Antaram’ın Yolculuğu – Nazan Maksudyan

0

Büyük babaannem Antaram Abrahamyan (sonrasında Boğosyan), hayatımda tanıdığım en güçlü kadındı. Şüphesiz evin direğiydi. Bütün gün durmaksızın çalışır, geceleri çok az uyurdu. İki kızı, onların çocukları (yani kendi torunları), hatta torunlarının çocukları için severek canla başla çalışmış, bir kez olsun sorumluluklarından şikayet etmemiş, hiçbir işi yarım bırakmamış, öte yandan mizah duygusundan da hiç ödün vermemişti. Babam gibi ben de onamedzmama (Ermenice “büyük anne”) derdim. Ancak ona böyle hitap etmek sadece biz evlatlarına mahsus bir ayrıcalık değildi. Komşuları, arkadaşları, eş dost tanıdıkları da ona medz – büyük – derdi. Çocukken neden acaba diye merak ederdim. Sonradan belki de onun otoritesini, sabrını, hepsinden de çok dayanıklılığını fark eden insanların takdirlerini dile getirircesine bu sıfatı kullanabilecekleri aklıma geldi. Neticede o, onu yetim bırakan zalim dünyada solmaya direnen ve yepyeni bir hayata başlayacak cesareti ve gücü kendinde bulabilendi.

Antaram, o zamanların büyük ve bayındır köylerinden, Kuzey Batı Anadolu’da, Bursa’ya bağlı Pazarköy kasabası dolaylarındaki Çengiler köyündenmiş. Beş bin nüfuslu köyde neredeyse sadece Ermeniler yaşıyormuş. En temel zıraîüretim zeytinmiş. Ama dericilik, bakırcılık, kuyumculuk gibi zanaatlarda da gelişmiş bir yermiş Çengiler. Yörenin geneli gibi Çengiler de ipek böcekçiliği ve dokumacılığı konusunda da önemli bir merkezmiş. Yüzlerce kişiyi istihdam eden dokuma tezgâhları meşhurmuş.

Fikir Kulübü, Öğrenci Birliği, Tiyatro Cemiyeti, Sporcular Birliği gibi çok sayıda cemaat örgütü 1913’te bir araya gelerek, temel hedefi küçük işletmeleri ve zanaatkârları desteklemek olan bir kooperatif kurmuş. Yerel ürünlerin satıldığı kooperatif binası kısa zamanda civar köylerden gelen müşterilerin uğrak yeri haline gelmiş ve köyün ticaret hacmi genişlemiş. Köyde 1914’te üretilen 2.000 kilo ipek Marsilya, Lyon, Milano, Londra gibi merkezlere ihraç edilmiştir.

Genç Antaram ve Hmayak Boğosyan çifti 1920’lerin başında kendilerine İstanbul’da yeni bir hayat kurmayı zor da olsa başarmış.

Genç Antaram ve Hmayak Boğosyan çifti 1920’lerin başında kendilerine İstanbul’da yeni bir hayat kurmayı zor da olsa başarmış.

Belli ki savaştan hemen öncesi Çengiler’in güzel günleriymiş. Kooperatif sadece ekonomiyi canlandırmıyor, aynı zamanda Ermeni cemaatinin önde gelen sanatçılarını ve fikir adamlarını köye davet ediyor ve kültürül hayat hareketleniyormuş. Nazaret Dağavaryan1, Siamanto2 ve Gomidas Vartabed3 gibi isimler köyün 1915’ten önceki ziyaretçileri arasındaymış.

Antaram, ailesinin ilk ve tek kızı olarak 1901’de doğmuş. Üç erkek çocuğun ardından ilk kız evlat. Birkaç yıl içinde bir de küçük kardeşi olmuş, sonradan hep keşke kız olsaydı diye iç geçirdiği bir erkek kardeş.

Savaşın başında ilan edilen genel seferberlik köyde pek erkek bırakmamış. Ancak, Mayıs 1915’e kadar endişeye mahal verecek bir durum hissedilmiyormuş. Mayıs sonunda ev baskınları ve tutuklamalar başlamış, ilan edilen resmî sebep silahların teslim edilmesine ön ayak olmakmış.

Temmuz 1915’ten itibaren yaklaşan zorunlu göçün haberleri, büyük ölçüde 1860’lardan itibaren bölgede eğitim faaliyetlerini sürdüren Amerikalı misyonerler vasıtasıyla köyde yayılmaya başlamış. Bu söylentiler nüfusun çoğunluğunun her zamankinden farklı bir şey yapmasına yol açmamış. Ancak Antaram’ın abilerinden Hagop, karısının anne babasının da ısrarlarıyla 1908 Devrimi sonrası köyü terk edenlerdenmiş. Önce Edirne’ye, sonra Filibe’ye yerleşmişler.

Çengiler’e tehcir 4 Ağustos 1915’te ulaşmış. İttihat ve Terakki’nin Pazarköy teşkilatından Hacı Alaeddin ve Bursa jandarma komutanı Abdülhamid Bey önderliğinde iki bin asker ve jandarmayla köy sarılmış ve derhal tehcir kararı uygulanmaya başlamış.

Sanıyor musun ki bir kışımız daha olacak

Bu talihsiz zamanlarda Antaram, koşullar başka türlü olsa belki çok yakında evlendirilecek 14 yaşlarında genç bir kızmış.

Onlarca yıl sonra ailesinin tehcir emrine verdiği ilk tepkiyi dünmüş gibi anlatırdı. Evi terk etmeden önce hepsi en hayatî bazı şeyleri toparlamakla uğraşırken, annesi Maryam’ın ortadan kaybolduğunu fark etmişler. Hemen ardından arka arkaya şiddetle kırılan, patlayan cam şangırtılarıyla irkilmişler. Babası Abraham’la birlikte sesin geldiği yere, kilere gittiklerinde, annesini telaş içinde düzinelerce reçel, turşu ve konserve kavanozunu yere fırlatırken bulmuşlar. Babası, karısının öfkesine sinirlenip Maryam’a bağırmaya başlamış, khent (deli) diye çıkışmış. Maryam bir an sakinleşip bütün inandırıcılığıyla açıklamış: “Sanıyor musun ki geri gelebileceğiz? Sanıyor musun ki evimizi bir daha göreceğiz? Sanıyor musun ki bunları yiyecek bir kışımız daha olacak? Geride hiçbir şey bırakmayacağız. Başımıza gelen felâketin sorumlularının boğazından geçecek hiçbir şey.”

Çengiler bütünüyle boşaltılır, hayalet bir kasabaya, damarlarındaki kan çekilmiş bir cesede dönüşür. Köyün ekonomik ve kültürel canlılığı, bugünü çalınmış; geleceği imha edilmiş; hatta geçmişine bile gölge düşürülmüştür. Yeni ulus-devletin coğrafyasındaki ve toplumsal hafızasındaki Ermeni varlığını bastırmaya ve sessizleştirmeye yönelik bilinçli siyaseti neticesinde, Çengiler Türkiye haritasından kelimenin tam anlamıyla silinmiştir. Binlerce başka yer adı gibi – şehirler, kasabalar, köyler, caddeler, meydanlar – Çengiler’in ismi de değiştirilir, Sugören olur.Ne yazık ki Maryam haklı çıkmış. Aynı gün Abrahamyanların da dahil olduğu 1200 aile evlerini terk etmeye, uzun ve bilinmez bir yolculuğa çıkmaya zorlanmış. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmemiş. Hayatta kalacak olanlar için Suriye’de bitecek çetin yolculuk başlamıştır.

Antaram ve Hmayak, bizim zamanında sadece ‘koru’ dediğimiz bugünün Fethi Paşa Korusu’nda piknikte, 1960’lar

Antaram ve Hmayak, bizim zamanında sadece ‘koru’ dediğimiz bugünün Fethi Paşa Korusu’nda piknikte, 1960’lar

Yolculuğun hemen başında, köye bir saat kadar mesafede, erkekler kafileden ayrılır, Barzudağ yakınlarında, bir nehir kıyısında infaz edilir. Antaram’ın babası ve abilerinden biri hemen öldürülür. Birçok başkaları gibi, Antaram’ın annesi Maryam özellikle erkeklerin hayatının tehlikede olduğunu derhal anlar. Dolayısıyla en küçük oğlunu, Antaram’ın kardeşini, kız gibi giydirirse, çocuğunun hayatını kurtarabileceğini umar.

Böylece Abrahamyan ailesinden “üç kadın”, yani Antaram, annesi Maryam, ve kız kılığındaki erkek kardeşi, çilelerini paylaştıkları köylüleriyle, Çengiler’den Der Zor’a giden uzun yola koyulur. Tehcir yolunu yürüyerek kat edenler kaç kişiydi, tahmin etmek zor. Ancak Antaram gibi hayatta kalan soykırım kurbanlarından birinin ifadesine göre Balıkesir, Bandırma, Bursa, Gemlik, Adapazarı, Yalova, ve Çengiler’den gelenlerden oluşan 11.000 kişilik bir kafile Konya’ya kadar yürümüş. Antaram da muhakkak bu kafiledeydi, çünkü hep Der Zor’a kadar yürüdük diye anlatırdı…

Birbirlerine sıkı sıkı sarılıp, içlerinden birini daha kaybetmemek için durmadan dua ederler. Ama nafile. Yolun daha başlarında askerler küçük “kız”da bir acayiplik olduğunu fark eder. Yakınına gelip üstünü başını çekiştirdikleri zaman, bunun kız gibi giydirilmiş, kafasına sardıkları başörtüsünün altında saçları kısacık, 7-8 yaşlarında bir oğlan çocuğu olduğunu anlarlar. Annesi ve kardeşi ne kadar yalvarıp yakarsa da, onu da kafileden ayırırlar ve gözlerinin önünde öldürürler. Açlık ve yorgunluktan zaten bitap düşmüş Maryam, oğlunun katledilişine de şahit olmanın ıstırabına dayanamaz, dünyaya gözlerini yumar. Artık Antaram yalnızdır, Bursa, Eskişehir, Konya, Pozantı, Adana ve Halep üzerinden en sonunda Der Zor’a varacak kafilede Çengilerli Abrahamyanlardan geriye bir tek o kalmıştır.

İsminin hakkını verircesine, Antaram (ya da Türkçe söylersek “solmaz”) Suriye’deki mülteci kamplarına ulaşabilen tek aile üyesi olur. Bu sırada, abilerinden biri Bulgaristan’dadır. Diğer büyük abisi olaylar başlamadan birkaç yıl önce İstanbul’a yerleşmiş, aileden hiç haber alamamanın acısıyla kıvranmaktadır.

Nadir bir mutlu an

Medzmamamın 15 – 16 yaşlarında bir kızken kamplarda nasıl yaşadığı ve nasıl hayatta kalabildiği bizim için bir muamma, zira bu konuda neredeyse hiç konuşmazdı. Yaşı çok küçük olmasa da acaba bir yetimhaneye mi yerleştirilmişti? Ya da sonsuza dek geride bıraktığı hayatla ve dünyayla arasında kalan tek gerçek bağ olan kendi köyünden insanlarla, hemşehrileriyle mi kalmıştı? Kamptan kampa onlarla mı sürüklenmişti? Kamplardaki tüm Ermeniler gibi hastalık ve açlıkla ölümün eşiğine gelmiş miydi? Humus ve Hama’daki Osmanlı ordusuna çorap üreten büyük fabrikalardan birinde istihdam edilip ironik şekilde ıstırabının kaynağı olanların yürüttüğü savaş çabalarına katkıda mı bulunmuştu? Acaba o da birçok Ermeni çocuk ve genç kadın gibi bir müddet Müslümanların yanında kalmış mıydı? Her şekilde, o da Der Zor’daki on binlerce Ermeni kadın ve çocuktan biri olmuştu ve savaş bitene kadar orada kalmıştı.

Çölün ortasındaki fiilî mahpuslukları 1918 ateşkesiyle sona erdiğinde, Der Zor’da ya da Musul’da mahsur kalmış birçok felâketzede gibi Antaram da güneye Basra’ya giden yolu izler. Bu üzücü hikâyedeki nadir mutlu anlardan biri de böylece gerçekleşir, Antaram’ın yalnızlığı burada son bulur ve büyük dedem Hmayak Boğosyan’la evlenir. Dedemin nasıl Basra’ya geldiği de hikâyenin muğlak taraflarından, zirâ o da hep sessiz kalmış ve Van’ın güneyindeki köyünden Basra’ya gidişi hakkında hiç konuşmamıştı.

Nüfus kaydı h. 1313 (m. 1897) göründüğüne göre, 1915’te büyük dedem Hmayak 18 yaşlarındaymış. Doğup büyüdüğü köy Şadakh (Çatak), Van’ın güneyindeymiş. Dönemin anlayışına göre artık yetişkinliğe adım atmış bir genç adam olarak, büyük ihtimalle şehirde tehcir (ve müteakip katliam) emirlerini uygulayan Osmanlı askerî kuvvetlerine karşı direnişte yer almış olmalı. Van’daki Ermeniler sınırlı bir süre için de olsa kendilerini savunmuş, emirlerin uygulanmasını engelleyebilmişti. Ancak bu “başarı” şehir halkının toplu katliamına yol açmıştı. Yine de civar köylerden binlerce Ermeni kaçıp İngiliz kontrolündeki Irak’a sığınmayı başarmıştı. Hmayak da muhtemelen onlardan biriydi. Van’dan kaçanların çoğu gibi o da savaş yıllarını Bağdat yakınlarında, Bakuba’daki büyük mülteci kampında geçirmişti. Ardından ‘ülkeye iade’ (repatriation) amaçlı büyük çaplı göç dalgasıyla liman şehri Basra’ya gitmiş olmalı.

İşte sekiz yaşıma kadar ellerinden soğan, tarçın, kızartma, et kokladığım medzmama’m. Yüzündeki derin çizgiler ve bembeyaz saçlarıyla etrafımdaki en yaşlı kişiydi, ama her türlü işin altından mükemmelen kalkar, kimselerin yaptığını da beğenmezdi.

İşte sekiz yaşıma kadar ellerinden soğan, tarçın, kızartma, et kokladığım medzmama’m. Yüzündeki derin çizgiler ve bembeyaz saçlarıyla etrafımdaki en yaşlı kişiydi, ama her türlü işin altından mükemmelen kalkar, kimselerin yaptığını da beğenmezdi.

Medzmamam ve büyük dedem 1919’da Basra’da işte bu şartlar altında buluşmuş. Hmayak yirmi yaşın biraz üzerinde, Antaram biraz altındaymış. İkisi de geçen dört yılı “ev”den ayrı – yolda, çöllerde, farklı sığınaklarda ve kamplarda – geçirmiş; yanlarında ne aile ne de akraba namına kimse kalmamış. Kendilerini tamamen bilmedikleri bir yerde bulan bu iki yabancı nasıl tanışmış ve evlenmiş olabilir? İlk görüşte aşk mıymış? Yaşadıkları ortak dehşet deneyimimi mi onları birbirine yaklaştırmış? Ya da şehirdeki Ermeni din adamları bu kimsesiz, evsiz barksız felâketzedelerin birbirlerine destek olmaları için evlenmelerine mi önayak olmuştu? Tüm bu etmenler belli ölçüde rol oynamış olmalı. Böylece yeni evli genç çift, İngilizler tarafından Basra’dan ülkesine iade edilenlerden olmuş.

Medzmamam minnettarlıkla anlatırdı: “İngilizler bizi bir gemiye koyup İstanbul’a getirdiler.” Antaram hem güçlü hem de şanslıymış. Tehcir ve katliamlardan sağ çıkmış; yıllar süren evsizlik ve mülteci kamplarının ağır koşullarına dayanmış; kötü muamele görmüş, açlık çekmiş olmasının yanında, muhtemelen tacize ya da daha kötüsüne maruz kalmış. Yalnızca bir “ev” hissine yeniden kavuşabilme umudu, onu hâlâ hayatta olduğuna, önünde yaşayacağı bir hayat olduğuna inandırabilmiş. Entelektüeller dışında İstanbul’da yaşayan Ermeniler tehcire ve tehciri müteakip dehşete maruz kalmamış olduklarından, Antaram hayatta kalmış en azından bir aile üyesi daha olduğuna inanmış: abisi Sahak.

Böylece Antaram ve Hmayak, o esnada işgal altında olan İstanbul’a doğru yola çıkmış. Yolculuk uzunmuş; sıcak Akdeniz sularından geçiyor olmalarına karşın, günlerce üşümüşler, açlık çekmişler, halsiz düşmüşler. Ancak son dört yıldır bitmek bilmeyen seyir hâli neticesinde Antaram’ın varoluşunun ve bilincinin ayrılmaz bir parçası olan korku, umutsuzluk ve endişeden artık eser yoktur. Kendini sakin ve dengeli hisseder, hatta huzurludur, uzun bir yolculuk sonunda eve dönen biri gibi, fırtınadan sonraki denizin sükûnetini içinde hisseden biri gibi.

Kökleri güçlü meyve ağaçları

Sahak artık bir yetişkin olmuş kardeşini ve kocasını sevinçle karşılar. Genç çifte, İstanbul’un Anadolu yakasındaki büyük Ermeni yerleşimlerinden İcadiye mahallesindeki evini açar. Aynı zamanda onları kasap dükkânına ortak eder. Sahak sayesinde Antaram ve Hmayak yerleşirler, geçimlerini sağlamaya başlarlar ve bir aile kurarlar. Antaram hayatı boyunca aynı yerde yaşar. Çocukları olur, kızlarını evlendirir, torun sahibi olmanın, hatta “büyük babaanne” olmanın mutluluğunu yaşar. Tüm ailesi aynı mahallede, kendi evine yürüme mesafesinde yaşamaya devam eder. Herhalde bu geleneğin bir parçası olarak, benim annebabam da 1977’de evlendikten sonra taşındıkları yine İcadiye mahallesindeki ilk evde yaşamaya bugüne değin devam ettiler – medzmama’mla dedemin kasap dükkânına bir paralel sokakta.

Neredeyse 2000 kilometrelik bir yolculuğu, her ne kadar kaderini paylaşan birçoklarıyla bedenen yan yana olsa da, aslında yalnız başına yapmış biri olmasına rağmen, hayatının geri kalanında Antaram İstanbul’daki evinden hiçbir yere kımıldamamayı seçmişti. Seksen yılı aşkın yaşamında, iki saatlik mesafede de olsa Çengiler’e yeniden gitmemiş, gitmeye hiç niyetlenmemişti. Abisi ve ailesini yaşadıkları hiçbir şehirde – sırasıyla Filibe, Beyrut, Los Angeles – ziyaret etmemişti. Kocası yıllar süren hasretten sonra ailesinden geriye kalan akrabalarını ziyaret için Sovyet Ermenistan’ına gittiğinde ona eşlik etmemişti. Hatta şehrin Avrupa yakasına gitmeye dahi yanaşmazdı, zirâ Boğaz’ı geçen vapura ayak basmak istemezdi. Onu kim suçlayabilir ki? Yeni bir yolculuğun düşüncesinden bile kaçınmak için yeterince haklı sebebi vardı.

Onu en mutlu eden şey, bahçesinde kökleri güçlü meyve ağaçları yetiştirmek ve gelecek kış için kavanozlar dolusu reçel yapmaktı.


1Nazaret Dağavaryan ( 1862, Sivas – Ayaş, 1915) doktor, aktivist, AGBU’nun (Armenian General Benevolent Union) kurucularından. 24 Nisan kurbanlarındandır.

2Atom Yarcanyan (Ատոմ Եարճանեան), daha çok bilinen ismiyle Siamanto (Սիամանթօ) (Agın [Eğin] 1875–1915), ünlü Ermeni yazar, şair, millî figür. 24 Nisan kurbanlarındandır.

3Soğomon Soğomonyan, daha çok bilinen ismiyle Gomidas Vartabed (1869 – 1935), Ermeni din adamı, besteci, icracı, müzikolojist. Birçokları modern Ermeni müziğinin kurucusu olduğunun altını çiziyor. 1915’te yaşadıkları neticesinde zihnî dengesi bozulmuştur.

Share.

About Author

Leave A Reply