Kore Savaşı Ve Bir Barış Romanı

0

Behçet Çelik

 

Üç Altın Gün – Her Yerde Ölüm Vardı

Erdem Kaşıkçıoğlu

Belge Yayınları / Marenostrum Dizisi, 2015

 

Suriye’ye muharip asker gönderilmesi konusundaki tartışmalar zaman zaman alevleniyor. Bunu savunanlar hamasi bir dille ülke çıkarlarından, jeo-stratejik konum ve önemden söz ediyor, savaşı strateji oyununda güçlü bir hamle gibi sunuyorlar. Temmuz ayından bu yana “içerideki” çatışmalarda ölümün ve öldürmenin giderek olağanlaşmış, kamuoyunun büyükçe bir bölümü tarafından da kanıksanmış olması ve bu gelişmelerle eşzamanlı olarak yükselen, yükseltilen militarizm, “dışarıdaki” olası savaş yangınına da benzin taşıyor. Barış isteyenlerin üzerindeki baskının da bu anlamda ikili bir işlev gördüğü, aynı zamanda olası bir dış müdahaleye karşı çıkacak olanların sesini kısmayı amaçladığı söylenebilir.

Barışı savunanların bıkmadan, usanmadan yineledikleri gibi, savaşta insanlar ölür, gazetelere, raporlara, bilgi notlarına istatistikî bilgi gibi yansıyan rakamların ardında insanların yok olan hayatları vardır. Suriye’ye müdahaleyi savunanlar ise, bu hamlenin getireceğini iddia ettikleri şeyleri sayıp sıralarken götüreceklerinin başında insan hayatları olacağına hiç değinmiyor. Belki de kısa zamanda ölenlerin, yiten canların, sönen hayatların unutulacağından eminler, rahatlıkları bundan – elli altı yıl önce Kore Savaşına muharip bir tugay gönderildiğinin, sekiz yüze yakın Türkiyeli askerin orada can verdiğinin unutulduğu gibi.

Kore’ye giderken

Geçtiğimiz yılın sonlarında yayınlanan Erdem Kaşıkçıoğlu’nun Üç Altın Gün – Her Yerde Ölüm Vardı başlıklı romanı, işte bize bu unutulan savaşı, daha da önemlisi bu savaşta ve savaşların hepsinde insanların öldüklerini hatırlatıyor.

Üç Altın Gün’de Kore Savaşı’nın yanı sıra, o yılların başka önemli siyasî-toplumsal olayları da romanın arka planını oluşturuyor. Kore Savaşı’ndan sadece beş yıl önce sona eren İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı tahribat ve artan yoksulluk, Varlık Vergisi, Trakya pogromu, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen yıllarda solcu aydınlara yönelen siyasî baskı… Romanda, Kore’ye askerî hekim olarak giden Nedim’in hayatı odakta olsa da, gazeteci olan babasının, yakın arkadaşları Yasef ve Raşel’in, yaşadığı mahalledeki komşularının, Kore’ye giderken ya da orada tanıştığı askerlerin hikâyeleriyle o yılların Türkiye’sinin genel bir panoraması ortaya çıkıyor. Bütün bu arka plan, Türkiye’nin Kore Savaşına neden katıldığının bir açıklamasını sunmanın yanı sıra; her ne kadar kendine özgü koşulları olsa da Kore Savaşı’nın pek çok yönüyle öbür savaşlardan çok da farkı olmadığının da görülmesini sağlıyor. Roman boyunca hikâyelerine tanık olduğumuz insanların yaşadıkları bir araya geldiğinde, savaşın sadece orduların çarpışmasından ibaret olmadığı, öncesinde, sırasında ve sonrasında savaşan –hatta doğrudan savaşmayan ülkelerin bile– madden ve manen nasıl büyük sarsıntılar yaşadığı, savaş meydanlarından çok uzaklardaki insanların da bundan etkilendikleri açıklık kazanıyor.

Savaşın iki kan kardeşi

Özellikle savaşın hem doğrudan hem de dolaylı sonuçlarının başında artan yoksulluk geldiği Üç Altın Gün’de aktarılan hikâyelerin pek çoğunda ifadesini bulmuş. Bu hikâyelerin bazısı savaşan askerlerin başlarından geçenler, bazısıysa Nedim’in sivil hayatından tanıdığı insanlar. Hikâyelerin çokluğu romanı dağıtıyor gibi görünse de, savaşların neden olduğu olumsuz sonuçların uçsuz bucaksızlığı hatırlandığında bu alt hikâyelerin bir bütünlük oluşturduğu söylenebilir.

Romanın anlatıcısı İkinci Dünya Savaşı yıllarını şöyle özetliyor:

“Savaş, bir kente her zaman bomba olup yağmazdı. Kimi zaman bombalarla değil, ellerden ekmeklerini alarak hissettirirdi kendini. Önce hayatta kalabilmek için eldeki eşyalar satılırdı. Sonra satacak bir şey kalmayınca avurtlar çökmeye başlar, bir deri bir kemik kalırdı insanlar. Karaborsaya düşerdi yaşam.”

Nedim’in tıp fakültesinde okurken bir kafatasına ihtiyacı olduğunda gidip görüştüğü Mezarcı Abbas da “savaşın kötülüğünün, sefaletin o berbat kederinin en iyi şahidi[dir]”. “Harbin iki gangardaşı var bilir misen?” der Nedim’e, “onların biri açlıktır, diğeri de hastalık.” Bunun doğrudan tanıdığıdır, ne de olsa işi gereği, “yaşanan her sefaletin son durağındaki kişi[dir.]”

Romanda Kore Savaşı’nın anlatıldığı bölümlerde Kaşıkçıoğlu çatışmaları, askerî hataları, ilerleyiş ve geri çekilişleri tartışmaktan çok, askerlerin hikâyelerini ön planda tutmuş: Nasıl bir yoksulluktan geldikleri, kiminle neden savaştıklarına dair bilgisizlikleri, doğru dürüst askerî eğitim almamış olmaları, komutanların daha çok hamasetle onları yüreklendirmesi, “vatan borcu”nun dünyanın bir başka ucunda yerine getirmelerine akıllarının ermemesi. “Her biri yaşamın bir insan için en derin, en hafif duygularından hiçbirini yaşamamış, hissetmemiş gibiydiler (…) Ve ölümden bahseder oldular, adını zikretmeden. ‘Şehit’ dediler, ‘Kutsanmak’ dediler ölüme. (…) ‘Şehit olmak nasipteyse’ diyerek başlayan her cümlede bir kasabadan, bir güzel şehre göçmenin şüpheli inancından bahsediliyordu. Savaşı, savaşta ölmeyi, sadece ataların kahramanlıklarından tanımışlardı.”

Henüz çatışmaya girmemiş bu gencecik askerlerin bu minvaldeki konuşmalarına tanık olan Nedim, ölümü gördüklerinde, onca hamasi sözün, çocukluklarından bu yana dinleye geldikleri kahramanlık hikâyelerinin hiçbir anlamı kalmayacağını, fırsat buldukça en gizli sırlarını açtıkları arkadaşlarının “parçalanmış ve artık o savaş denen şeyde en değersiz hale gelmiş” cansız bedenleriyle karşılaştıklarında, onlar için “Şehit” bile diyemeyeceklerini, “Öldü” demekle yetineceklerinin farkındadır. Kategorik olarak savaş karşıtı biri değildir Nedim, vatan için savaşmak konusunda bir ikircim duymaz, ama emperyal sebeplerle başka bir ülkeye gidip savaşanları “kiralık bir katilden farklı kılanın” ne olduğu sorusu onun için yanıtsızdır.

Kore Savaşı’na özgü bir başka durum, Nedim’le tugaydaki tek yakın arkadaşı Teğmen Hikmet’i altüst etmektedir. Kuzeylilerin topraklarına girdiklerinden konuşurlarken Hikmet, “Bir işgali bitirmeye geldik sözde ama şimdi biz işgal edeceğiz,” der. Savaştıkları komünist çetelerin sivillerden ayrılmasının imkânsızlığı da bir başka sıkıntıdır. “Düşmanın kim, dostun kim olduğunun bilinmediği bir dünyada, her sivile şüphe ile bakmak” zorundadırlar. “Şüphelerinden başka bir delillerinin olmayacağı bu dünyada perişan görünen zavallı bir ihtiyarın, bir kadının ya da bir çocuğun canına nasıl kıyılırdı? Düşman görünür değilse savaş bir karabasana dönüşüyordu.”

Bir yandan da böyle bir savaşa bu kadar hazırlıksız gelinmiş olmasının öfkesi büyümektedir Nedim’in içinde. Türkçe bilmeyen askerler çatışmalar başlamadan önce verilen emirleri anlamadıkları için dayak yeyip hakaret görürken, çatışmalarda bunun sonucu ölümcül olmaktadır. Bu kez anlaşılmayan emir “Geri çekilin” olabilmektedir mesela.

KURUYAN RUHLAR

Çatışmaların ardından günü gecesi yaralı askerleri yetersiz ilaç ve malzemeyle tedavi etmekle geçmeye başlayan Nedim’in iç dünyasındaki değişimi romanda başarıyla veriyor Kaşıkçıoğlu. Çatışmalardan sağ çıkan, ama bu arada ölümü, öldürmeyi kanıksayan askerlerin “ruhlarının kurumaya” başladığının farkındadır Nedim. Büsbütün kurumamaktadır ruhlar yine de. Ağabeyinin nüfus kâğıdını kullandığı için on beş on altı yaşındayken savaşmaya gelen Halil’in cansız bedenini gördüklerinde Hasan Çavuş’la Mahir Onbaşı benzer şeyleri düşünürler:

“İnsanın nasıl bir canavara dönüştürüldüğüne tanık olmuşlardı. Yok edilemeyen bir kötülüğün içindeydiler. Öyle olmasaydı bu kadar masum bir çocuk, nasıl önce bir katil namzetine dönüştürülüp sonra da kendi ölümüne gönderilirdi.” Üstelik Hasan Çavuş, Halil çocuğun cansız bedenini, en yakın arkadaşı Rıza’yı gömmeye gittiğinde fark etmiştir. Önce ağlamaması gerektiğini düşünür Hasan Çavuş askerlerin karşısında. “Kendini bildiğinden bu yana ömrünü devam ettirebilmek için hep sert ve dik durmak zorunda kalmıştı. Ama hiçbir döneminde böyle zayıf, böyle çaresiz hissetmemişti kendini. Ama nereye kadardı? (…) Ona fukaralık, ona arkadaş acısı veren bu zalim hayata karşı ağlamayarak dik durmak neye yarardı?”

Nedim de hekim olduğu için doğrudan çatışmalara girmiyor olmasına rağmen giderek kendi iç dünyasındaki karanlığın da büyümekte olduğunu görür, ama buna engel olmanın yolu, yordamı yoktur savaş meydanında. İnsanlara yardım etmeye çalışırken insanlıktan çıkmaktadır kendisi de. Verdiği anlamsızca öfkeli tepkilerini sonradan fark ettiğinde mahcubiyet, suçluluk duymasının da faydası yoktur. Tedavi etmeye çalıştığı askerleri de giderek insan olarak görmemeye başlar. İçinde bulunduğu koşullarda elinin altında gerekli sıhhî malzeme olmadığı için doğru düzgün tedavi de mümkün değildir, sürekli bir çaresizlik duygusu içerisindedir. Bir yandan da savaşı sorgulamaktadır zihninde. Anlam verememektedir insanların böyle bir vahşeti icat etmiş olmasına, savaş yangınına körükle gidilmesine.

“İşte böyle bir şeydi savaş,” diye geçirir içinden. “Tanımadığı, bir ömür boyunca hiçbir zaman karşılaşma ihtimali bile olmayan bir insanı öldürmek! (…) Bir cinayetten çok öte, farklı bir şeydi öldürmek. Gurur duyulacak bir paye, göğse takılacak bir madalya!” Kore’ye geldikten sonra sevdiğini fark ettiği kadına ise şöyle yazar mektubunda. “Zaten savaş denen şey, zavallılar, masumlar ve fukaralar için yaratılmış. Öldükçe kahraman olacaklarına inandırılmışlardı.”

İnsanları hayata döndürmeyi meslek olarak seçmiş, savaşın mantığıyla barışamamış biri olmasına rağmen, çatışmalar, yaralılar ve ölüler arttıkça Nedim’in iç dünyasındaki çalkantılar da artar, farkına vardığı sevdası bile ruh halini toparlamasına yardım etmez, öyle ki giderek tedavi etmeye çalıştığı yaralı askerlerin ölmelerini istediğini fark eder, en azından acı çekmeyeceklerdir öldüklerinde. Yorgundur, çaresizdir, tanık olduğu ölümlerle baş etmekte zorlanıyordur. Belki içinde yeşermeye başlayan sevda da etkilidir bunda, savaş makinesinin bir parçası olmaktan çıkıp insan olduğunu fark etmiştir, peşinden de savaşlar karşısında sorumlu olduğunu. Kendi kendine “Suç sende değil,” deyip durması bundandır.

Üç Altın Gün, evet, ilk anda bir savaş romanı olarak algılanabilir, ama bu türün pek çok örneğinde olduğu gibi bir kahramanlık anlatısı değil, savaşlardan medet umanların yaymaya çalıştığı fikirleri anlatı biçiminde yeniden üretmiyor, aksine can yakıcı bir barış çığlığı.

Share.

About Author

Leave A Reply