Hrant Dink’in Ardından Düşünülenler – Çağatay Çoker

0

HRANT DİNK’İN ARDINDAN DÜŞÜNÜLENLER

ÇAĞATAY ÇOKER

Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden yedi yıl geçti. Bu yedi yıl içinde Dink davasıyla ilgili bir umut olarak görülebilecek elle tutulur bir gelişmeden bahsetmek ne yazık ki mümkün olmadı. Ogün Samast zaten çok kısa bir süre içinde en kahraman polis teşkilatımız tarafından yakalanmış ve en hızır yargı sistemimiz sayesinde mahkûm edilmişti. Ayrıca polis bağlantılı Yasin Hayal ve Erhan Tuncel isimlerini, jandarmanın da cinayet planından haberdar olduğunu, Vali’nin MİT’ten iki kişiyle beraber Hrant Dink’i makamına çağırıp ‘uyarmış olduğunu’ öğrendik. Ne var ki, suçun örgütsel ve devletsel uzantıları Hrant’ın arkadaşlarının tüm çabalarına rağmen birkaç kişinin komik cezalar alması dışında aranamadı, aranırmış gibi yapılamadı ve elbette bulunamadı. Yedi yıl sonra ilk defa, Ogün Samast’ın “terör örgütüne üye olmak” suçundan yargılandığı dava ile “Hrant Dink suikastı” davası birleştirildi. Yedi yıl sonra gerçekleşen ikinci bir gelişme de aşağı yukarı işte bu kadar.

Fazla sayılamayacak bu gelişmelerin içimizi umutla doldurmasını ve önümüze iyimserlikle bakmamızı engelleyen bir olaylar dizisiyle karşılaştık ve bu süreçte devletin eskimiş kurumlarını yeniden ürettiğine şahit olduk. Roboski ve Soma, bu olaylar dizisinin yakın zamanda gerçekleşen dehşete düşüren iki örneğidir. Diğer yandan, toplumun bir kısmının zaman zaman bir küfür olarak kullanageldiği “Ermeni” kelimesinin barındırdığı kötücüllükten bu süreçle beraber şüphe etmeye başlarken; orta sınıfı dönüştüren dinamikler, politik doğru ekseni de Ermeni konusu özelinde daha liberal bir çerçeveye taşıdı. Ermenileri Ermenistan’la eşleştirmiş birçok insan Ermenilerin Anadolulu olduğunu yakın zamanda öğrendi. Gezi Parkı olaylarında Kürtlerin bunca yıldır ne yaşadıkları ilk defa biraz da olsa anlaşıldı. Bütün bunlar, bazı dinamiklerin değişirken bazı dinamiklerin değişime direndiğini ve muhafazakâr bir refleksle var olan yapıları korumak üzere baskı aygıtlarının daha sert bir şekilde yürürlüğe girdiğini de gösterdi.

Bu yedi yıl süresince Hrant Dink üzerine söylenenlerden, yazılıp çizilenlerden farklı olarak ne söylenebilir, bilemiyorum. Bu yazıda, farklı bir hareket zemini başlatabilecek bir fikri aramak maksadıyla, gözden kaçırmış olabileceğimiz bir şeyi Hrant Dink cinayetine dair birtakım anlama biçimleri üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Millet olarak birlik ve beraberliğimiz

Hrant Dink cinayetinden hemen sonra devlet büyüklerimizin verdiğri demeçlere baktığımızda birbirine oldukça benzeyen bir dil gördük. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek hunharca ve alçakça işlendiğini düşündüğü bu cinayetin “ülkenin birliğine, kardeşliğine, dirliğine, barışına, demokrasi çabalarına yönelmiş” bir cinayet olduğunu söylerken (20.01.2007, Sabah gazetesi); dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan saldırının “Dinkin şahsında hepimize, millet olarak birlik ve beraberliğimize, huzur ve istikrarımıza” yapıldığı beyanını veriyordu (20.01.2007, BirGün gazetesi). Dönemin CHP lideri Deniz Baykal ise cinayeti “Türkiyenin içini karıştırmak, Türkiyeyi dünyada güç duruma düşürmek isteyenlerin tertibi” (20.01.2007, BirGün gazetesi) olarak gördüğünü söylüyordu.

Ana akım medya, devletteki büyüklerinin sözlerinden fazla uzaklaşmayarak daha iki ay önce kapısına çarpı işareti kazıdıkları Hrant Dink’e sıkılan kurşunların ne denli ‘hain’ ve ‘kalleş’ olduğunu söylemeye doyamıyor ve yukarıdakilere benzer bir söylemi tekrar ediyordu: “Aslında bu kurşunlar Türkiyeye, halkların kardeşliğine, huzura, demokrasiye, özgür düşünceye sıkıldı. Hrant Dink ile birlikte hepimiz yüreğimizden vurulduk.” (Posta, 20.01.2007) “Bu kurşun Türkiyeye sıkıldı… İç barışı hedef alan ve dünyada Türkiyeyi zorda bırakan cinayete tepki yağdı: Karanlık eller Dinkin şahsında Türkiyeye kurşun sıktı.” (Zaman, 20.01.2007) “Katil Vatan Haini: Hainler yine Türkiyeyi ve demokrasiyi hedef aldı.” (Hürriyet, 20.01.2007)

Bu örneklerden çıkartabileceğimiz ortak söylem, kısaca, Hrant Dink cinayetinin devlet tarafından kınandığı, ahlaksızca bir iş olduğu, değişen, gelişen ve yeni bir Türkiye’ye karşı bir hareket, hain bir komplo olduğu yönünde. Kısaltacak olursak, “cinayeti ‘biz’ işlemedik, zaten bir cinayet işlendiyse de ‘bize’ karşı işlendi” gibi bir cümle ortaya çıkar. Bu cümle, farkında olmadan ayrımcılığını itiraf ve teslim eder. Azınlık gruplarını tehcir etmek, bu gruplara katliam yapmak, bu grupların haklardan eşit yararlanmalarını engellemek için doğrudan baskı aygıtlarını kullanmak gibi pratikler ayrımcılığı iz bırakan bir şekilde işaretler elbet. Ancak ayrımcı pratiğin daha gizil işleyebildiği biçimler çok daha kolay yaygınlaştırılabilir. Zira zemini görece daha meşrudur. Buna göre ‘karanlık güçlerin’, ‘bize’ ve ‘Türkiye’ye’ açtığı haince bir komplonun kurbanı olur Hrant. Ancak buradaki ‘biz’ de, Türkiye de, Ermeni değildir. Hatta Hrant öldüğünde bile bir Ermeni olduğu için ve bir Ermeni olarak ölemez. Öldürülmeye çalışılan Türkiye’li Ermeni gazeteci Hrant’ın sesi değil, onun şahsında bir başka idealin ve bir başka ‘biz’in sesidir. Yaşarken “Türk’ten boşalan zehirli kan” cümlesini ayırıp metnin bilerek yanlış okunmasına yol açmış ve böylece ‘azınlık’ın sözünü kapatarak ölüme mahkûm etmiş bu ayrımcılık biçimi öyle kuvvetlidir ki, Hrant’ı ölümünde bile Hrant olarak ölemeyeceği bir biçimde sunmuştur.

Azınlık ve çoğunluk

Dolayısıyla sorunun bir tarafı halen bir ayrımcılık ve elbette ‘azınlıklar’ sorunudur. Ancak azınlık kavramıyla ilgili bir sıkıntıdan kısaca bahsetmek istiyorum.  Azınlık kavramıyla ilgili olarak genelde ‘çoğunluğun değili’ ya da ‘çoğunluğa göre ikincil bir şekilde var olan’ gibi bir ön kanıya sahibizdir. Psikoloji benzer bir şekilde ‘anormal’i ‘normal’in değili olarak, dinler ise ahlaksız olanı ahlaklı olanın değili olarak sunar. Ne var ki, dikkatle bakacak olursak, ahlakın (çok kabaca) öldürmemek, çalmamak, zina yapmamak gibi eylem değilleri; psikolojinin normalinin delirmemek, eşcinsel ilişkiyi arzu etmemek, çoklu kişilikler sergilememek gibi değiller üzerinden kurulduğu spekülasyonunu yapabiliriz. Bu spekülasyon da şu soruyu sorma imkânı tanır: Normalin anormali belirlediği değil, anormalin normalin sınırlarını çizdiği bir düzlemde azınlık ve çoğunluk kavramlarını yeniden düşünmemiz bir fark yaratır mı?

İlkokuldaki ilk senemde sıralarda beklerken -ki askerde girdiğim sıralardan en ufak bir farkı yoktu- yaşadığım hissin merkezinde yatan dehşet duygusunun, ‘doğru’ olmadığımdan anlayamadığım bir şekilde sıralardaki herkesten iyi olmayan bir biçimde farklı olduğumdan emin oluşumla ve bu farklılığın fark edilmesinin yakın olduğunun şüphe götürmez paranoyasıyla beni sardığını hatırlıyorum. Sırada herkesten daha ‘hazrola’ geçmem belki de bundandı. Ancak ne Kürt ne Ermeni ne Müslüman ne Hıristiyan ne bir yerin köylüsü ne de bir şehrin eskisi olan ben, bütün bu ‘anorm’ların bir değili olarak Türk oldum. Şimdi anlıyorum ki, o sıralarda üretilmiş bir dehşet duygusunun ürünü olan ‘ben,’ sıradaki tüm kardeşlerimle belki de aynı hissi paylaşıyordum. İşte bu sebeple oldukça muhtemeldir ki çoğunluk dediğimiz, hayatını beraber doğduğu yanlış varlığını gizleyerek sürdürülür kılabileceğine inanmış ve de sürdürmüş, olmayan bir çoğunluktan saklanan bir azınlık güruhudur. Böylece, kustuğu nefretin kaynağını anla(ya)madığımız polisi de, Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast’ı da (ancak devlet kurumlarından ayırmak suretiyle) bu sıra’nın içerisine dâhil edebiliriz.

Devlet ve kurumları

İkinci olarak Türkiye’deki sosyal dinamiklerin değiştiğini ve birbirine hem sınıfsal olarak hem de -kelimenin reel anlamıyla- görece uzak yaşayan grupların birbirine yakınlaştığını ve birbiriyle temas etmeye başladığını görmek mümkün. Örneğin dindar grupların orta sınıflaşması, bu sınıfta laik gruplarla temasını; Kürt grupların 1990’larda köylerin yakılması ve boşaltılması sonucu Batı’ya daha yoğun bir şekilde göç etmeleri, buralarda yaşayan Türkler ve diğerleriyle temasını arttırdı. Bu, iyimser bir bakışla, demokratikleşmeye yönelik bir potansiyel taşırken, diğer yandan baskın grupların kemikleşmiş kimlik örgülerine bir tehdit olarak da algılandı. Muhafazakâr bir refleks olarak devletin aygıtları bu gruplar tarafından özlendi, hatta göreve çağrıldı.

Laik ulusalcılar ve geleneksel solun bir kısmı, milliyetçi cephelere yakınlaşarak bu dinamiklerin yenileyici potansiyelini göremedi; benzer tepkiler üreterek aynılaştılar ve iktidar için son derece işlevli oldukları için de iktidarın ürettiği söylemlerin karşı kutbunda oldukça kalabalık (ancak üretebileceği bir sözü olmadığı için güçsüz) bir koltuğa kıvançla oturdular. Böylece devlet, DGM gibi kurumların isimlerini değiştirmek ya da kalekollar inşa etmek suretiyle kendi aygıtlarını yeniden üretme şansına kolayca erişti. Elbette tekil ve yekpare bir devlet kurgusundan bahsetmek yanıltıcı olacaktır, ancak Teşkilat-ı Mahsusa’nın da hiçbir zaman tam olarak kaybolmadığını söylemek, devlet ve kurumlarının hükümetleri de içine katacak şekilde kendini yeniden kurduğunu ve statükoyu sürdürülebilir kılma çabasında olduğunu anlamak için iyi bir örnek olabilir.

Bu noktada vurgulamak istediğim, görünenin aksine aslında devlet içindeki ayrışmaların, güç çatışmalarının, reel politikanın bizler için bir öneminin olmaması gerektiği. Bu dil, güç çatışmalarını devlet kavramının bir doğası olarak işaretleyerek devletin değişmez ve vazgeçilmez bir parçası haline getirir. Bu çatışmaların sonucu olan her şeyi de (örneğin komplolar, katliamlar, faili meçhuller) zorunlu olarak kendisi için işlevsel ve meşru kılar. Nihayetinde de “devletin doğası zaten ahlaksızdır” fikri kabul edilir ve sürekli kılınır. Bunun en korkunç sonuçlarından biri, Hrant Dink cinayetinden dört sene sonra devletin gizleme gereği bile duymadan gerçekleştirdiği Roboski katliamıdır. Bombalar ‘hain’ bile sayılmamıştır bu sefer. Hrant Dink cinayetinde devlet sorumluktan kaçınmış, Roboski’de ise bizzat başbakan Erdoğan sorumluluğu üstlenmiştir. Bu iki olay arasındaki farklar ve bu farkların ‘derin’ anlamlarından ziyade bu iki olayın ortaklığı üzerinden düşünmek devlet aygıtlarının müdahale etmeyi çok iyi bildiği bir tuzaktan kaçınmayı ve kralı çıplak görmeyi, ‘devlet terörü’nü sorunun merkezine taşımamızı sağlayacaktır.

Birtakım odaklar

Üzerinde durmak istediğim üçüncü nokta sıklıkla kullandığımız ve duyduğumuz bir kavramdan geçiyor: ‘Biz’lik müessesesi. Yüksek lisans tezimde devlet ve insan ilişkisi çalışırken Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine tez konumu değiştirdim ve bu cinayetin nasıl anlamlandırıldığını çalıştım. Üniversitede Ermeni ve/ya Kürt olmayan sosyal bilim öğrencileriyle yaptığım görüşmelerde Hrant Dink cinayeti, devletin resmî söyleminden ve ana akım medyada yazılıp çizilenlerden pek uzaklaşmayan, hepimize oldukça tanıdık gelen bir şekilde anlamlanıyordu.

Bu cinayet, içeriden veya dışarıdan ‘Türkiye’ye ve ‘biz’e yönelik kötü niyetli bir eylemdi. Birileri veya birtakım odaklar, gelişmemizi, refaha erişmemizi engellemeye çalışıyor, ‘birlik’ ve ‘bütünlüğümüzü’  bozmaya çalışıyordu. Son derece klişe olan bu söylem elbette ki argümanlarla desteklenmiyordu. Rasyonel bir tartışmadan çok duygusal tepkiler üzerinden inşa edilen bu söylemin birden fazla kuşağın kulaklarına aşina olduğu; ancak devletin sürekliliğine tehdit oluşturabilecek herhangi bir olayda devreye sokularak muhafazakâr bir refleksin süratle üretimini sağlaması açısından halen devlet için son derece işlevli olduğu muhakkaktır.

Bu tehdit söylemini bu denli kolay canlandırabilir olan nedir? Tehdit edilene bakmamız bu soruyu cevaplamak için önemlidir. ‘Hijyenik biz’ fikri gündelik hayatımızın, üzerine pek kafa yormadan sürdürdüğümüz parçaları olan ‘hijyenik ben’ ve ‘hijyenik beden’ gibi modern pratiklere benzerlik gösterir. Bedenimizi, bilinç, akıl ya da benzeri bir tekil iktidarın yönetiminde, benliği sürdürülebilir kılmayı nihaî ve doğal hedefi olarak önüne koyduğumuz, bir ötekinin kontrolsüz girişine ve varlığına izin vermeyecek bir bütünlük olarak yorumlar ve kurgularız. Benlik kurgusunu ve varlığını sürekli kılan önemli unsurlardan biri dolayısıyla beden inşası ve beden kavramıyla kurduğumuz bu despotik ilişkide yatar. Benlik varlığına ve sürekliliğine en büyük tehdit de bu sürekliliği sağladığına inandığımız bütünlüğün ve organizasyonun dağılması ya da başka bir deyişle hastalanması ve ölerek çürümesidir.

Modern dönemin bize öğrettiği ana tezlerden biri, potansiyel bir mikrop taşıyıcısı olan bir ötekiyle mesafelenmemiz gerektiğidir. Böylece bedenlerimizin sınırlarını bir diğerinin müdahilliğine kapatır ve gündelik hayattaki pratiklerimizi bu sınırları ve mesafeleri sağlamlaştırmak üzere biçimlendiririz. Bu hijyenik ve kapalı benlik fikri, benzer bir hijyenik ve kapalı ‘biz’lik kavramını şekillendirmemizi kolaylaştırır. Ulus devlet ya da vatan, hijyenik bir ‘biz’in seçici geçirgen bedeni haline gelirken; dünyanın kalanında da güçlü bir söylem haline gelmiş ‘terör’ -yani ‘mikrop’un dışarıda değil içeride olduğu fikri- ve güvenlik söylemleri üzerinden benliğin, bizliğin ve devletin pratiklerine izin vermekle kalmaz aynı zamanda rıza gösteririz.

‘Biz’lik, statükonun dağılma tehdidi yaşadığı her an kutsal bir güvenlik kalkanı olarak refleksif bir şekilde devreye girer ve ‘biz’ olmayanı işaretleyerek sınırlarının dışında bir öteki olarak belirginleştirir ve bu yeni öteki üzerinden kendi varlığını kurar. İşte ‘biz’liğin bahsini ettiğim bu versiyonu, Türkiye’de dönem dönem Ermenileri, Kürtleri, Rumları, Hıristiyanları, Alevileri, Ahmet Kaya’yı ve nihayetinde Hrant Dink’i içindeki mikrop olarak işaretleyerek sınırlarının ötesine atmış ve öldürtmüştür.

Çoklu bir ‘biz’

Hrant Dink’in bu anlamda organizmayı son derece dağıtıcı potansiyele sahip bir mikrop olduğunu söylemek gerekiyor, çünkü kutsal ‘biz’in statükosuna ve sürekliliğine gerçek bir tehdit oluşturmuştur. Sınırları belirgin ve kapalı olmayan, kurucu referansını bir devlete ya da bir devletin ötekisi bir başka devlete yaslamayan, gündelik bir arada yaşama pratiği üzerinden ötekilerinin farklılıklarıyla barışan ve bu farklılıklarla muhabbet eden çoklu bir ‘biz’ önerisi sunmak hem dağıtıcıdır hem de yeni bir yapılanma önermektedir.

Hrant Dink’in bu yeni ‘biz’ hayali devlet aygıtlarının yönetmeyi bilmediği bir özne kurgulayacağından son derece tehlikeli görülmüş ve devletin yargı, askeriye, valilik, polis, MİT gibi birçok kurumunu harekete geçirmiş ve sözü bu kurumlarca kapatılmıştır. Ne var ki duyacağımızı duyduk ve her şeyi hatırlıyoruz. Unutmamamız hatta refleks haline getirmemiz gereken bir şey var. O da dağılmanın öngörülemez sonuçlarından korkmak yerine, bu belirsizliği, aynı bir ötekini merak ve hayal ettiğimiz gibi merak ve hayal etmektir. Çünkü dağılmanın hiçbir biçimi şu an yaşadığımızdan daha dehşet verici değildir.

Share.

About Author

Leave A Reply