Gezi’den on ders

0

Aydın Uğur

Gezi Parkı direnişini küresel düzlemde son dönemlerde görülen benzer eylemlerden ayıran kendine özgü yanları var. Bunları, şimdilik, bir kenarda tutalım. Önce, Gezi Parkı’nın Zuccotti Parkı’nda, Tahrir, Puerta del Sol ve Syntagma meydanlarında ve en yeni olarak da Brezilya’da baş gösteren direniş hareketleriyle paylaştığı özelliklere bakalım. Hepsi, kentli kalabalıklarca, kent ortamının sağladığı zeminlerde biçimlenen hareketler. Hepsinde geleneksel siyasal partilerin gösteri düzeninin, protesto usullerinin ötesine taşan, geleneksel parti örgütlenmelerinin kalıplarına sığmayan bir davranış ve üslup hakim. Hepsi, büyük ölçüde, öngörülemez biçimde patlayıveren, mevcut siyasal sistemin bünyesinde kendilerini ifade fırsatı bulamayan kitlelerce gerçekleştirilen eylemler. Hepsi, bildiğimiz “kitle”den ziyade “kalabalık” tanımına daha çok uyan güruhlarca başlatılıp sürdürülüyor. Bu nitelikleriyle, siyaset kuramının “kalabalıklar”a ilişkin kabullerinin gözden geçirilmesini zorunlu kılıyorlar.

Kalabalıkları siyasal sistemin neresine oturtmalı?

Türkçe bu konuda diğer dillerin taşımadığı bir zenginlik sunuyor; “kalabalık” ile “kuru kalabalık” arasında bir ayrım yapıyor. Tıpkı “gürültü” ile “kuru gürültü” arasındaki ayrımda olduğu gibi.

Türkçede “kuru” gürültüye pabuç bırakmaya değmez; “kuru” kalabalığa da. Onların içi, besbelli, boştur. Demek ki, kuru olmayan türlerini ciddiye almak gerekir. Gürültüye kulak kapatacaksın, kalabalığa dikkatle bakacaksın. İçlerinde bir “havadis” barındırıyor olabilirler. Nitekim, kalabalık BSTS/Toplumbilim Terimleri Sözlüğü’nün 1975 baskısında şöyle tanımlanıyor: “Ortaklaşa bir uyarı sonucu belli bir yerde toplanan ve dikkatlerini bu uyarının yol açtığı ortak duygusal ilgi üzerinde toplamış olup herhangi bir anda ortak eyleme geçebilecek olan insan topluluğu.”

Farklı sebeplerle, farklı ufuklardan gelip belli bir yerde toplanan insanlar aynı duyguda buluştuğunda, örneğin her biri kendi örselenmişliği temelinde “yeter artık” diyorsa, bu, onları bir toplumsal aktör vasfına kavuşturuyor ve siyasetin öznelerinden biri haline getiriyor. Siyasetin öznesi oluyor da, siyasal sistemin neresine oturuyor; neresine oturtmalı?

Madem ortak ilgi ve amaçları var, o halde ortada – çoğu zaman apaçık biçimde tanımlanamıyorsa da –  bir menzil de mevcut demektir. Kalabalığın o menzile doğru dalgalanıp harekete geçmesi demek, bünyesinde bir enerji oluşmuş, o sürüklüyor demektir. Kendine seçtiği menzil ile kalabalık arasına set çekildiğinde enerji sete çarpıyor. O noktada şiddet ürüyor. Kitlenin, kalabalığın esasen taşıdığı şey enerji, şiddet değil. Enerjinin şiddete dönüşmesi set konuldukta baş gösteriyor. Set dediğimiz de, hemen her zaman, eskilerin deyimiyle müesses nizam yani kurulu düzen. Düzen, kalabalıkça dillendirilen talebe kapılarını kapayınca dalga kapılara çarpıyor. Şiddet, o halde, iki failli bir olgu. Bir karşılaşma tarzının ürünü. Mesele kalabalık, talep, şiddet ve düzen etkileşimlerinin hangi durumlarda, nasıl sonuçlar yaratacağını anlayabilmek.

Bizim ilgilendiğimiz olgunun son dönemlerde tanık olunan ve kendiliğinden oluşan, eski usul bir örgütlenme anlayışından beslenmeyen kalabalıklarca gerçekleştirilen eylemler olduğunu unutmayalım. Bunlar, yeni bir mahiyet taşıyor. Taleplerini yönelttikleri siyasal düzenler ise, ister İspanya, Yunanistan, ABD, Brezilya ve Türkiye örneklerindeki gibi iyi kötü demokratik anlayışla çalışır olsun; ister Tunus ve Mısır örneklerinde olduğu gibi otokratik, baskıcı anlayışta olsun, pek fark etmiyor. Günümüzde her tür siyasal düzen kalabalık istemlerini özümsemekte yaya kalıyor; afallıyor; set çekiyor. Demek ki sorun esasen modern siyasal mekanizmanın naturasında yatıyor. Hadi, diyelim, ülkemizdeki siyasal iktidar kendine demokrat; henüz demokrasi kültüründen yeterince nasibini almamış; kaba reflekslerle yanıt veriyor. Acaba demokrasi terbiyesinin eski ve derin olduğu örneklerde durum nasıl?

Fransa’ya bakalım. Sosyalist cumhurbaşkanı François Holland’ın liderliğindeki siyasal iktidarın kalabalıklara verdiği tepki bizimkininken, özü itibariyle, çok farklı değil. Anımsayacaksınız: Fransa’da Mayıs ayında hükümetçe parlamentoya sunulan ve eşcinsel evliliğini mümkün kılan bir yasa kabul edildi. Hükümetin getirdiği bu yasaya karşı muhafazakâr kitleler ciddi tepki verdi. Milyonların katıldığı partili partisiz birçok vatandaşın oluşturduğu kalabalıklar meydanlara aktı. Holland’ın bu durum karşısındaki duruşu Recep Tayyip Erdoğan’ınkine çok yakındı: “Millî irade bize çoğunluğu verdi; programımızı onayladı; ben sözümden dönmem” dedi. Belli ki, ilericilikten de, muhafazakârlıktan da daha derinde bir yerlerde sistemsel bir yetersizlik yatıyor. İş kalabalıkların sözüne kulak kabartmaya gelince geleneksel olarak, demokrasilerde bile, hem sağcılar hem solcular kalabalıkların disiplin yoksunluğuna bakıp bunlarla akılcı bir müzakere sürdürmenin imkânsızlığını vurgulayageldiler.

Tam da haksız sayılmazlar. Kendinizi eski terbiyeden geçmiş bir siyasal yöneticinin yerine koyun. Kalabalığın sözüne kulak kabartmak için bunların kaç kişi olmaları gerekir? İki bin mi, on iki bin mi, elli iki bin mi? Diyelim kulak kabartmak istiyor. İyi de, yeni hareketlerde kitlesel örgütler başı çekmiyor; bir sürü irili ufaklı tepki grubu, bir sürü birbiriyle çelişen talep peş peşe sıralanıyor. Hangi birine kulak vermeli? Bu talepleri hangi temsilcilerle görüşmeli? Hararet alma taktiği dışında ciddi bir müzakere götürmek istiyorsanız kimlerle, hangi usullere göre, hangi zeminde, ne konuşacaksınız? Kimi ne kadar tatmin edeceğinizin ne gibi bir garantisi var? Beyhude bir girişim sonucunda kendi imajınızı kendi elinizle hırpalatmış olmaz mısınız? Bildik bir yola itibar etmek yani genel ya da yerel seçimleri tek diyalog zemini olarak kabul etmek daha emin değil mi? Perspektifleri dört ya da beş yılda bir yenilenen seçimler olan siyasal partilerin, genellikle benimsedikleri tavır, bu.

Gelgelelim, çoğu zaman, sosyal-olanın tarihsel adım aralıkları siyasal-olanınkinden daha geniş. Sosyolojik dönüşüm içten içe işliyor. Siyasetin beklemediği bir noktada olgunlaşmış biçimde su yüzüne çıkıveriyor. Zaten yeni sosyolojik filizlenmeler eski siyasal havsalalara sığmıyor. Son elli yılda bunun birçok örneğine tanıklık ettik. Kadın hareketini geleneksel partiler neresinden tutacaklarını bilemedi. Aynı durumu ekolojik hareket karşısında da gözlemledik. Şimdilerde LGBT’nin taşıdığı yeni değer yargılarını siyasal partilerin sırtlanmaktan kaçındıkları çok açık. Ne var ki, geleneksel siyaset formları tarafından çerçevelenemeyen bu toplumsal duyarlılıklar, kısa zaman içinde, özellikle batı demokrasilerinin kalbini derinden etkilediler; vicdanlarda kendilerine yer açtılar.

Bu örnekler gösteriyor ki, kalabalıklar, aslında siyasal sistemde müzakerede bulunuyor; sistemin üzerine oturduğu toplumu ikna edecek anlatıları, kanıtları, savları, bir biçimde, onun zihnine ve gönlüne uğraştırabiliyor. Ama her talebin otuz-kırk yıllık bir sabrı olmasını da beklememek lazım. Böylesi durumlarda siyasal liderliklerin toplumu okuyabilme becerisi önem kazanıyor; hem liderliğin kendi kaderini hem de hareketlerin akış mecralarını tayin ediyor.

Gezi dersleri

O halde Gezi Parkı’nı ıskalamamak gerek. İyi de, Gezi bizlere ne söyledi, ne söylemeye devam ediyor? Kendiliğinden oluşan, duygu yüklü kalabalıkların salgıladıkları baştan çıkarıcılığa kapılmaksızın baktığımızda Gezi’nin söylediklerini şöyle özetleyebiliriz:

Ders 1

Sosyal devlet uygulamaları sonucunda belli bir eğitim düzeyine ulaşmış, demokrasi iklimi dolayısıyla insan yerine konulacağı taahhüdünü ciddiye almış yeni bireyleri/yurttaşları, iktidarlar koyun yerine koyarsa, bu küçümsemeye duyulan öfke deli cesareti kıvamına ulaşıyor. 2013 Şubat’ında doksan altı yaşındaki vefatından önce 2010’da yayınladığı ve İspanya’daki “Los Indignados” hareketine de ilham kaynağı olmuş Öfkelenin adıyla Türkçeye çevrilmiş bulunan Indignez-vous adlı otuz sayfalık kitabında Fransız aydını Stephane Hessel’in vurguladığı gibi, insanın haysiyetiyle oynandığında isyan etme hakkı doğuyor. Bizdeki Gezi de Ahmet İnsel’in belirttiği gibi bu türden bir kırılmış haysiyetlerin isyanıdır. AKP tabanının bunu anlaması beklenirdi; ne yazık ki, öyle gözükmüyor.

Ders 2

Bu noktada, Gezi Parkı’nı Taksim Meydan’ından ayırarak düşünmek doğru olacak. Zira Gezi sakinlerini diğer haysiyet mücadelesi verenlerden ayıran birtakım temel özellikler var. Bir kere, anketler de gösterdi, bunlar genç: yaşları on altı ile otuz aralığında. Eğitim düzeyleri ortalamanın çok üstünde. Yüzde 47’si herhangi bir partiye oy vermeyi düşünmüyor. Bu, yüzde 45’inin ilk eylemi. Son eylemlerin etrafında buluşanların içinde sayısal çoğunluk gerçi “Geziciler”de değil. Gelgelelim, hareketin söylem ve davranışlarında dikkati bunlar üstlerine çekti; hareketin tarifinde ağır bastılar. Kitlesellikleriyle değil, kurdukları dilin, kullandıkları sembolizmin ve biraradalık etiklerinin farklılığıyla – eskinin formlarına alışkın olan yerli, yabancı – herkesi şaşırttılar.

Ders 3

Geziciler görece müreffeh bir konjonktürde büyümüş; ekonomik bakımdan kendini ağır tehdit altında görmemiş bir kuşağın üyeleri. Paradoksal olarak, gelişmiş batı toplumlarındaki araştırmalar sonucunda kavramsallaştırılmış olan “post-materyalizm” yaklaşımının öngörülerine denk düşüyorlar. Bu yaklaşım 1970’lerde Ronald Inglehart’ın formüle ettiği bazı tespitlere dayanıyordu. Inglehart Batı’da bireysel değerlerin ekonomik ve fiziksel güvence arayışlarının ötesine geçtiğini, bunların yerine “özerklik (otonomi)” ve “kendini ortaya koyma (self expression)” gibi post-materyalist önceliklere yöneldiğini öne sürüyordu. Dünya Değerler Araştırması gibi çok bilinen geniş kapsamlı saha araştırmalarının da düşünsel belkemiğini bu yaklaşım oluşturuyor (bkz. Ronald Inglehart, “Changing Values among Western Publics from 1970 to 2006”, Western European Politics, 31 (2008), 130-146.) Bu açıklama çerçevesinin 2008 krizinden sonra Batı bakımından ne ölçüde hâlâ geçerli olduğu tartışma konusu. Şimdi, Batı’ya bakarak inşa edilmiş bu kavramsal çerçeve, tuhaf biçimde, bizim Gezicileri anlamamıza yardımcı olabiliyor.

Ders 4

Geziciler, tarihte ilk kez kendilerinden önceki kuşaklara yeni teknoloji kullanımı bakımından tur bindiriyor. Toplumsal yaşamı baştan sona etkileyen yeni ve temel bir teknolojiyi – sayısal ortamı – öncekilerden çok daha büyük bir hakimiyetle kullanıyorlar. Sayısal ortam, onlar bakımından, yüz yüze sürdürülen ilişkilerin yer aldığı hayat zeminleri kadar doğal. Sayısal ortam, onların sosyal habitatlarının önemli bir parçası. Dışsal bir unsur değil. Varoluşlarını bu ortamda, kesintisiz ağ bağlantılarıyla sürdürüyorlar; zihinlerini, gönüllerini, vicdanlarını esasen bu bağlantılar içinde inşa ediyorlar.

Ders 5

Gezicileri eski kuşaklardan ayıran bir başka özellik ise sayısal altyapı üzerinde temellenen sosyal habitatlarının inşaat malzemelerini hem küreselleşmiş hem de yerel popüler kültürden devşirmeleri. O yüzden evdeki ebeveynlerinden ziyade dünyanın öbür ucundaki akranlarıyla aynı değerleri ve beğenileri paylaşıyorlar. Çok becerikli bir sincabın fındıkla kurduğu müthiş tanışıklık bilgisinin benzerini küreselleşmiş popüler kültür ile yaşıyorlar. O fındıktan ezme, dondurma, ekmek, sapan taşı yapabiliyorlar; kabuğunu yakıp ısınıyorlar; yağını çıkartıp salatada kullanabiliyorlar. Sonra da, bu işlemleri yaparken geliştirdikleri yeni yöntemleri dünyanın dört bir yanındaki akranlarına öğretiyorlar, onlardan yeni yöntemler öğreniyorlar; böylece, yerellikleri de küresele taşıyorlar.

Ders 6

Gezicilerin üyesi oldukları evrensel katman siyaseti de önceki kuşakların algıladığı biçimde algılamıyor: Sahip olacak nesnelerden ziyade tadına varılacak anların peşindeler. Öyle olunca, siyasal pratikleri de soğuk taktik ve stratejik muhasebeden çok, duygusal kazanım arayışının damgasını taşıyor. “İlle de lider” diye bir dertleri yok. Handiyse bir tür derinlere yerleşmiş – empati mi desem, telepati mi, öylesine köklü bir ortak değer havuzundan beslenen – reflekslerle çabucacık aynı tepkiyi verip aynı siyasal duruşta buluşabiliyorlar. Emirsiz, komutasız – beni bağışlasınlar – sığırcık sürüleri misali, birbirlerine çarpmaksızın kıvrak ve zarif bir şekilde kitleler halinde uçabiliyorlar. Ele avuca gelmeleri o yüzden zor.

Ders 7                                                                                                                                     

Ancak, Gezicilerin bu özelliklerine bakıp onların tarih boyunca siyaseti harekete geçirmiş bulunan kaygılardan uzak olduklarını söyleyebilir miyiz? Bence hayır. Zira, Adorno’nun dediği gibi “mesele, geçmişin [biçimlerinin] muhafazası değil de, geçmişin umutlarının gerçekleştirilmesi” ise, bu kuşak da aslında insanlığın o büyük adalet arayışı serüveninin dışında kalmıyor. Onlar da eskinin umutlarına, hayallerine yani insana daha yakışan bir hayat özlemine bağlılar. Gelgelelim, bu arayışın benimsemiş olduğu eski biçimler onlara göre değil. Yeni ifade tarzları, yeni zeminleri ve yeni ufukları var.

Ders 8

İnsana daha yakışan bir hayat tarzı talepleri, Gezicileri, siyasal yalıtılmışlıktan koruyabilir gibi gözüküyor. Nitekim, meydanlarda, ince dengelerle de olsa, kurdukları ittifaklar buna işaret ediyor. Her ittifakta olduğu gibi sınırlı güçlerine güç katarken özbenliklerinden fire vermeleri de gerekebilir. Ne var ki, Gezicilerin temsil ettiği kesimin önü diğer protestoculara kıyasla daha açık. Gelecek onlardan yana. Bir kere, bunlar genç. Geleceği onlar kuracaklar. Eğitimliler. Geleceği kurmakta başı çekebilirler. Yeni küresel kültür dinamiklerine en yatkın olanlar yine bu gençler. Meydandaki müttefiklerinin çoğunun ufku daha dar ve genellikle de yerelliklerle sınırlı. Örneğin, ulusalcıların bir başka ülkenin askerleriyle işbirliği yapmalarını tahayyül etmek mümkün değil. Örneğin, eski sol geleneğin tekrarcılarının düşünce dünyası gelecekten çok geçmişin hesaplaşmalarının damgasını taşıyor; o bakımdan dar kalıyor. Örneğin, etnik hak savunucuları da şimdilik, anlaşılır sebeplerle kendi yerellikleriyle fazlasıyla meşgul. Oysa, Gezicilerin dünyanın her köşesinde ruh kardeşleri var. Sandığımızdan çok daha kalabalıklar.

Ders 9

Peki, kısa vadede Gezicilerin etkileri ne olur? Pek bir etkileri hissedilmez. Gene, mevcut geleneksel siyasal aktörlerin bildik siyaset oyunu sürer. Üstelik düş kırıklığı yaratacak kadar güçlenmiş olarak sürer. Ama bakınız 68 olayına. Fransa’daki hemen sonraki seçimi de Gaulle ezici çoğunlukla kazanmıştı. Lakin 68, önce Fransa’nın, giderek de dünyanın ezberini bozdu. Tarih hızlandı. Gene öyle olabilir.

Ders 10

Toplumu, kalabalıkları, gençleri, siyaseti yeniden düşünmek gerek.

 

Share.

About Author

Leave A Reply