Başka Bir Tarihin Kökleşmemiş Tohumları – Ohannes Kılıçdağı

0

Zaman zaman gazete ve dergilerde II. Meşrutiyet kutlanırken çekilmiş fotoğraflar yayınlanır. Bu fotoğraflardan sıkça kullanılan bir tanesinde kalabalıklar ortasında, üstünde Fransız Devrimi’nin ilkeleri olan eşitlik, özgürlük, kardeşlik kelimelerinin Ermenice yazılı olduğu ay-yıldızlı bir bayrak görünür. Bu görüntü bugün birçokları için kafa karıştırıcı olabilir. Nasıl olur da ay-yıldızlı bayrak üzerinde Ermenice yazı olur? “Türk” bayrağıyla “Ermeni” dili nasıl bir araya gelir? Oysa bu, o günün özellikle de II. Meşrutiyet’in siyasî havasına son derece uygundur. Yani, etno-dinsel farklılıkların uyumlu bir biçimde biraraya gelmesiyle ortaya çıkacak yeni bir siyasî kimlik, Osmanlılık yaratma çabasına.

Sonradan yaşananlar bunun bir “yalancı bahar” olduğunu gösterdi. Peki, öyle olmak zorunda mıydı? Tarihin tek mümkün versiyonu bu muydu? Hayır, öyle olmak zorunda değildi, yaşananlar yaşandıkları gibi olmak zorunda değildi ve bugün, o günlere bakılarak bunun fark edilmesi çok önemlidir.

1908’de anayasanın 33 yıl aradan sonra yeniden yürürlüğe konmasıyla başlayıp 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla sonuçlanan dönemin, içinde birçok kırılma noktası barındıran kritik bir zaman dilimi olduğu konusunda şüphe yoktur. Bugün Türkiye’de siyasî ve sosyal olayların geldiği nokta o zaman yapılan bazı tercihlerin bir sonucudur. Burada vurgulanmak istenen tarihsel bir kaçınılmazlık veya determinizm değildir. Söz konusu dönemde birçok siyasî ve sosyal dinamik vardı ve bunlardan bazıları diğerlerini alt ederek iktidarı ele geçirdi ve o iktidar zihniyetiyle bu günlere kadar geldik. Söz konusu zihniyetin milleti-i hakime anlayışına bağlı, tek millet, tek dil, tek din üzerine temellenmiş bir yaklaşım olduğu söylenebilir. AKP iktidarına kadar gelip geçen hükümetler bu zihniyeti desteklese de desteklemese de (gerçi desteklemeyenine pek rastlanmadı) figürandan öteye pek geçemediler. Bir asır boyunca çekilen acılar, yapılan onca zulüm, harcanan onca insan hayatı düşünülecek olursa bu zihniyetin bu ülkeye yaşattıklarının, bizi getirdiği yerin, pek de parlak olduğunu söylemek mümkün değildir. Halbuki başka bir tarih mümkündü. Başka bir tarihin mümkün olduğunu söylemek yalnız geçmişe dair bir ifade değildir. Başka bir tarihin mümkün olduğuna inanmak aynı zamanda başka bir dünyanın, farklı bir geleceğin olabileceğine inanmaktır.

Harput’un Bismişan (bugün Elazığ’a bağlı Sarıçubuk) köyünden Ermeni kadınlar

Harput’un Bismişan (bugün Elazığ’a bağlı Sarıçubuk) köyünden Ermeni kadınlar

Ermeni Soykırımı’yla (ve diğer gayrimüslimlerin tasfiyesiyle) birlikte yaşanan kayıplar farklı bir tarihin kökleşememiş tohumlarıdır. Şüphesiz en büyük kayıp Ermeni halkınındır ve bugün hâlâ o kaybı iliklerine kadar hisseder. Bu, yalnız milyonlarla ifade edilen bir insan kaybı değildir, her türlü birikimin neredeyse sıfırlanması demektir: entellektüel, finansal, kültürel, varoluşsal. Bugün Türkiye Ermenileri “yok” mertebesine inmişse, Ermenistan bu kadar fakir bir ülkeyse, Ermeniler dünya üzerine dağılmış şekilde kimlik mücadelesi veriyorsa, kollektif varlıklarını anlamlandırmaya çalışıyorlarsa bunun en büyük müsebbibi şüphesiz soykırımdır.

Girişimci bir sınıfın tasfiyesi

Ermenilerin temizlenmesi bu toprakların kaderini nasıl değiştirdi? Bu sorunun Türkiye akademisinde layıkıyla ele alındığını söylemek zor. İlk akla gelen, Çağlar Keyder’in, Ermenilerin de bir parçası olduğu Osmanlı burjuvazisinin tasfiyesiyle, Türkiye’de burjuvazinin devlete bağımlılığının ve sivil toplumun zayıflığının temellerinin atıldığını söyleyen çalışmaları gelir. Bunlar, çok yerinde tespitlerdir. Bir ülkede demokrasinin gelişebilmesi için devletin karşısında, ondan görece bağımsız bir sınıfın olmasının önemi tarihî tecrübelerle malumdur. Ermeni Soykırımı sadece “sorunlu” bir etnik grubun imha edilmesi değil, devletin kendiyle çekişecek bir sınıftan da kurtulmasıdır. Dolayısıyla, Ermeni Soykırımı Türkiye’de demokrasinin gelişimini zayıflatan, geri bıraktıran bir olay olmuştur.

Ermeni Soykırımı’yla birlikte Anadolu’dan hatırı sayılır bir girişimci sınıfın tasfiyesi, yani sanayileşme potansiyelinin ortadan kaldırılması başka bir gerçektir. Bugün elimizde bunu istatistik olarak ortaya koyacak pek kaynak yok ise de, zamanın süreli yayınları gibi birincil kaynakları ve Ermenilerin anılarını incelediğimizde çarpıcı örneklerle karşılaşıyoruz. Örneğin, Krikor İpekçiyan (daha sonra soyadını Fabrikatoryan olarak değiştirmiş) adında biri 1888 yılında Mezre’de (bugünkü Elazığ) bir ipek fabrikası kuruyor. Daha sonra işin başına beş oğlu geçiyor; 1891’den sonra Avrupa’dan ve Amerika’dan yeni makineler ithal ediyorlar; 1903’te 300 kadını bünyesinde barındıran bir üretim ağı kuruyorlar. Üretim ham koza aşamasında başlıyor, nakliyeye hazır ipekli kumaş haline gelene kadar devam ediyordu. Burada üretilen ipekli kumaş o kadar kaliteliydi ki Avrupa’ya ihraç ediliyor, ülkeye girdi sağlıyordu.i

Fabrikatoryan biraderlere ve işletmelerine ne mi oluyor? Soykırımda hem kardeşlerin hem de işletmenin fiziksel varlığına son verilyor. Bugün Elazığ’dan Avrupa’ya ne ihraç ediliyor bilmiyorum, ama herhalde o tarihten sonra uzunca bir süre sadece selam göndermişlerdir! Fabrikatoryan kardeşlerin kendileri ve aileleri için yanyana yaptırdıkları beş konak da kapanın elinde kalıyor ve 1980’lerde yıkılıyor, ama haksızlık etmeyelim, yerlerine dikilen apartmanlara “Beş Kardeşler” dendiği duymuştum. Vefa diye buna denir!

Örnekler bununla ve Mezre’yle de sınırlı değil. Gürün Ermenileri’nin yaptığı yünlüler Avrupa’dan gelenlerin kalitesiyle rekabet edebilecek düzeydeydi, üstelik daha ucuzdu. İşlerini geliştirmenin yollarını da arıyorlardı. 20. yüzyılın başında Sarkis Minasyan isimli Gürünlü Ermeni bir girişimci fabrikası için Manchester ve Paris’ten dokuma ve örme makineleri getirtmişti. Bundan başka Gürün’de, Çokgeryan-Khiridyan isminde, Kayseri, Adana, Konya ve Halep’te şubeleri bulunan bir tekstil firması daha vardı. Bu şubelere ek olarak firma, Beyrut, Şam, İskenderun, Kilis, Antep ve İstanbul’u kapsayan geniş bir dağıtım ağı kurmuştu.ii

Bu örneklerin yanı sıra, girişimcilik zihniyetinin vardığı noktayı göstermesi açısından çarpıcı bir anekdot ne demek istediğimizi daha iyi anlatmamıza yardımcı olacaktır. Bu anekdotu, Harput’taki Amerikan Koleji’nin yayın organı olan Yeprad dergisinin 15 Ekim 1910 tarihli sayısındaki bir yazı vasıtasıyla öğreniyoruz. Hüseynikliiii demirci Parigyan kardeşlerden biri 1890’ların sonunda harman savurma makinesinin nasıl yapıldığını öğrenmek için Amerika’ya gider. Bir yıl sonra gerekli bilgilerle memleketine döner. Kardeşleriyle birlikte harman makinesini yapmayı ve Amerika’dan gelenlerden daha ucuza maletmeyi başarırlar. Zamanın parasal ve fiziksel şartları, ulaşım olanakları düşünüldüğünde bunun ne kadar zor ve sıradışı bir iş olduğu daha iyi anlaşılır.

Van Gölü’nün güneyinde Surp Nişan Manastırı

Van Gölü’nün güneyinde Surp Nişan Manastırı

Harput Amerikan Koleji

Kayıplardan bahsederken yukarıda zikrettiğimiz Harput Amerikan Koleji’nden mutlaka bahsetmek gerekir.ivKolej 1878’de Amerika’da toplanan paralara yerli Ermenilerin topladığı paranın eklenmesiyle kurulur. İlk ismi Ermenistan Koleji’dir ama devletin itirazları sonucunda 1888’de Fırat/Yeprad Koleji olarak değişir. Kolej’in yönetimi Amerikalı misyonerlerdeydi, ama öğrencilerinin ve öğretim kadrosunun yaklaşık %90’ı Ermenilerden oluşuyordu. Kolejin eğitim dili Ermeniceydi, fakat, ileri seviyedeki öğrencilerin hepsi Amerikan ders kitaplarını kullanabilecek kadar iyi İngilizce biliyordu. Türkçe ve Fransızca dersleri de vardı. Misyonerlerin bağlantıları sayesinde Amerika ve Avrupa’daki üniversitelerde akademik çalışmalarını tamamlayan mezunlar, hoca olarak koleje dönüyordu. Örneğin, kolejin mezunu olan Harutyun Enfiyeciyan, mezunu olduğu okula dönmeden önce Yale Üniversitesi’ne devam etmişti. Donabed Lüleciyan da Yale Üniversitesi’nde biyoloji öğrenimi görmüştü. Harput’un ilk yerli Protestan profesörü olan M.A. Melkon, Bebek’teki Robert Kolej’e devam ettikten sonra eğitim hayatını İsviçre’de sürdürmüştü.

Örnekler bunlarla sınırlı değil. Hem durumu daha iyi anlatabilmek hem durumun münferit vakalardan ibaret olmadığını, kurumsallaşmış bir süreç olduğunu göstermek için başka örnekleri belirtmekte fayda var.Yeprad’ın 15 Şubat 1910’da yayınlanan sekizinci sayısında, Kolej’in 1897-1898 mezunlarından olan ve Mamuret-ül Aziz’deki Alman okulunda öğretmenlik yapan Mardiros Bucikanyan ve Garabed Muşeğyan’ın, Alman misyonerler tarafından alanlarında ilerleyip dönmek üzere Almanya’ya gönderildikleri yazıyor. Aynı yılın 15 Aralık tarihli 22 sayılı Yeprad’ında da, ABD’de yaşayan Harputluların sağladığı 600 dolarlık bir bursla Mesrop Jamgoçyan’ın, geri dönüp yerel okullarda görev alması amacıyla Yale Üniversitesi’ne pedagoji eğitimi için gönderildiği yazıyor. Yalnız erkekler değil, kadınlar da eğitim için yurtdışına gönderiliyordu. Fırat Koleji’nin kız bölümünde öğretmenlik yapan Ester Astikyan ve Diruhi Yıldızyan, yukarıda andığımız erkek öğretmenlerle aynı amaçlar için yurtdışına gönderilmişti. Amerika’ya yüksek öğrenim için gidip dönenler arasında sadece Kolej’in hocaları yoktu, meslek sahibi profesyoneller de aynı çizgiyi takip ediyordu.

Adana Ermeni Mektebi

Adana Ermeni Mektebi

Kolej’de yapılan bilimsel çalışmalara örnek olarak, kurdukları sismograf verilebilir. Doğu Anadolu yıkıcı depremlerin sıkça yaşandığı bir bölgedir. Bugün bile Türkiye’deki deprem çalışmalarının arzulanan ve gereken seviyede olduğunu söylemek zordur. Bu gerçeği de göz önünde bulundurursak, deprem çalışmaları alanında 100 yıl evvel kısıtlı imkânlarla atılmış adımlar olduğunu görmek hayret vericidir. Kolej’in müdürü Henry H. Riggs’in Yeprad’daki bir yazısından, 1906 yılında Harput’taki Fırat Koleji’nde, bir sismograf kurulmuş olduğunu öğreniyoruz. Bu sismograf 1907 ve 1908’de daha gelişmiş modelleriyle değiştirilmiş. Riggs’in dediğine göre, son yerleştirilen sismograf o kadar hassasmış ki, milimetrenin binde biri kadar olan titreşimleri bile kaydedebiliyormuş. Aynı zamanda, depremin uzaklığını, şiddetini ve şeklini de belirlemek mümkünmüş. Harput çevresinde 1906 başından söz konusu yazının yazıldığı 1910 yılı başına dek meydana gelen 380 deprem bu sismograflar tarafından kaydedilmiş. Daha da ilginç olan, bu verilerin yorumlanmak üzere Almanya, Rusya, İspanya, İtalya ve hatta Meksika’daki deprem merkezlerine gönderilmiş olması. Buna mukabil, o merkezlerden de deprem çalışmaları için kitap, resim ve haritalar alınmış. Kolej kütüphanesinin bir bölümü, depremle ilgili her türlü kitapla donatılmış.

Bugün hâlâ kavgası verilen siyasetler

Ekonomi, eğitim, bilim gibi alanlarda yaşanan kayıpların örnekleri çoğaltılabilir, ama ben son olarak bunlar kadar dikkat çekmeyen bir başka alandaki kayıptan bahsetmek istiyorum: Siyaset. Başta Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) olmak üzere, Ermeni siyasî parti ve örgütlerinin, özellikle II. Meşrutiyet (Temmuz 1908) sonrası geliştirdikleri ve savundukları siyasî tutum ve talepler, bugün hâlâ kavgası verilen siyasetlerdir. Ne dediğimizi anlatabilmek için, II. Meşrutiyet’in ilanından birkaç ay sonra Taşnaksutyun’un 1 Eylül 1908’de toplanan Danışma Kurulu’nda son hâli oluşturulan parti programından bazı maddelere bakmak faydalı olabilir:

Mezre (bugün Elazığ) Fransız Koleji’nin Ermeni öğrencilerden oluşan bando takımı.

Mezre (bugün Elazığ) Fransız Koleji’nin Ermeni öğrencilerden oluşan bando takımı.

1. Vilayetlerin yerel yönetimi ülkede yaşamakta olan bütün halkların eşit olarak yararlanacakları adem-i merkeziyet sistemi (yerinden yönetim) temel alınarak yürütülmelidir.

2. Merkezî yönetim devletin ortak işlerini yönetecektir. Dış politika, ordu, hazine, gümrük, demiryolları, posta, telgraf merkezi hükümetin yönetiminde kalırkan diğer işler vilayetlere devredilmelidir.

3. Encümenler, adliye ve diğer yerel idarî organlar, genel, adil, nispî temsil temelinde seçimle oluşmalıdır. Bu ilke bütün halklar ve dinler için eşitlikçi bir anlayışla uygulanmalıdır.

4. Vilayetlere yerel işlerini yürütme hakkı ve bu konuda geniş bir özerklik verilmeli, cemaat işleri de cemaatlere bırakılmalıdır. Vilayet gelirlerinin bir bölümü yerel gereksinimlere ayrılmalıdır.

5. Hükümetin teyin edeceği vali, kaymakam ve mahkeme reislerinin görevleri dışındaki bütün görevler yerel danışma kurullarına bırakılmalıdır.

6. Vilayet sınırlarının belirlenmesinde, eski rejimdeki tasarrufun aksine, nüfusun ulusal özellikleri ve kültürel gelenekleri göz önünde tutulmalıdır.

7. Bütün halklar ve dinî gruplar bütünüyle eşit ve adil yönetilmeli, sınıf ve zümre karakteri taşıyan bütün ayrıcalıklar kaldırılmalıdır.

8. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, inanç özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, protesto ve gösteri özgürlüğü tanınmalıdır. Özel malın, mülkün, haberleşmenin dokunulmazlığı tanınmalıdır.

9. Ülke genelinde zorunlu ve ücretsiz ilkokullarda resmî dil öğrenimin dördüncü yılından itibaren verilmelidir.v (Bu, dördüncü yıla kadar kadar eğitim sadece anadilde olacak, o yıldan sonra da anadilde eğitim esas olmakla birlikte resmî dil müfredata dahil olacak demektir)

Bu siyaset ve talepler o gün rağbet görmüş olsaydı pek muhtemeldir ki Türkiye’nin 20. yüzyılı bu kadar acılı ve kanlı geçmeyecekti. Devletin demokratikleşmeye direnmesi yüzünden şunca zaman kaybettik ve kaybetmeye devam ediyoruz. (Devleti burada tekil kullanıyorum, çünkü bu açıdan imparatorlukla cumhuriyet arasında net bir süreklilik vardır). Bu toprakları demokratik bir düzende yönetme iddianız varsa, yukarıda sayılanlar bu iddianın kaçınılmaz gerekleridir. Dün bu taleplerin arkasında koca bir halk vardı (halk diyorum, çünkü bunlar sadece Taşnakların değil, Ermeni toplumunun genel beklentileriydi), o halk imha ve tasfiye edildi, ama bugün aynı taleplerin arkasına başka bir koca halk yığını geçti. Ortada Türklere karşı tarihî bir komplo olduğundan değil, eşit, özgür, demokratik yaşamın gerekleri bunlar olduğu için.

Bilgi Üniversitesi’nde 2005’te yapılan ‘meşhur’ Ermeni konferansında Elif Şafak’ın Zabel Esayan üzerine yaptığı konuşmayı dinlemiştim. Şafak’ın o konuşmasında aktardığı, kimler arasında geçtiğini tam hatırlamadığım ama taraflardan birinin diasporada bir Ermeni olduğunu hatırladığım bir anekdot aklımda kalmış. O Ermeni’ye sormuşlar, “Bir Türk’ten en çok ne duymayı istersin?”, diye. Tahmininiz “Özür” ise, yanıldınız. O Ermeni’nin bir Türk’ten en çok duymak istediği cümle şuymuş: “Buralar sizden sonra hiç eskisi gibi olmadı”. Bunu diyebilmek için, Ermeniler zamanında bu topraklar nasıldı, bilmek gerekir.


i Mark Kalustian, “The Fabrikatorian Brothers: Textile Kings of Ottoman Turkey,” Armenian Mirror Spectator (1986); Boghos Jafarian, Farewell Kharpert, The Autobiography of Boghos Jafarian (Madison: C. Mangasarian, 1989), aktaran Frank Andrews Stone, “The Heritage of Euphrates (Armenia) College”, Richard G. Hovannisian (der.), Armenian Tsopk/Kharpert, UCLA Armenian History and Culture Series, Historic Armenian Cities and Provinces (Costa Mesa, Calif.: Mazda Publishers, 2002).

ii Armin Kredian, “A Gurun Shawl on Cairo Wall”, Richard G. Hovannisian (der.), Armenian Sebastia/Sivas and Lesser Armenia, UCLA Armenian History and Culture Series, Historic Armenian Cities and Provinces. (Costa Mesa, Calif.: Mazda Publishers, 2004).

iii Harput eteklerinde bir yerleşim yeri. Bugün Elazığ’a bağlı Ulukent Mahallesi olarak da anılmaktadır.

iv Bu kolej hakkındaki bilgiler şuradan alınmıştır: Frank Andrews Stone, “The Heritage of Euphrates (Armenia) College”, Richard G. Hovannisian (der.), a.g.e.

v Bu program Taşnakların resmî yayın organı Troşag’da Eylül-Ekim 1908 tarihinde yayınlanıyor. Biz de bunu Arsen Avagyan ve Gaidz Minasyan’ın yazarlığını yaptığı Aras Yayıncılık’tan çıkan Ermeniler ve İttihat ve Terakki: İşbirliğinden Çatışmaya isimli kitaptan öğreniyoruz.

Share.

About Author

Leave A Reply