Boynu Bükük Olanlar – Şeref Özsoy

0

BOYNU BÜKÜK OLANLAR

 Şeref Özsoy

Orhan Kemal Roman Ödülü ilk kez 1972 yılında verilmiştir. Kazanan Boynu Bükük Öldüler, 1971 yılında Dost Yayınları tarafından yayımlanmışsa da kapağında “1972 Orhan Kemal Roman Ödülü Yılın Sanatçısı” yazmaktadır.

Kitabın tek tuhaflığı da bu değildir. Yılmaz Güney’in yazdığı arka kapak yazısında da şunlar vardır:

Dokuz yüz elli altıda, bir yazımda, ‘komünizm propagandası’ yaptığım gerekçesiyle -ki bu yazıdan, bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldım- savcılık önüne çıkartıldım. Komünizmle ilgili, bilimsel anlamda dişe dokunur bilgim yoktu. Durumumu en açık biçimiyle savcıya anlatmaya çalıştım. Marx, Engels, Lenin ve diğer devrim ustalarının bir tek kitabını okumadan nasıl ‘komünist’ olunurdu. Bana dedi ki ‘biz sizin ne olduğunuzu, ne olacağınızı biliriz.’

Boynu Bükük Öldüler Nevşehir Cezaevinde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım.

Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım.

Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’dı.

Son paragrafta adı geçmeyen ‘arkadaş’ Demirtaş Ceyhun’dur ve romanı sadece basmak istemekle kalmamış, 1966 yılı şubat ayında yayımlamıştır da. Anadolu Yayınevi’nin yayımladığı haliyle romanın ismi Boynu Bükükler’dir. Yani 1971 yılında Dost Yayınları tarafından yayımlanan Boynu Bükük Öldüler, kitabın ismi değiştirilerek yapılan ikinci “birinci” baskısıdır.

boynu-bukuklerİlk “birinci” baskı

Yılmaz Güney’in o zamanlar menajeri olan Arif Keskiner, 1965 yılında bir içki sofrasında Demirtaş Ceyhun’a Güney’in yazdığı bir romanı olduğunu ama hiçbir gazetenin tefrika roman olarak basmadığını ama Güney’in bu romanın yayımlanmasını istediğini anlatır. Konuşma ilerler ve Demirtaş Ceyhun ile Arif Keskiner kitabı kendileri yayımlamaya karar verirler. Aralarına maddî desteği verecek olan İlban Öz katılır.

Kitap şu duyuruyla çıkar: “Yayınevimiz ‘Edebiyat Dizisinin birinci eseri olarak, okurların karşısına yıllar önce ilk kez Yılmaz Pütün adıyla çıkan bugünün ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Güney’in romanını yayınlamakla, sinemamızın son yıllarda geçirmekte olduğu bir aşamaya da parmak basmış bulunmaktadır. Sosyal sorunlarımızı kendine konu edinen filmlerle uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan sinemamızın, bu olumlu yönünü okurlarımıza bütün derinliğiyle tanıtmak azmindeyiz.

Az gelişmiş ülkelerin kaderi olan, yazarlarına çile çektirmek zincirinin, Yılmaz Güney de şerefli bir halkasıdır. Kalemi yüzünden başı türlü dertlere girmiş olan Yılmaz Güney’in, doğup büyüdüğü, yetiştiği çevreleri, yani roman kahramanlarından ‘Remzi’ de çocukluğunu, ‘Halil’ de gençliğini anlattığı bu romanından sonra, sizlere bir başka aktörümüzün gene değerli bir yönünü tanıtacağız.

Devamında da bir sonraki kitabın Fikret Hakan’ın hikâyeleri olacağı anlatılmaktadır, ancak Anadolu Yayınevi başka kitap yayımlayamaz.
Yılmaz Güney kitabın satışından telif istemez ve romanın satışını artıracak şeyler vaat eder. Filmlerinin galalarında imza günleri düzenlemekten okuyucuları arasından seçilecek kişileri filmlerinde oynatmaya, kitap için bir reklam filmi çektirmeye ve bu filmi asıl filminden önce gösterimine kadar o dönem için hiç yapılmamış öneriler sunar.

Gelgelelim kitabın çıktığı gün düzenlenen bir kokteyl dışında hiçbir sözünü tutmaz Yılmaz Güney. Hatta imza günlerine bile katılmaz. Bir film şirketine 5000 adet kitap aldırtmışsa da, şirketin verdiği senetler karşılıksız çıktığı için sonunda Anadolu Yayınevi iflas eder ve Demirtaş Ceyhun’un ilk yayımcılık deneyimi hüsranla sonuçlanır.

İkinci “birinci” baskı

Dost Yayınları’nın sahibi Salim Şengil de anılarında şöyle anlatır:

Bir gün Özdemir İnce geldi: ‘Anamla bunu –Nezihe’ye ana der- bi okuyuverin de, beğenirseniz basın’ der.

Elindeki kağıt tomarı Boynu Bükükler’dir. Bu romanın yarısını bu adla dostum Demirtaş Ceyhun Anadolu Yayınları adıyla kurduğu yayınevinden çıkarmış, bununla da kurduğu yayınevi batmıştı.

‘Nesini okuyayım, biliyorum’ dedim. Özdemir önerisinin ucunu bırakmadı, sabah akşam isteğini yineledi. En sonunda romanın tümünü bize okuttu. Bitmesine 10-15 satır kala Nezihe ile birlikte gözyaşlarımızı tutamamıştık.

Nasıl olurdu da bu kitap satmaz, işportaya düşerdi. Bir türlü aklımız almıyordu bunu. Romanın noktalaması bozuktu. Bir iki yerinde dedim-dediler romanın akışını bozuyordu. Bu özür önemli bir neden değildi. Düzelttikten sonra rizikosu göze alınır, yeniden basılabilirdi.

Özdemir’e ‘Yayınlayabiliriz’ dedim. ‘Roman 36 bin liraya çıkar. 20 bin lira Yılmaz katkıda bulunsun. 16 bin lira ile emeğimizi biz koyalım. Kitap tutar, satılırsa, 20 bin lirasını geriye verir, her dört bin baskı için 5 bin lira da telif hakkı öderiz.

Öneriyi duyan Yılmaz Güney ilk uçakla Ankara’ya giderek Salim Şengil ile buluşur, şartları kabul eder, ama roman tutarsa 20 bin liranın geri ödenmesini de telif hakkı ödenmesini de istemez. Bir filmden 400 bin lira aldığını, bu yüzden bu paraya ihtiyacı olmadığını söylese de, Şengil’in “Roman tutarsa biz de sanatçının hakkını yemiş oluruz” demesi karşılığında bunu da kabul eder.

Bir hafta içinde göndereceğini söylediği 5 bin lirayı geç de olsa gönderir, ancak geri kalanı için uzun vadeli senetler verir. Oysa Salim Şengil hemen çalışmalara başlamıştır. Kitap yayımlandıktan sonra yavaş da olsa satmaktadır. Orhan Kemal roman armağanına aday gösteren de gene Salim Şengil’dir ve büyük ihtimalle ödülü aldıktan sonra eldeki kitapların kapağını değiştirmiş ve bu yüzden içerisinde 1971 tarihi kalmıştır.

Bu sırada Yılmaz Güney tutuklanmıştır. Altın Koza film armağanı Güney’e verilmişse de bir gün sonra jüri kararından vazgeçecektir. Tüm bunlar romanın satışını etkiler.

Salim Şengil ile Demirtaş Ceyhun karşılaştıklarında şakalaşırlar:

“Nasıl oluyor, ben bu romanla battım, sen satıyorsun?” “Bana basarken sorsaydın, nasıl olacağını söylerdim.”

Bir gün Güney, avukatı Ali Yaşar aracılığıyla romanın 2. baskısının yapılmaması, bazı eklemeler yapmayı düşündüğü haberini gönderir hapisten ama, Salim Şengil ‘buna gerek yok, yeni bir şeyler yazmaya baksın’ diyerek, 1. baskının telifi olan 5 bin lirayı makbuz karşılığında avukata, 20 bin lirayı da parça parça Fatoş Güney’e öder.

Üçüncü baskı yapılacağı sırada, Güney’in yeni avukatı olduğunu söyleyen Doğan Tanyel isminde birisi arar Salim Şengil’i ve görüşme sırasında sorar:

“Herkes Yılmaz’ı borçlu çıkarırken sizden eşine para geliyormuş nedir bu? İncelediğim dosyalardan bir şey anlamadım.”

“Romanı basarken 20 bin lira katkıda bulunmuştu, onu ve telif hakkını ödüyorum.”

“Aranızda yazılı bir anlaşmaya rastlamadım.”

“Evet, yazılı yok, sözlü var.”

“O zaman bir sözleşmeye bağlayalım, olmaz böyle.”

Bir sözleşme yapılır, ancak henüz 3. baskının yarıdan çoğu dururken, Bilgi Yayınevi tarafından da yayımlanır Boynu Bükük Öldüler. Elindeki sözleşmeyle Bilgi Yayınevi’ni de Yılmaz Güney’i de dava edebilecekken hiç uğraşmaz Salim Şengil, ama başına gelenler bu kadarla da kalmaz, bir de protesto gelir: 12 bin değil, 72 bin basıldığının iddia edildiği ve 200 bin lira telif hakkı istendiğine dair.

İlk karşılaştığında Özdemir İnce’ye dertlenir Salim Şengil: “Gördün mü başıma açtığın belayı.” İnce’nin de elinden gelen tek şey, çok ağır bir mektup yazmak ve ölünceye kadar bir daha görüşmemek olur Güney’le.

Salim Şengil’in acısı ise nedeni niçini öğrenememek olur.

Yılmaz Güney, yukarıda ismi geçenlerden önce ölür, ancak sadece yayıncılarının Boynu Bükük olur.

Share.

About Author

Leave A Reply