşları ve yaşam tarzları ile prestijli bir işçi aristokrasisini oluşturduklarını söyleyebiliriz. Ancak 2000’lerde yaşanan proleterleşme süreçleri bu kesimi mücadeleye girmeye zorluyor. Eril, bürokratik ve eğitimli işçilerle nasıl örgütleneceğini bilemeyen sendikalarla yaşadıkları sorunların üzerinden atlamak için alternatif platformlar örgütlüyorlar ve sendika bürokrasisine ihtiyaç duymadan doğrudan uluslararası sendikalar ve işçi direnişleriyle irtibata geçebiliyorlar.

Share.

About Author

Leave A Reply