Şapka Devrimi: Bela Püsküllü mü, Püskülsüz mü?

0

Atilla Dirim

İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış, tartaklayıp duruyordu: “Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan şapkalı mı doğdun?”

Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Ardından kuvvetli bir tekme yiyen genç, merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hıncını hâlâ alamıyordu. Basamakların başında boyuna birtakım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güçbela toplayan genç kendini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitemeyecek kadar uzaklaşmıştı. Bu genç bir gazeteci idi…

Aradan zaman geçti, gene mahkemeye çağrıldık. Üst sahanlığın başında aynı iri yapılı üye göründü. Fakat şimdi başında hasır bir şapka vardı. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, 25. Baskı, Eylül 2012)

Kırmızı Başlıklı Kız

Şapka ya da daha genel anlamıyla başa geçirilen giysi, tarihin çok eski devirlerinden bu yana insanlar tarafından çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Başlangıçta güneş, yağmur, rüzgâr gibi hava koşullarına karşı bir koruyucu olarak takılırken, sonradan sosyal anlamı giderek yoğunlaşmıştır. Eski çağlardaki en önemli özelliklerinden biri, özgür insanlarla köleleri birbirinden ayırmaktı. Kölelerin şapka takmalarına izin verilmiyor, böylece ilk bakışta kimin efendi, kimin köle olduğu anlaşılıyordu.

Özgür insanlar için ise, şapka sosyal sınıfları belirlemekte kullanılan bir anlam taşıyordu. Krallar, aristokratlar, rahipler, particiler, derebeyleri, kendilerini avamdan ayıracak renklerde, görkem ve büyüklükte başlıklar takıyordu. Hititlerde tanrıların ve kralların başlarında Mevlevi sikkelerine benzer, etraflarına boynuzlar takılmış yüksek başlıklar bulunuyordu. Boynuzların sayısı ne kadar fazlaysa, tanrı/kralın derecesi de o denli artıyordu. Sümerlerde, Mısırlılarda, Giritlilerde ve diğer eski uygarlıklarda egemen sınıfın belirleyici başlıkları ilk bakışta göze çarpmaktadır. Bunların en tanınmışlarından biri, tanrı Hermes’in başındaki kanatlı şapkadır.

Avam sınıfını oluşturan her zümre, cemaat, topluluk da belirli renklerde ve şekillerde başlıklar giymek zorundaydı. Bütün bunlar sözlü ve yazılı kanun ve kurallarla belirlenmişti. Örneğin Kırmızı Başlıklı Kız’ın başında bugün yanlış olarak gösterildiği gibi kırmızı bir kukuleta değil, fes benzeri küçük bir başlık vardı. Ortaçağ Almanya’sının o bölgesinde evlenme çağına gelmiş genç kadınlar saçlarını sıkı bir topuz yapmak ve bunu söz konusu fes benzeri başlıkla kapatmak zorundaydı. Böylece sosyal durumları ilk bakışta belli oluyordu. Yine aynı şekilde, evliler, dullar, bekârlar da durumlarını belirten özel başlıklar giymek zorundaydı.

Yeşil renk olmaz!

Osmanlı İmparatorluğu’nda da millet-i hâkime ile millet-i mahkûmeyi birbirinden ayıracak çok belirgin düzenlemeler yapılmıştı. Gayrimüslimler, İslam’ın kutsal rengi olan yeşili giysilerinde kesinlikle kullanamazdı. Müslümanların evleri sarı ya da kırmızı, Rum evleri koyu kurşunî, Yahudi evleri mor olmak zorundaydı. İstanbul’daki gayrimüslimlerin ata binmeleri, atlas elbise vveya samur kürk giymeleri, gayrimüslimlerin kadınların ferace ve yaşmak takmaları da yasaklanmıştı. 1724’te çıkarılan bir ferman uyarınca, gayrimüslimlerin evleri Müslüman evlerinden yüksek olamaz, pencereleri Müslüman evlerine bakamazdı.

Başlıklarda da benzer uygulamalar söz konusuydu. Müslümanların başlıkları sınıflara ve zümrelere göre ayrı ayrı belirlenmişti; cemaat ve tarikatlar da kendi içlerindeki hiyerarşiye göre farklı başlıklar kullanıyordu. Genel olarak gayrimüslimlerin başlıkları Müslümanlarınkinden farklı renklerde ve daha sade, daha gösterişsiz olmak zorundaydı. Bu kurallara uymayanları falakadan sürgüne kadar geniş bir ceza yelpazesi bekliyordu.

Tepeden inme “ıslahat”: Püsküllü bela!

Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi ve modern sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte, zümreler ve loncalar gibi feodalizme ait unsurlar yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Eski toplum yapısının kırılması ve şehirlerde büyük işçi kitlelerinin toplanmaya başlaması, zümrelere özgü kıyafetlerin değişmesine ve aynılaşmaya başlamasına da neden oldu.

Kapitalistleşen Avrupa ile ne askerî alanda, ne de üretim alanında rekabet etmeyi başaran Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim bürokrasi sınıfı, giderek geri düştüğünün farkındaydı. Kötü gidişata dur demenin çaresini, askerî ve idarî alanda tepeden inme reformlar yapmakta buldu.

  1. yüzyılın ilk yıllarında başlayan bu süreç, II. Mahmut döneminde yapılan reformlarla zirvesine ulaştı. Avrupa’nın orduları karşısında varlık gösteremeyen yeniçeri teşkilatı dağıtıldı, Avrupa sistemine göre düzenlenmiş yeni ordular kuruldu. Bu orduların sadece idarî yapısı ve eğitimi değil, kılık kıyafeti de geleneksel çizgilerden uzaklaşarak Avrupalılaşıyordu.

Devletin idarî yapılanmasında da yukarıdan aşağı reformlara gidildi; bu yeni örgütlenme çerçevesinde devlet memurlarının kılık kıyafetleri yeniden düzenlenerek Avrupalılaştırıldı. Kuzey Afrika’da yaygın bir şekilde kullanılan, ancak Yunanistan, İtalya, hatta İskoçya gibi uzak ülkelerde dahi bilinen ve “fes” adı verilen başlığın bütün devlet memurları tarafından kullanılmasına karar verildi.

Bir başlık olarak fesin dayatılması, özellikle din adamları tarafından hoş karşılanmadı. İmparatorluğun kimi bölgelerinde “sarıklarımızı çıkarmayız, fes giymeyiz” konulu ayaklanmalar çıktıysa da, kasaba ve şehir meydanlarındaki büyük ağaçların dallarında sallanan sarıklı kellelerin sayısı artmaya başlayınca, bu direnişler sona erdi.

Baştaki sert tedbirlerden sonra kısıtlamalar gevşetildi, din adamlarının sarık takmasına izin verildi. Büyük şehirlerde ise fes kullanımında hızlı bir artış görüldü. Fes pazarının büyümesiyle birlikte bu pazarda pay sahibi olmak isteyen devlet Feshane adı altında bir imalathane açtı, Fas’tan ve Avrupa ülkelerinden ithal edilen feslerle rekabete girişti. Bu arada çıkartılan bir talimatnameyle, püskül uzunluğu dahil fes standardı belirlendi. Ancak püskülün hızla dağılan yapısı ve taranmaya elverişli olmaması, fesin halk arasında “püsküllü bela” olarak anılmaya başlanmasına neden oldu.

Tepeden inme “devrim”: Püskülsüz bela!

Saray bürokrasisinin tüm engelleyici girişimlerine rağmen, kapitalist üretim ilişkileri Osmanlı İmparatorluğu topraklarına da nüfuz etmeye, modern sınıflar ortaya çıkmaya başlamıştı. Tarihe “II. Meşrutiyet’in ilanı” olarak geçen 1908 burjuva devrimiyle birlikte, kapitalist üretim ilişkileri imparatorluğun geniş bölgelerine kalıcı olarak yerleşti.

Sünni/Müslüman/Türk bir ulus-devlet projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçen sivil-askerî bürokrasinin temsilcisi İttihat ve Terakki Cemiyeti, bir darbeyle imparatorluğun yönetimini ele geçirdi, beş yıl sürecek olan bir tek parti diktatörlüğü tesis etti. Bu süre zarfında imparatorluğu dünya savaşına sokarak felaketlerden felaketlere sürükledi, başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere, Anadolu’nun binlerce yıllık halklarını soykırımlarla yok etti. Milyonlarca insanın kanı, bir daha çıkmamak üzerine ellerine bulaştı.

Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra Kuvvayı Milliye adı altında ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde tekrar örgütlenen İttihatçılar, Avrupa’nın sosyalist devrimlerle sarsılmasından faydalanarak büyük devletlerle barış anlaşması imzaladılar ve ulus-devlet projelerini tamamlayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular.

Büyük devletleri bu otoriter/despotik cumhuriyetin burjuva niteliği konusunda ikna etmekte sıkıntı çektikleri için, vitrinini düzeltmek amacıyla peş peşe tepeden inme sözde “devrimler” yapmaya başladılar. Bu sayede hem kendi vatandaşlarını dilediği şekle sokabilecekler, hem de batılı devletleri Türkiye’nin “çağdaş ve modern” bir devlet olduğuna inandırabileceklerdi.

Böylece Kemalistler “batılılaşma ve modernleşme” adı altında halka karşı yoğun bir saldırı başlattı. Bu vitrin düzeltme çabalarına halkın gönüllü katılımı doğal olarak söz konusu bile değildi. Halkın geleneksel örgütlenmelerine, giyimine, yaşam tarzına karşı yapılan tepeden inme müdahaleler nefretle karşılandı. Bunların şapkayla ilgili olanı ise büyük direnişlere neden oldu.

“Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz”

Mustafa Kemal 1925 yılının Ağustos ayında Kastamonu’da halka şapkayla hitap etti, bundan böyle batılı kıyafetlerin giyileceğini ilan etti. İnebolu’da ise şunları söyledi: “Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta ‘siper-i şemsli serpuş’, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine ‘şapka’ denir.”

Bakanlar Kurulu, kısa bir süre sonra 2413 sayılı kararname ile 2 Eylül 1925’te devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getirdi.

Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları, 15 Kasım 1925’te şapka dışında başlık giyilemeyeceğine dair kanun teklifini TBMM’ye verdi. Bursa Milletvekili Nureddin Paşa bu teklifin anayasaya aykırı olduğunu öne sürdüyse de itirazı dikkate alınmadı. “Şapka İktisası Hakkında Kanun” 25 Kasım 1925’te kabul edildi.

Halkın bu karara tepkisi çok sert oldu. Başta Erzurum olmak üzere Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane’de isyanlar çıktı. Direnişin en sert olduğu yer, Trabzon’un Of ilçesiydi. Of, Hamidiye Kruvazörü tarafından bombalandı. “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz” diye başlayan türkü bu olayla ilgilidir.

Direnişin giderek yayılma eğilimi göstermesi üzerine, İstiklal Mahkemeleri devreye girdi. Takrir-i Sükûn Kanunu’yla birlikte tekrar gündeme gelen bu zulüm aygıtları, sadece şapka giymek istemedikleri için insanlara ağır işkenceler yapmaya başladı. Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri’de “Gezici İstiklal Mahkemeleri” kuruldu.

Bu mahkemeler muhalifleri şapka kanununa aykırı davrandıkları gerekçesiyle teker teker cezalandırmaya başladı. Bazıları ağır hapis cezalarına, bazıları ise idam cezasına çarptırıldı. Erzurum’da kurulan Gezici İstiklal Mahkemesi, rejime körü körüne boyun eğmeyi reddeden 30 kadar muhalifi asarak idam etti. Rize’de aynı sebepten ötürü sekiz kişi asıldı. İskilipli Atıf Hoca gibi ileri gelen kanaat önderleri ortadan kaldırıldı. Şapka nedeniyle resmen 170 kişinin asıldığı duyurulduysa da, gerçek sayı bundan çok daha fazlaydı. Günümüzde “Şapka Kanunu” halen varlığını sürdürüyor, ancak şapka giymeyenlere iki aydan altı aya kadar ceza öngören TCK’nın 222. maddesi kaldırıldı.

Share.

About Author

Leave A Reply