Kapital ve Kriz Marx, Minsky, Arrighi – Burak Atamtürk

0

“Para piyasasında bir bunalım olarak görünen şey
aslında bizzat üretim ve yeniden üretim sürecindeki
anormal koşulların bir ifadesidir”.

“Sermayenin önündeki en büyük engel yine sermayedir”.

Karl Marx

Kapitalizmin ekonomi pratiği içerisinde finansallaşma süreci ile kriz ilişkisi hep dikkat çekmiş bir ilişkidir. Çünkü bu sistem 19. yüzyıldan itibaren sarsıcı krizler yaşamaktadır. Önceleri merkez kapitalist ülkelerin yaşadıkları bu krizler, sermayenin finans kapitale dönüşmesiyle birlikte gelişmekte olan ülkelere de sıçrama eğilimine girmiştir. Kriz son yıllarda, Meksika (Tekila Krizi,1994-95), Doğu Asya (1997), Rusya (1999), Brezilya (1999), Arjantin (2001-2002) ve Türkiye’de (1994-2000-2001) ağır faturalar bırakmıştır. Bu açıdan literatürde de bu ilişkinin irdelenmesi önemli bir yer tutar. Bu yazıda Minsky ve Arrighi üzerinden yani iki farklı perspektiften (Post Keynesyen ve Marksist) karşılaştırmalı olarak finansallaşma ve kriz ilişkisini okumayı amaçlıyorum.

Kapital-ve-Kriz-2Kriz

Kriz, en temel tanımıyla bir sistemin yeniden üretim sürecinin kesintiye uğramasıdır. Ekonomi politik yazınında krizlerin hem nedenleri hem çözümleri konusunda farklı yorumlar hep olagelmiştir. Bu yorumlar temel olarak üç ana başlık altında toplanabilir.

Birincisi, kapitalist yeniden üretim sürecinin kendi kendine dengeleri sağlayabileceği mekanizmalara sahip olduğu yaklaşımıdır (klasik-neoklasik yaklaşım). Diğer bir anlatımla oluşabilecek bir dengesizlik kendini tekrar dengeye getirecek otomatik mekanizmalara sahiptir.

İkinci yaklaşım, sistemin kendine özgü içsel sorunları olduğu ve bu sorunların ancak iyi bir yönetimle aşılabileceği yönündedir (Keynesyen yaklaşımlar). Bu iki görüş de burjuva iktisadının yaklaşımları olarak sistemin ya kendi kendine ya da iyi bir yönetimle ebediyen varlığını sürdürebileceği vurgusuyla karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncü olarak, Marksist yaklaşımların ortak paydası kapitalist yeniden üretim sürecinin ne kendi dinamikleriyle ne de iyi bir yönetimle sürdürülmesinin mümkün olmadığı yönündedir. Bu yaklaşımlar kendi içinde üretim süreci neden kesintiye uğrar noktasında farklı okumaları barındırır. Farklı yorumlardan biri, yeniden üretimin sürdürülebilmesi için iç ve dış talebe (pazarlara), yani sistem dışındaki unsurlara gereksinim vardır. Bu dış unsurlar ise sisteme içkin olan çelişkilerden ötürü yeniden üretim için gerekli olan yapıdan (gereken talepten) uzaktadırlar. Eksik tüketim yaklaşımı olarak adlandırılan bu görüş, aslında Marksist ve Marksist olmayan akımları içinde taşımaktadır (Malthus’tan, Keynesyen ve Sweezy-Baran ekollerine kadar farklı yaklaşımları içerir).

Marx’ın temel aldığı yaklaşım ise kâr oranlarının azalması analizdir. Bu yaklaşım kapitalizmin dışsal bir unsura gereksinim duymaksızın kendini yeniden üretirken taşıdığı çelişkiler yüzünden (kâr oranlarının düşmesi, kâr sıkışması gibi) kaçınılmaz bir krizle noktalanacağı görüşüne dayanmaktadır. Bu kriz arkasından finans kapitale geçiş sürecinin başlangıcıdır.

Özetle, ana akım olarak adlandırılan burjuva iktisadı, krizleri konjonktürel faktörler ya da kötü yönetimle açıklama eğilimindeyken, heterodoks akımın yaklaşımları, krizleri daha çok yapısal ve sisteme içkin olarak ele alır. Ancak heterodoksinin içinde de krizlerin oluşum nedenleri, finansallaşma olgusu ve çözüm önerileri konusunda farklılıklar bulunur.

Kapital-ve-Kriz6Marksist kriz yaklaşımları ve finansallaşma

Kriz, bir yönüyle üretim-yeniden üretim sürecinin kesintiye uğraması olarak karşımıza çıkarken, diğer taraftan sermaye ve artı değer arasındaki bozulan oranı yeniden onaracak koşulları içinde taşıyan dinamik bir süreç olarak da varlığını gösterir. Çünkü kapitalizm, kendini daha ileri bir birikime taşıyacak koşulları yeniden üretemediği nihaî krize kadar kendini her aşamada yeniden üretebilecek bir yapıya sahiptir. Bu anlamda, yeniden üretim analizi yapmadan kriz analizi yapmak mümkün değildir. Sistemin kendini yeniden üretebilecek araçlarından biri de finansallaşmadır.

Kapitalizmin tarihsel serüvenine baktığımızda yaşanan krizler ile finansallaşma olgusunun değişik ekollerce sorgulanageldiğini görmekteyiz. Marksist literatürde de, finansallaşma-kriz ilişkisi temel konulardan biri olmuştur. Bu literatürde finansallaşma, yeniden üretim cephesinde ortaya çıkan sorunları telafi çabalarından başka bir nitelik taşımamaktadır. Diğer bir anlatımla, finansallaşma meta tarafında oluşan bir krizin sonucudur ama ardından krizi derinleştiren bir yapıya bürünür. Finansallaşmaya neden olan kriz konusunda ise Marksist yazın temel olarak eksik tüketim tezi, azalan kâr oranları tezi ve aşırı üretim (birikim) tezi gibi değişik kriz yaklaşımlarını barındırmaktadır.

Marksist literatürde kriz konusunda bu farklı yaklaşımlar olsa da, ortak nokta sermayenin anarşik yapısı ve sistemin içsel çelişkileri konusunda birleşmeleridir. Bir diğer ortak nokta, özellikle finansal krizlerinin arka planındaki yapısal nedenler incelendiğinde bu krizlerin aslında yeniden üretim krizleri olmaları konusunda fikir birliğidir. Marx’ın temel aldığı azalan kâr oranları yaklaşımı, reel kesimdeki üretim sürecinin içsel çelişkisini ortaya koyar. Bu yaklaşıma göre kâr, sermayenin organik bileşiminin artışı (c/v) ve bu artışın artı değer oranındaki artıştan büyük olduğu durumda azalma eğilimine girer. Kâr maksimizasyonu için davranan üretim araçları sahibi, satın almış olduğu emek gücünden aldığı artı değeri (nispi artı değer) artırmak istemektedir. Bu, cansız emeğin (değişmeyen sermayenin) canlı emeğe (değişen sermayeye) oranla azaltılmasını gerekli kılar. Artı değerin başat kaynağı olan canlı emeğin bu azalışı, kârın ana kaynağı olan artı değerin azalması sonucunu beraberinde getirir.

Sisteme içkin olan diğer bir çelişki, eksik tüketim yönünden belirginleşir. Eksik tüketim teorisinin savunucuları, Malthus’tan Sismondi’ye, Luxemburg’dan Sweezy-Baran’a ve Keynesyen iktisatçılara kadar çok farklı görüşlerden gelmektedir. Eksik tüketim analizinde sarmal şu şekilde gerçekleşir: Kâr oranını artırmak amacı taşıyan kapitalist bu amacını ücret düzeyini olabildiğince azaltarak gerçekleşeceğini öngörür. Ancak bu durum, ücret düzeyi düşen emek gücünün tüketim düzeyi üzerinde azaltıcı ya da artan üretime eş değer gelmeyen bir tüketim düzeyinin oluşmasına neden olur.

Diğer bir içkin çelişki ise aşırı üretim (aşırı birikim) olarak karşımıza çıkar. Burada üretimin toplumsal gereksinmelere göre olmayıp kâr maksimizasyonu ilkesine göre olması çelişkinin ana kaynağını oluşturur. Engels’e göre aşırı üretim durumu sadece kapitalist sistem içinde gerçekleşen bir sorundur. Çünkü üretimin gereksinmeler için değil de emeğin artı değeri üzerinden beslenen kâr güdüsüyle yapılması, kitlelerin gereksinim düzeylerini de zorunlu olarak kısıtlayarak aşırı üretim (birikim) krizine neden olur. Marx’a göre bu üretim-tüketim dengesizliği ticarî kapitalizm safhasından itibaren oluşmaya başlayan sistemin yapısal bir sorunudur. Dengesizlik aslında ticarî üretim safhasında meta-para-meta sürecinin tamamlanmamasında yatar. Çünkü elinde meta bulunduran kişi eş değerde meta ile değişim ister, ancak devreye paranın girmesiyle birlikte bu süreç sorunlu duruma gelebilir. Elindeki metayı para ile değiştiren satıcı yeniden alıcı olmak zorunda değildir. Meta ile başlayan bu sürecin her zaman meta ile sonlanmaması kriz olasılığını yükseltmektedir. Meta sermayesinin kâr olanaklarının kısıtlanması ise sistemi finans sermayesine (finansallaşmaya) taşımaktadır.
İşte bu bağlamda Marksist kriz literatüründe finans krizi, meta krizinin farklı görünümünden başka bir şey değildir. Finansallaşma, meta sermayesinin kaybettiği kâr oranlarını finans sermayesi ile telafi etmeye çalışma sürecidir. Dolayısıyla krizin ana yatağı, metanın yeniden üretim sürecinde ve buna bağlı olarak sermayenin birikim sürecinde oluşmaktadır.

Sonuç olarak Marx’ın temel aldığı azalan kâr oranları analizi ile aşırı birikim tezi, krizlerin üretim merkezli olduklarını savunurken, eksik tüketim geleneği, sermayenin birikim sürecinde giderek artan birikimin daha büyük kitlelerin yoksulluğuna neden olarak toplam talebin düşmesine ya da üretim artışı kadar artmamasına neden olacağını savunmaktadır. Bu yaklaşım kapitalizmin tekelci aşamasına da vurgu yaparak, krizleri tüketim sürecinden temellendirme eğilimindedir. Bu görüşe göre kâr oranlarının düşme eğilimi bir neden değil bir sonuçtur.

Kapital-ve-Kriz-4Minsky’de finansallaşma-kriz ilişkisi

Hyman Minsky’nin analizinde, finans kapital sürecinin ele alınması temelde Marx’ın yaklaşımını çağrıştırsa da, içeriği, süreci ve oluşacak istikrarsızlığa karşı alınması gereken önlemler konusunda, Marx’ın analizinden tamamen farklı bir yapıya dayanmaktadır. Minsky`nin 1974 yılında geliştirdiği “Finansal İstikrarsızlık” hipotezi, post Keynesyen bir bakış açısına sahip olup temelde neoklasik varsayımların eleştirisine dayanmaktadır. Neoklasik paradigmada kalıcı dengenin hem oluşturucusu hem de koruyucusu olarak kabul edilen rasyonel birimler maksimum kâr için uğraşırken piyasada oluşan iyimser havanın etkisiyle rasyonel davranarak irrasyonel sonuçlara neden olurlar. Aynı zamanda bu istikrarsızlık karşısında oluşturdukları davranışlar, istikrarsızlığı daha da derinleştirir.

Minsky’ye göre, ekonomik krizlerin temel kaynağı, özellikle sanayi kapitalizminin özü olan finansal sistemdir. Minsky’nin analizi aslında Keynes’in ikili fiyat düzeyini temel almaktadır. Bir ekonomide yatırım ve tüketim malları olmak üzere iki mal fiyatı belirlenir. Yatırımcının yatırım kararını alıp almaması, bu iki mal arasındaki fiyat farklarına bağlıdır. Minsky’ye göre cari dönemde üretilmiş yatırım ve tüketim malları fiyatları ile daha önceden üretilmiş yatırım malları fiyatları olmak üzere iki fiyat düzeyi bulunmaktadır. Daha önce üretilmiş olan sermaye mallarının ve finansal araçların fiyat düzeyinin cari dönemde üretilmiş sermaye malları fiyatlarına oranı 1’den büyükse, girişimciler için kâr güdüsü, yatırım yapma isteği uyandıracaktır. Fiyatların artış beklentisiyle artan kâr olanakları, yatırım ve üretimi hızlandıracaktır. Bu canlanma Minsky’ye göre sonun başlangıcıdır. Çünkü ekonomideki bu hareketlenme, kredi verenler ile yatırımcılarda alınmaması gereken riskleri alma hevesi yaratacaktır. Artan iyimserlik daha fazla oyuncuyu oyuna çekerek talep ve fiyatlar üzerinde artışa neden olacaktır. Artan fiyatlar, iştahları daha da kabartarak Minsky’nin “aşırı ticaret” olarak nitelediği durumu yaratacaktır. Bu ortam, sadece üretim üzerinden kazanç değil, fiyatların yükseleceği beklentisiyle, satmak için almak olgusu olan spekülatif eğilimleri artırarak ticareti daha aşırı boyutlara taşıyacaktır.

Bir noktadan sonra yatırımdan beklenen getiriyi sağlayamayan dolayısıyla nakit akış dengesi bozulan piyasa aktörlerinin iyimser beklentileri yerini kötümserliğe bırakacaktır. Bozulan beklentiler eldeki varlıklardan kurtulma güdüsünü artıracaktır. Eldeki varlıkların satış paniği ise varlık fiyatlarını hızla düşürerek değersizleştirecektir. Bunun sonucunda fiyatının yükselmesi beklentisiyle talep gören varlıkların talebi tamamen duracak, bankaların varlık karşılığı verdiği krediler de kesintiye uğrayacaktır.

Minsky’nin belirttiği gibi, yatırımların borçla finanse edildiği durumda, ekonomik canlanmanın yarattığı aşırı eforik durum finansal kırılganlığı artırarak sistemi çöküntüye götürmektedir. Piyasa savunucularının, krizlerin önceden öngörülüp rasyonel davranan piyasa aktörleri tarafından önlenebileceği görüşünün aksine, Minsky’nin finansal istikrarsızlık modeli, ekonominin finansal kesiminde ortaya çıkan kâr hırsının, kredi veren ve alanlar başta olmak üzere ekonomideki tüm kesimlerde alınmaması gereken riskleri aldırarak krize giden yolu açtığını savunur.

Minsky’nin finansal istikrarsızlık hipotezi, büyük oranda diğer Keynesyen iktisatçılar tarafından da desteklenmiş ve geliştirilmiştir. Örneğin Minsky’nin analizinde aşırı ticaret durumunun ortaya çıkmasına, Yeni Keynesyen görüş, asimetrik enformasyon olgusu ile destek vermiştir. Hisse senedini ellerinde bulunduranlar ile firma sahipleri arasında asimetrik enformasyonun varlığı, alınmaması gereken risklerin alınmasına neden olarak ticareti aşırı boyutlara taşıyarak finansal kırılganlığı artırmaktadır. Minsky, finansal istikrarsızlık hipotezi ile ortaya koyduğu yapının istikrara kavuşması için uygulanacak geleneksel para ve maliye politikalarının soruna çözüm getirmeyeceğini savunur. Minsky burada kurumsalcılara yaklaşmaktadır. Minsky’ye göre kurumsal yapının analizinin yapılıp buna bağlı olarak gereken reformların yapılması gerekmektedir. Çünkü klasik paradigmanın aksine, ekonomik yapılar doğal yapılar değil, yasalar ve yenilikler oluşturularak vücuda getirilen sosyal yapılardır. Dolayısıyla böyle bir yapıda ortaya çıkan bir dengesizlik durumunda, geleneksel para ve maliye politikaları ile uygulanacak istikrar politikalarından önce kurumsal düzenlemenin yapılması gerekmektedir.

Minsky’ye göre bu düzenlemenin, istikrarsızlığın kaynağı olan finansal yapı esas alınarak yapılması gerekmektedir. Minsky, finansal düzenlemenin finansal yapının iki temel kaynağı olan bankalar ve merkez bankasında yapılmasını savunur. Kâr güdüsüyle finansal yenilikleri hayata geçirerek finansal kırılganlığı artıran bankacılık kesiminin büyük bankalardan oluşması yerine, sistemin küçük bankalardan oluşan bir düzenleme ile hayata geçirilmesi, finansal istikrarsızlığa karşı alınması gerekli önlemlerdendir. Çünkü olası müdahale durumunda küçük bankaların müdahale ile kurtarılması büyük bankalara oranla daha kolaydır. Minsky’nin bankacılık kesimine getirilmesini önerdiği bir diğer düzenleme bankaların borç verme olanaklarının sınırlandırılmasıdır. Minsky, bankacılık kesiminde finansal kırılganlığı artıran yapının, merkez bankası idaresinde gerek denetim gerekse getirilecek yasal düzenlemelerle yeniden yapılandırılması gerektiğini savunur.

Arrighi’de finansallaşma ve kriz ilişkisi

Krize ilişkin analizlerde kapitalizmin tarihsel boyutu birçok yazar tarafından incelenmiştir. Örneğin Samir Amin, kapitalizmin tarihini üç evrede analiz eder. Birinci evre 1000-1800 arası uzun hazırlık evresi. İkinci evre ergenlik dönemidir. Bu dönemde 19. yüzyılda şekillenen, Fransız devrimi ve İngiltere’nin başını çektiği sanayi devrimi ile temellenmiş olan kapitalizm son şeklini almıştır. Üçüncü ve son evre, Güney’in uyanışı ile başlayan çöküş dönemidir. Samir’e göre, çöküş döneminin başlangıç evresi, 20. yüzyılda ilk dalgasının ortaya çıktığı evredir. Bu evreyi, kapitalizmin yayılmasına karşı emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarının verildiği dönem ve 21. yüzyılda Güney devletlerinin bağımsızlık insiyatiflerinin ele almalarıyla şekillenen son dönem izlemektedir.
Kapitalizmin tarihsel okumasını dönemler üzerinden yapan diğer bir yazar Giorgio Arrighi’dir. Arrighi, finansallaşma olgusunu da analizine katan bir okuma yapar. Dönemler üzerinden kapitalizmin krizlerine ilişkin yaklaşımı temel olarak Marksist eksik tüketimci geleneğin çizgisinde değerlendirilse de, krizleri kapitalizmin tarihsel süreci içinde sermayenin birikim döngülerini tanımlayarak yapar. Arrighi’nin analizi, iktisadî boyutunun yanında devletlerarası hegemonik ilişkiler bağlamında da konuyu değerlendirmesiyle özgünlük kazanır.
Arrighi, yüzyıllara dayandırdığı dönemlere, değişen hegemonların tarihi olarak bakar. Arrighi’ye göre, sistem durgunluk ve çöküşün ardından, eski hegemonun yeni hegemonla yer değiştirmesiyle kendini üreterek dinamik bir yapı kazanır. Ayırdığı her dönemin lider hegemonlarını, Ceneviz (1400-1600), Hollanda (1600-1700), Britanya (1700-1900) ve ABD (1900-günümüz) olarak tanımlar. Arrighi, “Uzun Yüzyıllar” olarak adlandırdığı bu dönemleri “birikimin sistemik döngüleri” olarak betimler. Tüm dönemler, maddî genişleme ile başlar ve finansal genişlemeyle devam eder. Örneğin, 15. yüzyılda İtalya’da Cenovalı sermaye, mal ticaretinden bankacılığa geçiş yapmıştır. Düzenli her kapitalist süreç, meta üretiminden malî sermayeye geçerek kendi sonbaharına ulaşır. Maddî genişlemenin ilkbaharı ve finansal genişlemenin sonbaharı ortaya kendi hegemonlarını çıkarır.
Arrighi’ye göre her döngü, finansal genişleme ile sonbahara ulaşarak yerini yeni hegemonuna bırakma eğilimindedir. Süreç önce ‘ikaz krizi’ aşaması ile kendini gösterir. Daha sonra ölümcül kriz aşaması belirir. Burada ikaz kriz olarak adlandırılan süreç, çöküşü uzun döneme yayarak, ertelenebilecek aşamadır. Ölümcül kriz ile betimlenen süreç ise ertelenemez, önlenemez noktaya gelerek, hegemonun sonunu hazırlayan evredir.
Bu açıdan Arrighi’ye göre son döngü, 1970’ten itibaren başlayan, 80’li yıllarda hız kazanan finansal genişleme aşamasıyla birlikte ABD döngüsünün sonbaharına (hegemonyanın sonbaharına) işaret etmektedir. Ancak hegemon, bu son aşamadan sonra bile hakimiyetini bir süre daha devam ettirme eğilimindedir. Bu dönemi Arrighi, “hegemonyasız hakimiyet” olarak adlandırır. Arrighi’nin kullandığı hegemonya kavramı, Gramsci’nin hegemonyalar ayrımındaki zorbalığa dayalı tahakküm değil, diğerlerinin izni ve rızası ile kurulan güç ilişkisi anlamındadır.

Arrighi’ye göre dünya kapitalizminin yaşadığı son kriz, yeni hegemonlar ve yeni yüzyıllar yaratacaktır. Bu aşamada Arrighi, yeni döngünün Çin ve Hindistan merkezli olabileceğine işaret etmektedir. Bu yeni döngü aynı zamanda daha önce zengin merkez kapitalist ülkeler arasında olan hegemonya devrinin, görece daha fakir, gelişmekte olan ülkelere hegemonya devri anlamını da taşımaktadır. Bu değişikliğin nedeni, kâr oranlarının sıkışması nedeniyle ucuz maliyetler (ucuz işgücü vb) arayan merkez ülkelerdeki sermayenin periferideki ülkelere kaymasıdır. Bunun sonucunda merkez kapitalist ülkelerin büyüme oranları düşmüş, gelişmekte olan çevre ülkelerin büyüme hızları artmıştır. Son yıllarda yüksek büyüme hızları yakalamış gelişmekte olan ülkeler, daha önceki merkez kapitalist ülkelerden bu hegemonyanın nöbetini almaya aday duruma gelmiştir.

Arrighi’ye göre Çin ve Hindistan bu adaylardan en kuvvetlileri olup yeni bir döngünün baş aktörleri olabilecek yapıdadır. Arrighi’nin bu süreçteki kaygısı hegemonyanın sonbaharında oluşabilecek savaş ve kaos (askerî Keynescilik) olasılığıdır. Sonuç olarak, Arrighi’nin krize yaklaşımı, uzun vadeli yüzyıllara dayanan sermaye birikim sürecini (maddî genişlemeyle başlayan finansal genişlemeyle son bulan) ve değişen döngülerle şekillenen devletlerarası hegemonya ilişkilerini içerir. Bu bağlamda, 20. yüzyıldan itibaren başlayan ABD’nin döngüsü, 70’li yıllarda başlayıp 80’li yıllardan günümüze kadar hız kazanan son finansal genişlemeyle birlikte ölümcül krize işaret etmektedir.

Meraklısı için:

Kapital, K. Marx, Almanca’dan çev. M. Selik, N. Satlıgan, Yordam Yayınları
İktisat Üzerine, K. Marx, Belge Yayınları
Zombi Kapitalizmi – Küresel Kriz ve Marx’ın Yaklaşımı, Chris Harman, ??? Yayınları
Marx’ı okumak, M. Löwy, G. Dumenil, E. Renault, Versus Yayınları
Kapitalin Ötesi, M. Lebowits, Phoenix Yayınları
Marx İçin, L. Althusser, İthaki Yayınları

Share.

About Author

Leave A Reply