Hangi strateji, hangi taktik?

0

Şenol Karakaş

Arap Baharı’nı daha gerçekleştiği gün “kara kış” ilan eden sivri zekâlılar nasıl bir sosyal devrim bakış açısına sahiptir? Özgürlüğü savunan insanları liberal olmakla suçlayıp düşman ilan eden, darbe girişimlerine vurdumduymaz bir tutumla yaklaşan, Ermeni soykırımının tanınması için mücadele edenleri onun bunun piyonu olarak suçlayanlar politik taktiklerini hangi eşsiz geleneğe yaslamakta? Ulusalcılığın bin bir çeşit grupçuğundan seslenen mahalle kabadayısı “sosyalistler” yoksa herhangi bir strateji ya da taktiğe sahip değil mi? Politik alanda keskinleşen bir mücadeleye “yesinler birbirini” sloganıyla yaklaşanlar, bu politikayı devrimcilik sanmanın çocuksu neşesine hangi teorik gerekçeyle savrulabiliyor?

Farkında olsun veya olmasın, her siyasî grup, bir siyasî gelenekle temas halindedir. Bugün “ulusalcı sosyalizm”in yukarıda kabaca saydığım utanç verici ansiklopedisini yazıp çizenler, iki ağır geleneğin hamurundan yoğrulmuş vaziyette. Stalinizm ve Kemalizm!

Kemalizm, stalinizmin daha az kanlı olmayan bir karikatürü de olsa, son OdaTV davası savunmasında “Cumhuriyeti savunuyoruz, o yüzden tutuklanıyoruz” diyen Yalçın Küçük gibilerinin sosyalist sanılmasına alan yaratan bazı öğeleri içeriyor. Her çağın kendisine uygun stratejileri var. Bütün yan politik taktilerin uyarlanmak zorunda olduğu ana bir hedefi var. Her siyasal hareket, bakış açısında göre bir strateji oluşturmak zorunda. Akıllı telefon kullanırken elektriği yeniden keşfetme ihtiyacı duymayanlar,  stratejilerini oluştururken, devamcısı olduklarını düşündükleri siyasal geleneklerin stratejik değerlendirmelerini güne uygunluğunu sınayarak yeniden ele alır, tartışır ve özümler. Tahrir Meydanı’na ilk adım atan aktivistler, kaygı, cesaret, şaşkınlık ve gemlenemez bir özgürlük duygusunun karmaşık ruh halini aynı saniyede sanal alemde paylaştığında, o aktivisti bir şeriatçı ya da anti emperyalizmin paralı ajanı olarak değerlendirmekle, Tunus devriminin meşalesini taşıyan bir devrim olarak değerlendirmek arasındaki fark, çağın stratejisinin nasıl belirlendiği ve bu belirlemeyi yaparken hangi siyasal geleneğe yaslanıldığındaki farka bağlıdır.

Ulusalcı sosyalizmin tek bir stratejisi var ve bu stratejinin dünyayla, dünyadaki sınıflar mücadelesinin zenginliğiyle zerre kadar ilgisi yok: AKP’yi şeytan ilan etmek ve dünyadaki her gelişmeyi, bazen faşist olduğu bazen şeriatçı olduğu söylenen AKP’ye karşı mevzi savaşı açısından değerlendirmek!

Ufku sadece ulusal bir reformizle sınırlı olan ulusalcı sosyalistlere gereksiz bir övgü olacak belki, ama Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında patlayan Rus devriminin verdiği ilhamla kurulan Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinden sonra maruz kaldığı bürokratik deformasyonun tüm temel teorik sınırları, bugünkü ulusalcı sosyalizmin kendi devletiyle uzlaşmasına neden olan politik girişkenliğinin de çerçevesini belirliyor.

Gerici bir ütopya olarak “Milli Komünizm!”

Leon Troçki, 1927 yılında Rus Komünist Partisi’nden atıldıktan sonra gittiği sürgünde, Komünist Enternasyonal’in 6. Kongresi’ne yetiştirmek üzere kongreye sunulacak program metnini eleştirdiği bir broşür kaleme aldı. Enternasyonal’in başına çöreklenen Rus bürokrasisinin “tek ülkede sosyalizm”in kuruluşunu, gerekli, zorunlu ve teorik olarak mümkün olan bir süreç olarak tanımlamasına karşı Troçki şu satırları yazdı: “Marx ve Engels, daha emperyalist çağdan önce, bir yandan eşitsizliğin, yani düzensiz tarihsel gelişmenin, proleter devrimi ulusların birbiri ardına devrimci tufana girecekleri bütün bir çağa yayacağı sonucuna; diğer yandan çeşitli ülkelerin uluslararası bir işbölümüne doğru gelişen karşılıklı organik bağımlılığının sosyalizmin tek ülkede inşası olanağını dışladığı sonucuna varmışlardı.”

1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından Lenin “tek ülkede sosyalizm” hakkında, böyle bir sosyalizmin mümkün olmadığını vurgulamak için şunları söylemişti: ““Bu bize bir derstir, çünkü Almanya’da bir devrim olmaksızın yok olacağımız mutlak gerçektir.”

Lenin, devrimin her ilerleyen gününde, benzer vurguları yapmaya devam etti: “Dünya emperyalizmi, ilerleyen muzaffer bir toplumsal devrimle yan yana yaşayamaz.”

Bir yıl sonra, “Biz yalnızca bir devlette değil bir devletler sisteminde yaşıyoruz ve Sovyet Cumhuriyeti’nin herhangi bir zaman dilimi için emperyalist devletlerle yan yana varolması tasavvur edilemez bir şeydir. Sonunda biri ya da öteki muzaffer olmak zorundadır” diyen Lenin, 27 Kasım 1920’de dünya devriminin yardımı olmadan tek bir ülkede bırakalım sosyalizmin inşa edilmesini, işçi devriminin uzun bir süre ayakta kalamayacağını vurguluyordu: “Şimdi, savaş arenasından barış arenasına geçtik ve savaşın tekrar geleceğini unutmadık. Kapitalizmle sosyalizm yan yana durdukça, bizler barış içinde yaşayamayız; sonunda biri ya da öteki muzaffer olacaktır. Ya dünya kapitalizminin ölümü ya da Sovyet Cumhuriyeti’nin ölümü üzerine bir ölüm ilânı okunacaktır. Şu anda yalnızca savaşa ara vermiş durumdayız.”

Sosyalist devrimin tek bir ülkede başlayabileceği ama tek bir ülkede sosyalizmin kurulmasının imkânsız olduğu, 1924 yılına kadar, sosyalistler arasında tartışma götürmez bir ön doğruydu. Sorun tek bir ülkede ancak ortaya konulabilirdi, ama çözülemezdi.

Sonra… 1924 yılına kadar bu görüşleri savunan, hatta bu görüşleri kabaca özetlediği bir broşür yazan Stalin, aynı broşürün kısa bir süre sonra yapılan yeni baskısında, Marksizm’in içinden uluslararası devrimi, yani Marksist teorinin özünü çıkartıp attı. 1924 yılında, “Burjuvaziyi devirmek için, tek ülkenin çabaları yeterlidir; devrimimizin tarihi bunu doğrulamaktadır. Sosyalizmin nihaî zaferi için, sosyalist üretimin örgütlenmesi için, tek ülkenin, özellikle de Rusya gibi bir köylü ülkesinin çabaları yetersizdir. Bunun için, birkaç ileri ülke proletaryasının çabaları gereklidir… Leninist proleter devrim teorisinin karakteristik özellikleri, genel olarak böyledir” diyen ve bir Marksist açısından malumu ilan eden Stalin, 1926 yılında, “Parti, tek ülkede sosyalizmin zaferinin, bu ülkede sosyalizmi inşa etmenin olanaklılığı anlamına geldiği ve bu görevin bir tek ülkenin güçleriyle başarılabileceği düşüncesini daima hareket noktası olarak aldı” sözleriyle hem kendisini hem de tüm bir Marksist geleneği yalanladı.

Aşamaların Stalin’i

Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” teorisine ulaşmasını sağlayan milliyetçi gelişmenin kaynağı, bir yandan 1925-27 Çin devriminin yenilgisine, Almanya’da Nazilerin zaferine, 1936 İspanya devriminin boğulmasına açtı, öte yandan da on yıllar sonra, birilerinin, sosyalizmi ulusalcılıkla karıştırması, Ergenekon’un avukatlığına soyunması ve Yalçın Küçük’ü sosyalist sanması için gerekli “teorik” cephaneliği sağladı.

Bugün, Beşar Esed gibi bir katili antiemperyalist bir lider olarak tanıtmak için, Komünist Enternasyonal’in stalinist bürokrasi tarafından gasp edilmesini hızlandıran milliyetçi tek ülkede sosyalizm teorisi tek başına yeterli değildir, ama en azından gerekli teorik iklimi yaratan sihirli ulusalcı kibrin kökeni olduğunu görmezden gelemeyiz. Zira, kuşaklar boyunca Rus bürokrasisinin çıkarları uğruna diğer ülkelerdeki devrimcilerin yozlaşmasına, kendi egemen sınıflarıyla uzlaşmasına ve daha da vahimi Komintern’in dünya sosyalist hareketine bu teoriden yola çıkarak armağan ettiği aşamalar stratejisi sayesinde, devrime aşamalar biçilmesine ve stalinist bürokrasinin belirlediği aşamaları aşan işçi ve köylü isyanlarının bizzat komünist partiler tarafından ihanete uğratılmasına neden olan bu teoridir. Komünist Manifesto’nun 1970’lerdeki Türkçe bir çevirisine yazılan önsözde, Marx ve Engels’in millî demokratik devrim önerdiği iddia edilebiliyor.

“Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir karabasan gibi çöker.” Karabasan gibi çöken, üstelik bir de milliyetçi fikirlerse ve bu karabasan sosyalist hareketin üzerine çökmüşse, 90 yıl boyunca sınıf mücadelesinin dinamiklerinde yaşanan tahribatı ancak tahmin edebiliriz.

Troçki, “tek ülkede sosyalizm” teorisinin gerici bir ütopya olduğunu ve bu teorinin Rusya’da güçlenen, giderek iktidarı gasp eden, Ekim Devrimi’yle elde edilen tüm kazanımları bir azınlık diktatörlüğünün tüm yöntemlerini kullanarak rafa kaldıran Rus bürokrasisinin ve bunun parti aygıtı içindeki temsilcilerinin siyasal çıkarlarının bir ifadesi olduğunu bıkmadan, öldürülene kadar anlatmayı sürdürdü.

Geçen yüzyılın kaderini çizen en önemli anlardan birisi Hitler’in iktidara geldiği gün oldu. Tek ülkede sosyalizmi kurmakla meşgul olan Stalinist bürokrasi, Komintern’i dünya devriminin koordinasyon örgütü olmaktan çıkartıp tüm ülkelerdeki komünistleri Rus bürokrasisinin kuklalarına çevirir ve bu sürece direnenleri partilerinden hızla tasfiye ederken, bir yandan da faşizmin iktidar merdivenlerini döşemekle meşguldü.

Komintern, “çılgına dönmüş küçük burjuvazinin” temsilcisi olan Hitler ile, işçi sınıfına dayanan sosyal demokrasinin eşit derecede tehlikeli olduğunu, hatta sosyal demokrasinin daha da tehlikeli bir güç olduğunu ilan ederek, işçi sınıfının Nazilere karşı birleşik direnişini örgütlemek yerine, komünist işçilerle sosyal demokrat işçilerin birbirine düşmesine neden oldu. Hitler’in iktidarı kaçınılmaz değildi, Stalinizm bu iktidarı kaçınılmaz hale getirdi.

Troçki’nin, “…eğer Hitler Almanya içindeki güçler tarafından zamanında durdurulmazsa Avrupa’nın bir kez daha savaşa yuvarlanması için birkaç yıl yetecektir” uyarısı ne yazık ki uyarı olmaktan öteye gidemedi. İkinci Dünya Savaşı felaketi Hitler-Stalin paktından içeriye sızdı. Geriye, önüne gelen her türlü baskı ve zorbalığı faşist olmakla suçlayan, işçi sınıfından kopuk, sınıf mücadelesinin deneylerinden kopuk, milliyetçi, bir devlet geleneğinin süslü ideolojisini sosyalizmin vazgeçilmez fikirleri olarak kavrayan kuşaklar bıraktı. Dünya devrimi fobisine sahip olan “sosyalistler”, devrim fobisine sahip olan “sosyalistler”, fobileri Kemalizm sosuyla tatlandırılınca İslam fobisine sahip olan “sosyalistler”, kapitalizmin bütününe değil, sadece AKP’nin temsil ettiği kadarına fobisi olan “sosyalistler.”

Bütün bu fobiler, sosyalizmin en temel fikrinin, “komünistlerin işçi sınıfından ayrı çıkarları yoktur” fikrinin ulusal parti aygıtlarının çıkarı yerine hasıraltı edilmesine yol açtı.

Çağın hem küresel hem de devrimci stratejisi ise, bu fikrin milyonlarca işçinin ve yoksulun eyleminde yeniden hayat bulmasıyla şekillenecek. Arap Baharı işaret fişeğini yaktı. Peşinden gitmek gerek.

 

Share.

About Author

Leave A Reply