DNA, James Watson ve Irkçılık – Adam Rutherford

0

Büyük bilim insanı James Watson, Nobel ödülü madalyasını açık arttırma ile satmaya hazırlanıyor. Financial Times’a yaptığı bir açıklamada, 2007 yılında ırkçılıkla suçlanmasının ardından “Kimse benim varlığımı kabullenmek istemiyor” diyen Watson, bu nedenle gelirinin azaldığını ve gözden düştüğünü söyledi.

İlk elde insana korkunç geliyor: 86 yaşındaki kahraman, görüşleri yüzünden yok sayılıyor, bilimsel mirasından faydalananlar tarafından kamusal hayattan dışlanıyor.

Watson (solda) ve Crick Cavendish laboratuarında, 1953. Aralarında DNA maketi.

Watson (solda) ve Crick Cavendish laboratuarında, 1953. Aralarında DNA maketi.

Ama gerçekte pek de korkunç değil. Watson “kelimenin tam anlamıyla ırkçı” olmadığını iddia ediyor. Ama 2007 yılında Sunday Times gazetesine yaptığı açıklamada, tüm ırkların eşit zekâyla doğduğu düşüncesinden herkesin hoşlandığını, fakat “siyah kişilerle beraber çalışmak zorunda kalanların bunun doğru olmadığını bildiğini” söyledi. Bu, açıkça, ırkçılık.

Watson’ın yorumları, bilimsel dehasıyla tamamen bağlantısız olan kötücül bir karakteri ortaya koyuyor, ama bu yeni bir şey değil, eskiden beri süregeliyor. Francis Crick’le birlikte DNA’nın yapısını bulan ikiliden biri olduğu ve İnsan Genomu Projesi’ne önderlik ettiği için Watson’a, haklı olarak, saygı duyuluyor. İkili sarmalın ortaya çıkarılmasının, biyolojide hep olduğu gibi dağınık ve karmaşık bir hikâyesi var. Bu hikâye incelendi, çalışıldı, süslendi ve mitleştirildi. Ama ayrıntılarını bir kenara bırakırsak, temelde yarışı kazanan Crick ile Watson oldu ve Nisan 1953’te ikonik ikili sarmalı dünyaya sundular. Ancak asıl kanıt, Fotoğraf 51, Rosalind Franklin ve Ray Gosling tarafından Londra King’s College’da üretilmişti. Franklin’in X-ray kristalografisi olarak adlandırılan teknikte son derece becerikliydi ve kuşkusuz sarmalın keşfinde çok büyük payı olmuştu. Crick ve Watson fotoğrafı onun bilgisi dışında elde etmişlerdi.

Eşsiz bir kavrayış ve uzak görüşlülüğe sahip olan Crick ve Watson, Nobel madalyalarını hak ediyor. Bazı rivayetlerin aksine, ödül verilirken Franklin görmezden gelinmedi. Kurallar çok açık: Nobel ödülleri kişinin ölümünün ardından verilmiyor. Franklin 1958 yılında, (yani Nobel komitesi DNA’nın yapısının çözülmesinin 20. yüzyılın, hatta herhangi bir yüzyılın, tartışmasız en büyük bilimsel atılımlarından biri olduğunu anlamasından dört yıl önce) daha 37 yaşındayken kanserden öldü.

Nobel ödülü verilen kişileri baş tacı eder ve her istediklerini söyleyebilecekleri platformlar sunarız. O platformlarda bilimi temsil ederler. Ancak, stereotipler bir yana, tipik bilim insanı diye bir şey yoktur. Onlar da sadece insan. Bazı Nobel ödülü sahipleri aptalca ve cahilce şeyler söyler. Pek çoğu uzmanlık alanları dışında pek az şey söyler; bazıları da bilim ve toplum için çabalayan önemli isimlerdir.

DNA’nın hikâyesi ilk olarak bizzat Watson tarafından kaleme alındı ve bu metin Watson’ın karakterini açıkça ortaya koyar. İkili Sarmal kitabı 1968’de yayımlanmıştır. Belgesel düzyazının klasiklerinden biri olarak düşünülür ve bu ününü gerçekten hak eder. Parlak, canlı, dedikoducu ve şaibeli gerçeklerle doludur.

Watson, kitap boyunca Franklin’den patronluk taslayarak “Rosy” diye söz eder; başka kimsenin ona böyle seslendiğine dair bir kanıt yoktur. Franklin hakkında ilk birkaç sayfada şöyle yazar: “Keskin yüz hatlarına sahip olmasına rağmen tipsiz değildi ve eğer kıyafetlerine biraz ilgi gösterseydi oldukça çekici bile olabilirdi. Ama hiç göstermezdi.”

Tüm modern biyologlar gibi benim kariyerim de büyük oranda Watson’ın çalışmalarına dayanıyor. Watson’un Nobel madalyası mı? Satın alabilecek gücüm olsaydı da almak istemezdim. Benim uzmanlık alanım olan insan genetiği biliminin yaratıcısı Francis Galton. Galton, biyometri kullanarak sömürgelerdeki beyaz İngiliz egemenliğini haklı göstermeye çalışan bir başka ırkçı. Galton, İngiltere’de hiç uygulamaya geçirilmeyen ama 20. yüzyılın başlarında siyasî yelpazenin pek çok bölümünden destek bulan bir çabanın, öjenik’in yolunu açtı. Onun ve benim mezun olduğumuz okul, University College London (UCL), sürekli olarak şöyle bir sorunla cebelleşiyor: bir yandan Galton’un ırkçılığını kınarken, diğer yandan onun inkâr edilemez emsalsiz bilimsel mirasına saygı göstermenin yolu ne olabilir? En güzel ironi ise, tam da genetiğin -Galton’un kurduğu ve Watson’un dönüştürdüğü alanın- “ırk” kavramının bilimsel açıdan tümüyle anlamsız bir kavram olduğunu açıkça göstermiş olması.

“Hiç kimse gerçekten benim varlığımı kabullenmek istemiyor” diyor Watson. Mesele bu değil. Doğrusu şu: hiç kimse onun ırkçı, cinsiyetçi görüşlerine ilgi duymuyor. Crick ile birlikte Watson, benim zihnimde her zaman 20. yüzyılın en önemli bilimsel atılımı olan ikili sarmalı bulan kişiler olarak kalacak. Önümüzdeki zorluk ise şu: Bilim muhteşem olduğunda ve bilim insanları bunu hak ettiklerinde onları kutlayalım. Ama rezil bağnazlar oldukları ortaya çıktığında bunda da dürüst olalım. Anlaşılan, DNA’nın kendisi gibi insanlar da dağınık, karmaşık ve bazen korkunç hatalarla dolu.

Çeviren: Onur Devrim Üçbaş

Share.

About Author

Leave A Reply