Osmanlı ipiyle kuyuya inmek

0

Edhem Eldem

Epeyce bir müddettir bir Osmanlıcılık akımının etrafı sardığı göze çarpıyor. Buna “Osmanlıcılık” demenin ne kadar doğru olduğu tartışılır, zira bu terim daha çok Tanzimat döneminde (ve kısmen de sonrasında) siyasî olarak bir Osmanlı ulusu oluşturmayı amaçlayan ideoloji ve siyasete daha çok yakışmaktadır. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nu özlemle anan, siyasî ve toplumsal bir model olabileceğini iddia eden, ya da en basitinden bu kayıp döneme öykünen bir tavır ve davranışı tarif etmek için başka bir ifade bulmak da zor.

Zaten iş Osmanlıcılık demekle de bitmiyor. Bu genel başlık altında aklı başında herhangi bir tarihçinin tüylerini diken diken edecek nitelikte birçok olguyu toplamak mümkün: Ytong ve betondan inşa edilen “klasik” Osmanlı camilerini sözümona ihya eden mimarî ucubeler; aslında II. Abdülhamid’in Avrupa mukallitliği ve kitsch zevkinin ürünü olan ama dükkân vitrinlerinde veya minibüs camlarında milletimizin kökenlerini simgelediğine inanılan arma-i Osmanî garabeti; Osmanlı asaletini genlerinde taşıdıklarına inanarak arz-ı endam eden ve aynı şekilde ihtiram gören sekizinci nesil hanedan veya paşa torunları; Batı televizyonlarında ve sinemalarında görülen kraliyet ve aristokrasi konulu film ve dizilere özenip bu şablonu Osmanlı geçmişine uyarlamayı meslek edinmiş yapımcılar; Osmanlı tarihinin sırlarla dolu, yabancı güçlerin komplolarıyla örülü olduğunu, Osmanlı geçmişinin ancak birkaç müstesna kişinin belge okuyup gerçekleri kavrayabildiği esrarengiz bir dünya olduğunu ima eden popüler tarih uzmanları; son yirmi sene içinde tombak ve çinileri, gösterişli fermanları, Osman Hamdi ve Hoca Ali Rıza’yı keşfedip müzayedelerde astronomik fiatlara satılmalarını, “her aileye bir müze” sürecini başlatan büyük burjuvazimiz; Osmanlı sanat ve motiflerinden esinlenerek yurtiçinde ünlenen ve yurtdışında şöhret kazandıklarına inandığımız sanatçılar, modacılar, icracılar; kötü bir tarih kitabını dipnotsuz ve kaynaksız verdikleri takdirde roman olacağına inanan yazarlar…

Bu mevaddın namütenahi ve de ilanihaye temdidi kabildir (bu şekilde yazarak Osmanlı kültürlerinin derinliğini ispatlayanları da unutmayalım…), fakat eninde sonunda bu tür yüzeysel ve üstyapısal sorunların verebileceği zararın sınırlı olduğunu, hatta birçoğunun zamanla izale olacağını düşünmek mümkündür.

Siyaset ve ideoloji olarak Osmanlıcılık

Ancak çok daha derin bir ideolojik boyut kazanıp siyasî görüşe dönüşebilen Osmanlıcılık akım(lar)ının varlığı, gerçekten doğurabileceği sonuçlar ve verebileceği zarar açısından çok daha ciddiyetle ele alınmalıdır. Bu tür ideolojilerin belki de en temel zaafı, esasen passéiste (geçmişçi) olmalarıdır. Bu duruma Türkiye hiç yabancı değildir: Sağdan sola bütün yelpazesi boyunca Türk siyasetinin bu kadar muhafazakâr olması bunun en açık yansımasıdır.

Genellikle Osmanlıcılık akımının aksi ve panzehiri olarak görülen Atatürkçülük aslında esasen aynı şekilde işler: İdealize edilen ve kaybına hayıflanılan bir altın çağ; izlenmeleri geleceğin garantisi olarak, terk edilmeleri ise bir felaket habercisi olarak görülen ilkeler; düşman olarak algılanan dış dünyaya ve özellikle Batı’ya karşı cesur bir direnişin dayanağı olarak algılanan ve sunulan bir güç. Bu anlamda aşka geldiklerinde Onuncu Yıl Marşı’nı söyleyenler ile Mehteran bölüğünün yeniden icat edilmiş folklorik gösterilerini huşû içinde seyredenlerin birleştikleri nokta da budur: Milliyetçi, özcü ve geçmişçi bir savunma sayesinde geleceğe bakamamak, bakmak istememek ya da garip bir şekilde geleceği geçmişte aramak.

Zaten unutmamak gerekir ki aslında bu iki ideolojik eğilim birbirini sanıldığından çok daha az dışlamaktadır. Türkiye’nin yeni siyasî bölünme ekseni olan laiklik söz konusu olduğunda mana kazanan bu zıtlık, “teferruat”tan ayrılındığı anda büyük ölçüde kaybolmaktadır. Doğrudur, en erken ve heyecanlı yıllarında Kemalizm, Osmanlı geçmişini ortadan kaldırmaya, yerine Orta Asya’dan Hititlere, Sümerlerden Mavi Akdeniz’e türlü alternatif tarihi kurguları yerleştirmeye çalıştı, ama Fransızların dediği gibi: “İnsanın tabiatını kovun, dört nala geri gelir”. Büyüklükleriyle Türk oldukları sabit olan Fatih ve Kanuni gibi simalar için başından beri zımnen yapılan istisnayla başlayan esneklik, 1950’lerden itibaren giderek artan bir hızla Osmanlı İmparatorluğu’nu Türkiye Cumhuriyeti’nden ayıran aranın kapanmasıyla bir devamlılık kurgusuna dönüşmüş oldu.

İmparatorluk ve ulus devlet

İşin ilginç tarafı, bu devamlılığı yadsımak da büyük ölçüde abesle iştigaldir, zira gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir son ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda Kemalist rejimin kendi meşruiyetini başka bir zemine oturtmak için Osmanlı rejiminden kendini devrimle koparmış olarak göstermeye çalışması, birçok açıdan kozmetik bir operasyon niteliğindeydi. Ancak bu tespiti yaparken çok basit bir darbımeseli de unutmamak gerekir: Su aşağıya akar, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkiye’ye dönüşmüş olması, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu ihya edebileceği manasına gelmez. “Tarihin tekerrür ettiği” inancının yanlışlığı bir yana, buradaki mesele, imparatorluk ile ulus devlet arasındaki son derecede temel farkların algılanması ihtiyacıdır. Ulus devletin görece basitliği, tekdüzeliği, homojenlik kaygısı ve taşralılığı, imparatorluk kadar karmaşık bir yapıyı ve işleyişini gerçekten anlamasını neredeyse imkânsız kılmaktadır.

Bu anlamda bugün Osmanlı İmparatorluğu’na özenen ve öykünen kişilerin aslında bu modelden büyük ölçüde bihaber oldukları, bugünkü kaygı ve amaçlarını, anlamadan idealize ettikleri bir geçmişe geri yansıtmanın ötesinde pek bir şey yap(a)madıkları göze çarpmaktadır. Bazılarının iddia ettiği kadar “cihanşümul” olmasa da, Osmanlı İmparatorluğu son zamanlarına kadar etnik ve dinî çeşitliliği yüksek epeyce geniş bir toprak üzerinde hakimiyet kurmuş eski türden ama modernleşmeye çalışan bir siyasî yapıydı. Bu yapının çökmesiyle ortaya çıkan çok sayıdaki ulus devletin hemen hepsi büyük ölçüde bir tür redd-i mirasla kendilerini bu tarihi kurgudan kopartmaya çalışmış ve başarmışlardır.

Türkiye ise boşta kalan bu terekeyi başta tereddütlü ve seçici bir şekilde, ardından da toptan ve tekelci bir şekilde sahiplenmiş oldu. Bunun neticesinde, aslında gayet karmaşık bir tarihî süreç, ulus devletin basitleştirici etkisi altında giderek dar, tekdüze ve teleolojik bir kurguya dönüşmeye başladı. Bugün gelinen noktada artık Osmanlı = Müslüman = Türk denklemi üzerine oturan “büyük anlatım”, Fatih ile Enver’i, Kanuni ile Atatürk’ü, III. Ahmed ile Abdülhamid’i ortak bir “Türk büyükleri” zeminine oturtarak Osmanlı tarihini bir tür Türk-İslam tarihi seviyesine indirgemeyi başarmıştır. Bu sürecin izlerini Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürmek mümkünse de asıl gelişmesini 1970’lerin Milliyetçi Cephe hükümetlerine, 12 Eylül darbesine, ANAP’ın “Türk-İslam sentezi”ne ve son olarak da AKP’nin popülizmine bağlamak doğru olacaktır.

Bugün artık devlet ve hükümet katında Osmanlıcılık söylemi açıkça ifade edilmeye başlanmışsa da iki şeyi karıştırmamak gerekir. Bu söylemin bir boyutu “ecdad” kategorisine bağlı olarak daha çok retorik bir şekilde ve neredeyse ritüel gibi kullanılan “klasik” Osmanlı imajıdır: 1453 panoraması ve Muhteşem Yüzyıl dizisi gibi ürünleri kapsayan bu kurgu övünç kaynağı da olsa gerçek siyasî söyleme nispeten az etki etmektedir. Ortadoğu kaynadıkça Türkiye’nin büyüklük hayalleri depreştiğinde akla gelen ne Mercidabık muharebesi, ne de Süleyman’ın Irakeyn seferidir. Türkiye’nin rüyalarını süsleyen aslında çok daha yakın bir Osmanlı geçmişidir: On dokuzuncu yüzyıl sonu ve Abdülhamid, yirminci yüzyıl başı ve İttihatçılar… Aslında düşünülürse bu bağlantı o kadar da garip kaçmamalı, zira Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik ve siyasî ilkelerinin çoğunun temeli tam da bu dönemlerde atılmıştı. İttihatçılar Abdülhamid’i, Kemalistler ise İttihatçıları her ne kadar düşman ilân etmişlerse de, imparatorluğun epeyce hızlı bir şekilde ulus devlete dönüşümünde bu güçler neredeyse kesintisiz bir şekilde aynı yöne doğru hareket etmişlerdir. Dolayısıyla, birçok açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nun taşralaşarak giderek daralan ve içine kapanan bir yapıya dönüşmesinin Cumhuriyet’ten neredeyse elli yıl önce, daha II. Abdülhamid döneminde başladığı da bir gerçektir.

“Arka Bahçe” Osmanlıcılığı

Fakat asıl sorun, günümüzde özlemle ve övünçle bakıldığı anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu son döneminin pek de iyi bir örnek teşkil etmediğidir. Türk siyasetinin Osmanlı geçmişine sadece romantik ve hamasî bir milliyetçilikle değil de, olası bir esinlenme ve ihya gözüyle bakmaya başlaması, 1990’ların başında Ortadoğu’da yaşanan kriz ve Turgut Özal’ın Birinci Körfez Savaşı’na katılma hülyalarıyla başlamıştı. Başka bir deyişle, bir zamanlar Osmanlı toprağı olan yerlerde istikrarsızlık baş gösterdiğinde, Türkiye “emperyal” bir refleksle bölgeye müdahale edebileceği ve bu istikrarsızlığa bir alternatif oluşturabileceğine inanmaya başlamıştı.

Bu düşünce tarzı, ideolojik olarak ANAP’ın Türk-İslam sentezini canlandırmaya ve daha da geliştirmeye aday gibi görünen AKP iktidarının ve özellikle hem bu bölgeye olan merakı, hem de Osmanlı geçmişine olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde doruğa ulaştı. Bu heyecanın arkasında yatan en önemli etken, bir taraftan Ortadoğu hızla karışırken — son olarak Arap Baharı ve Suriye kriziyle — diğer taraftan geleneksel büyük aktörlerin — ABD, Rusya, Avrupa — bölgedeki etkilerinin ve müdahale arzularının giderek azalmasıydı. Oluşan bu güç boşluğunda Türkiye, eski Osmanlı vilayetlerini toparlayabileceğini ve bir tür “arka bahçe”ye dönüştürebileceğini düşünmeye başladı.

Burada hesaba katılmayan ya da unutulan en önemli nokta, bu kadar hayranlıkla hatırlanan Osmanlı döneminde bu bölgelerin merkez tarafından ne kadar güçlükle tutulabildiği gerçeğidir. On sekizinci yüzyılın sonundan, özellikle de Bonaparte’ın 1798’deki Mısır’ı istilasından beri, Osmanlı Devleti ister istemez Avrupa devletlerinin gölgesinde siyaset yapmak zorunda kalmış, kendi topraklarının bütünlüğünü bile Düvel-i Muazzama’nın desteği ve onayıyla sağlayabilmiştir. Kimine göre “Şark Meselesi”nin özünü oluşturan bu edilgenlik, Kırım Harbi’ne son veren 1856 Paris Anlaşması’ndan sonra iyice artmış, 93 Harbi’nin hezimetinden sonra toplanan 1878 Berlin Kongresi’yle de doruğa ulaşmıştır. Sırasıyla Memleketeyn (Romanya), Kıbrıs, Karadağ, Bosna-Hersek, Tunus, Mısır, Girit, Bulgaristan ve Trablusgarp’ın ya tamamen ya da kısmen Osmanlı idaresinden çıktığı, ardından da İttihatçıların harp macerasıyla imparatorluğun geri kalan topraklarının da hızlı bir şekilde kaybedildiği düşünülürse, Osmanlı geçmişinin bir referans ve ilham kaynağı olarak kullanılması epey şaşırtıcı gelebilir.

Ayrıca dikkat çekicidir ki Osmanlı siyasetinin bu edilgenliği Cumhuriyet döneminde, özellikle uluslararası alanda, benzer şekilde devam etmiştir. Özellikle İkinci Dünya Harbi’nden sonra oluşan Soğuk Savaş ortamında sıkışıp kalan Türkiye, dış politikasını tamamen hamilerininkine uyarlamak zorunda kalmıştı. Özellikle biraz milliyetçi bir açıdan bakıldığında bu durum rahatsız edici, hatta aşağılayıcı bulunabilir; fakat kabul etmek gerekir ki bu vaziyet, Osmanlı İmparatorluğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir tür rahatlık, hatta rehavet vermekteydi. Güçlü devletlerin himayesi ve çizdikleri sınırların içinde hareket etmek, genel olarak sorumluluktan kaçmanın ve birçok tehlikeyi bertaraf etmenin de bir yoluydu.

Bu yola ve rahatlığa neredeyse iki yüzyıl boyunca alışmış bir devlet geleneğinin birden bire, son on-on beş yıl içinde olduğu gibi, başat aktörlerin büyük ölçüde geri çekilmesiyle kendini özellikle bölgesel dengede daha güçlü ve yetkin hissetmesi, tabii olduğu kadar tehlikeli bir gelişmedir. Bir tür tembellikten hızlı bir şekilde bir zafer sarhoşluğuna geçişin yaratabileceği riskleri ve hataları öngörmenin ve onlardan kaçınmanın gerektirdiği olgunluk ve tecrübenin olmaması durumunda korkutucu senaryolar akla gelmektedir. Maalesef bölgedeki en son gelişmeler, zaten özenilmemesi gereken bir tarihi modelin aldatıcı cazibesini kullanarak ülkede destek toplamaya çalışan siyasetçilerin, buna ilaveten gerçekten bölgesel bir güç olmanın gerektirdiği olgunluğa henüz kavuşmadıklarından dolayı dış politikadaki muhtemel başarısızlıklarının da ötesinde iç dengeleri de ciddi derecede tehlikeye atmakta olabileceklerini düşundürmektedir.

 

Share.

About Author

Leave A Reply