Kovmakla biter – Samim Akgönül

0

Kovmakla biter

Samim Akgönül

İstanbul’un en kadim semtlerinden birinde 15 Mart 2014’te İstanbul’un en kadim halklarından, sahiplerinden biri hakkında bir toplantı yapıldı. Tam 50 yıl önce evlerinden apar topar kovulanlardan  hayatta kalan birkaçı oradaydı. Başlarından geçenleri  karşılarındaki kalabalık, çok kalabalık topluluğa anlattılar. Seslerinde hüzün vardı, kırgınlık vardı, ama sanki fazla öfke yoktu. Ya da en azından karşılarındaki gençlere, öğrencilere yansıtmak istemediler öfkelerini.

Bu gençler belki de ilk defa duyuyorlardı 1964 martında neler olduğunu. Nereden duyabilirlerdi ki? Toplumsal hafızadan tamamen silinmiş bu olayı nasıl bilebilirlerdi? Tarih dünün bugünüdür. “Bugün” tarih aktarımını tekelini elinde tutan, ideolojik aygıtlara hakim olan devlet neye ihtiyaç duyuyorsa, onu tarih olarak sunar.  Ve elbette (hâlâ süren) inşa süreci itiraf edilemez olaylarla dolu olan Türkiye’de 1964 gibi kitlesel ayıplar saklanmıştır, saklanacaktır. Ama halının altına süpürülenler o kadar kabarık ki, bir taraftan sızıyor eninde sonunda.

6/7 Eylül 1955 gecesi ülkedeki Müslüman olmayan İmparatorluk bekasına nefret kusuldu. Resmî tarih ne kadar saklasa da artık bu bilinen bir vaka. Konu hakkında kitaplar yazıldı, sergiler açıldı. Anadolu Rumlarının 1923 zorunlu nüfus mübadelesi ile evlerinden, anne babalarının mezarlarından, tarlalarından sökülüp atılması üzerine onlarca toplantı, konferans düzenlendi. Birçok kitap var. Anadolu Ermenilerinin yok edildiği sembolik tarih 1915 henüz tabu olmaktan kurtulamadı, ama eski omerta[1] da yok artık. Seneye 100. yıldönümü. Hafızalarda yer alacak etkinlikler düzenlenecektir.

1964 ise tamamen bir muamma. Rıdvan Akar ve Hülya Demir’in kitaplarına verdiği güzel isimle ‘İstanbul’un son sürgünleri’nin[2] hafızasına kazınmış ancak Türkiye’de kamuoyunun  hastalıklı bir beynin travmalarını belleğinin derinliklerine gömmesi gibi unuttuğu bir tarih.  2014, 50. yıldönümü.

Türkiye vatandaşı

Biraz filmi geriye saralım. Kimdir bu insanlar? Neden kovulmuşlardır? Ve sürgünleri neden geri dönüşü imkânsız bir şekilde İstanbul’da Rum varlığının sonunu getirmiştir?

Artık bilindiği gibi, Ocak 1923’te, herkesin dilinden düşürmediği ancak kimsenin açıp okumadığı Lozan antlaşmasından altı ay önce, Türkiye ve Yunanistan arasında zorunlu bir nüfus mübadelesi sözleşmesi imzalanır. Bu sözleşmeye göre Yunanistan ordusuyla Anadolu’yu terk eden yüz binlerce Rum’un geri dönmesi kesinlikle engellenmiş, bunlara özellikle iç Anadolu Ortodokslarının eklenmesiyle yaklaşık bir buçuk milyon Ortodoks, Yunanistan’dan ve adalardan gelen beş yüz bin kadar Müslümanla yer değiştirmek zorunda kalmıştır.

Mübadelenin iki istisnası vardır: artık yerel bir kiliseye dönüşen Patrikhane’ye bir cemaat oluşturmak için şehre 1918’den önce yerleşmiş İstanbul Rumları ve Batı Trakya Müslümanları. Böylece 1923 sonrasında da İstanbul’da hatırı sayılır (yaklaşık 150.000 kişi) bir Rum Ortodoks azınlığı Türkiye vatandaşı olarak kalabilmiştir. Bu gruba 1930 Ankara anlaşmasıyla yeni bir grup eklenir: 12.000 kadar İstanbul Rum’u Yunanistan vatandaşı olarak kalmak kaydıyla şehirlerinde yaşayabileceklerdir.  Bu tarihten itibaren on yıllar boyunca Türkiye uyruklu ve Yunanistan uyruklu İstanbul Rumları beraber yaşamışlar, aynı evleri aynı mahalleleri paylamışlar, ortaklıklar kurmuşlar, evlenmişler, çoluk çocuğa karışmışlardır. Ta ki “Kıbrıs meselesi” hayatlarına girene kadar.

Kendilerinden binlerce kilometre uzakta cereyan eden bu meselenin İstanbul Rumlarının günlük hayatlarını altüst etmesi yukarıda da belirtildiği gibi 1955’te olur. Bu tarihte Demokrat Parti iktidarı ve dönemin “derin devleti” dünya kamuoyuna Türklerin Kıbrıs konusunda ilgisiz olmadığını ispatlamak için aylarca süren, nefret söylemi ve iç düşman yaratma tekniklerinin kullanıldığı bir basın kampanyasından sonra Taksim’de bir nümayiş düzenlemiş,  1950’lerin başından beri İstanbul’un çeperlerine yerleşen iç göç kurbanlarını Beyoğlu, Tünel, Şişli ve Adalar gibi semtlerde Rumların üstüne saldırtmıştır.

Binlerce dükkân ve evin yağmalandığı, cinayet ve tecavüzlerin gerçekleştirildiği, kiliselerin yakıldığı 6/7 Eylül 1955 gecesi İstanbul Rumlarının ilk travmasıdır. Ancak sanıldığının aksine, bu geceden sonra Yunanistan’a büyük bir göç başlamamıştır. Patrik Athenagoras ve azınlığın ileri gelenleri, korkan Rumları şehirlerinde kalmaya ikna edebilmişlerdir. Ancak bu olay daha sonra Rumların ülkelerini terk etmelerinde önemli bir itici faktör olarak kalacaktır.

Kıbrıs meselesi, 1960’da adada bir devletin kurulmasıyla kısmen de olsa durulur. Ancak bu devletin anayasası ilk Cumhurbaşkanı Makarios tarafından devletin işlemesine engel olarak görülmektedir. Makarios’a göre bu blokajı kaldırmanın tek yolu Anayasa’da yapılacak 13 değişiklikle rejimin sadeleştirilmesi, adada yaşayan Türklere bir nevi “azınlık”  statüsü verilmesidir.  Kendi azınlıklarına nasıl muamele ettiğini bilen Ankara bu değişiklik  denemesini kabul edilemez bulur ve adayı askerî bir müdahaleyle tehdit eder.

Bu arada, İstanbul basını olağan şüpheli İstanbul Rumlarını hedef göstermeye başlamış, “düşman yaratma” teknikleri tekrar yürürlüğe konulmuştur. Türkiye’nin müdahale isteği Küba Krizi ve Kennedy suikastının  şokunu atlatamamış ABD tarafından sert bir şekilde dizginlenir. Meşhur Johnson mektubu ile Türkiye herhangi bir Sovyet saldırısına karşı yalnız bırakılmakla tehdit edilir ve İsmet İnönü büyük bir gurur kırıklığı içinde  tehditlerini yutmak zorunda kalır.

Böyle gergin bir ortamda aylardır yaratılan öfke ve heyecanı süratle başka bir hedefe yönlendirmek şarttır. Ve elbette ideal kolay lokma hükümetin elinin altındaki İstanbul Rum azınlığı olur. Makarios’a destek vermekle suçlanan Yunanistan’ı zor durumda bırakmak ve bilenen milliyetçi tepkiyi kullanmak için Türkiye tek taraflı olarak 1930 Ankara anlaşmasını feshettiğini açıklar.

Böylece İstanbul Rumlarının şaşkınlık ve panik içinde damdan düşer gibi öğrendikleri 12 mart kararı gelir: Yunanistan uyruklu İstanbullu Rumlar birkaç gün içinde sınırdışı edilecektir. Yanlarına 20 dolar ve 20 kilo eşya alabileceklerdir.

Sınırdışı edilen 12.000 Rum’u elbette aileleri de takip etti ve birkaç ay içinde 40.000’i aşkın İstanbul Rum’u şehirlerini, evlerini, işlerini, okullarını, sevdiklerini, geri dönmemek üzere terk etmiş oldular. Günümüzde ise birkaç bin Rum yüzlerce yıllık bir tarihin cılız tortuları olarak varlıklarını sürdürebiliyor[3]. Evet, kovmakla bitermiş demek ki toplumlar. Sadece kovulanlar değil, kovanlar da.

Bu az bilinen olayın 50. yıldönümü dolayısıyla Babil Derneği, Bilgi Üniversitesi işbirliği ve konu üzerinde çalışan birkaç araştırmacının katkılarıyla bir dizi etkinlik gerçekleştirildi. İstanbul’da Tütün Deposu’nda 4 Mart-5 Nisan arası gerçekleştirilen “20 Dolar 20 Kilo” sergisi büyük ilgi gördü ve 31 Ekim-1 Kasım tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde uluslararası bir sempozyum gerçekleştirilecek.[4]

[1] Sicilya Mafyası’nın suçların ortaya çıkmaması için dayattığı “sessizlik yasası”.

[2] Hülya Demir, Rıdvan Akar, İstanbul’un son sürgünleri, Belge yayınları, 1999.

[3] Sürecin bütünü için: Samim Akgönül, Türkiye Rumları: Ulus-Devlet Çağından Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci (İletişim, 2007).

[4] Bildiri çağrısı : http://akgonul.wordpress.com/2014/01/17/call-for-papers-1964-expulsions-a-turning-point-in-the-homogenization-of-turkish-society/

Share.

About Author

Leave A Reply