Büşra Ersanlı ile Söyleşi: Ölümü engelleyen bir siyasî irade

0

Önce ‘PKK/Kongra-Gel üyesi’, sonra da ‘yöneticisi’ olmaktan tutuklanan ve sekiz buçuk ay cezaevinde kalan, Marmara Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Büşra Ersanlı’nın davası, binlerce KCK tutuklusu ile birlikte bu ülkedeki adaletsizliğin simgesi oldu. “Bu savaş nasıl bitecek?” sorusunun cevabı belki de “Bu savaş neden bitmiyor?” sorusunun cevabındadır. Ersanlı’nın da yargılandığı KCK davası, bu sorunun cevaplarından biri oldu. İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929-1937) adlı kitabın da yazarı olan Büşra Ersanlı ile KCK davasını, Kürt sorunun bir türlü çözülemeyişinin köklerini ve neler yapılabileceğini konuştuk.

Arife Köse: Bugünlerde yine Kürt sorununun nasıl bitebileceğini, savaşın nasıl sona erdirilebileceğini tartışıyoruz. Bu savaşın niye bir türlü bitmediğini sorarak başlayabilir miyiz?

Büşra Ersanlı: Çünkü hiçbir savaş teslim ol çağrısıyla bitmez. Mutlaka bir müzakereyle biter, yasal siyasetle biter. Savaşı bitirme kararı vermekle biter. Demek ki bitirme konusunda karar vermiş değil taraflar. Onun için bitmiyor. Siyasî irade bitmesi için karar verse biter, madem ki esas olan demokrasi, o zaman şiddete izin vermemenin yolları siyaseti değiştirmek. Çünkü savaş bitirmek demek daha çok insan öldürmek demek değildir. Ortaçağ’da belki öyleydi, o zaman bile, ‘daha çok insan öldürürsek savaş biter’ anlayışı vicdanen ya da dinî inançlara göre geçerli değildi. Dolayısıyla ‘bitirmek’ demek, ki bu kavram egemen jargonda çok kullanılıyor, yanlış politikaları bitirmek demektir, bitirmek demek şiddeti bitirmek için uğraşmak demektir, insan bitirmek demek değildir. ‘Bizim gibi düşünmeyenlerin sözlerini ve halk üzerindeki etkilerini bitirelim’ demek değildir. Ama bu şekilde yaklaşırsanız, ‘bitirmek’ ve ‘etkisiz hale getirmek’ kavramları ile konuşmaya devam ederseniz, bu aslında savaşın devam etmesini istediğimiz anlamına gelir.

–          Siz KCK davasından cezaevinde kaldınız ve bir süre önce çıktınız.  Sizce bu dava ne ifade ediyor, devlet, hükümet böylesi bir davayı neyi başarmak için kullanıyor?

Tam olarak “derinliğini” bilemiyorum ancak esas itibariyle amaç, Barış ve Demokrasi Partisi’nin farklı görüşlerini ve faaliyetini etkisiz kılmaktı geçen yıl. Bunu büyük bir ölçüde başardılar faaliyet anlamında; ancak şiddeti azaltmayı ve ortadan kaldırmayı başaramadılar. Çünkü BDP üyelerinin, çalışanlarının eylemlerinin benim bildiğim kadarıyla şiddetle bir alakası yoktu. PKK ile yapılan müzakere tıkanınca, BDPlileri açık olan adreslerinden gidip uykularından kaldırıp toplamak daha kolay geldi herhalde. Yakalama emri deniyor, kaçan yok, göçen yok, ben bilmiyorum kaçar halde olan bir BDP’liyi!

Parti program ve ilkeleri çerçevesinde çalışanlar doğal olarak bir gizli örgüt çalışması yürütmüyorlar. BDP liler merkezî ve yerel olarak etkin çalışamayınca şiddet bitmez ki, etkin çalışabilirse şiddet azalır. Çünkü siyasal diyalogun ve birlikte iş görebilmenin başarısı ortaya çıkardı o zaman. Karşılıklı tahriklerle en çok BDP zarar gördü, ama şimdiye kadar olduğu gibi siyasî iktidar iradesinin de başarısından söz edilemez. Başarının günümüzde bir tek anlamı vardır, insanların ölümünü engelleyebilen bir siyasî irade olmak.

Şiddeti yöntem olarak kullanan hiçbir örgüte güven duymam imkânsız, gizli örgüt için de günümüz gelişmeleri düşünüldüğünde bir ihtiyaç olmamalı, bence yok. Ama gazetecisine kadar susturmak isteniyorsa o zaman baskı çok büyük demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal ediliyor demektir. Benim için de tamamen öyle, barışçı düşünce ve yasal partide örgütlenme özgürlüğümün ihlali. Ne yazık ki baskı çok olunca istenmeyen eğilimler artıyor, hep böyle oldu. Sekiz bin parti çalışanının tutuklanması ne demek? Herhalde “terörü, şiddeti ortadan kaldırdım veya azalttım” demek değil. 

–          “Türk olduğum için tutuklandım” diyorsunuz. Bunu kısaca açar mısınız?

Evet Türk olduğum için çünkü, benim BDP PM’de olmam, anayasa komisyonunda olmam bazı siyasetçileri çok rahatsız etti. Bunu ben hissettim. Halbuki sevinmeleri gerekirdi Türk ve Kürt milliyetçisi olmamın imkânsız olduğunu bilenler! Benim gibi insanların BDP’de  çalışması siyasî diyalogları kolaylaştırır. Çünkü Kürt olmayanlar bazı açılardan her iki kültür grubu ve etnik grup tarafından daha kolay anlaşılabilir. Özellikle çok baskı ve zulüm görmüş insanların aidiyetlerini aşarak barışı sağlaması daha zordur. Ancak siyasî irade, yerel ve genel seçimlerde başarı sağlayan BDP’yi etkisiz kılmak olunca bana “senin orada işin ne “ diye baktılar ve mesela bir öğretim üyesi bana “Sen Türk değil misin, niye BDP’desin?” dedi saygısızca iki yıl önce.

Demek ki siyasî olgunluk henüz gelişmemiş, kutuplaşmaya sırtlarını dayayanlar çoğalmış; Kürtler için de Türkler için de son bir yılın siyasî bilançosu kutuplaşma ve milliyetçileşmedir. Bundan sıyrılmanın yolu da mesafeli diyalog kurabilenler tarafından açılabilir ancak. İktidar olduğu için AKP’den bunu talep etmek her vatandaşın hakkıdır, ikincil olarak da diğer partilerden de düşmanlıktan arınma talep edilmeli. Hiçbir siyasî grubun veya parti üyelerinin birbirlerini düşman olarak görmemesini sağlamaktır başarılı siyasal faaliyet. Düşman ve nefret biriktirme yoluyla başarıya kimse ulaşmayacak. Siyaset baskı yoluyla sindirmek veya geçici kandırmalar değil, birlikte yaşamanın yolunu döşemek demektir.

–          “Biz bitirmek istiyoruz ama PKK ve BDP yüzünden bitiremiyoruz” diyor hükümet? Siz ne diyorsunuz buna?

–          Bitirmek isteyen siyasî iktidar irade gösterir ve şiddeti uygulayan örgütle müzakereye oturur. Bitirmek isteyen karşısındakini bitirmeyi düşünmemeli. Bitirmek isteyen nasıl bitirmek istiyor? “Siz bizim verdiğimize razı olun, teslim olun” diyor. Bu çağda hiçbir savaş teslim ol çağrısıyla bitemez, bitmiyor. “Geçici olarak yasal çalışan ve evinde açık yaşayanları tuttum, hapse attım, bunun için beğenmediğim yasaları yaşatıyorum, bu sayede 10-20-30-40 yıl ceza talep ediliyor. Eğer onları bu durumdan kurtarmak istiyorsanız siz gelin size müebbet vereyim onlar da yasal çalışmaya devam etsin,” gibi bir yaklaşım olayı çözer mi? Bu test edilecek bir durum mu, her gün gençler ölüyor!

–          BDP’nin kapatılması gündemde? Sizce eğer bu gerçekleşirse nasıl bir etkisi olur?

–          BDP’nin kapatılması çok kötü olur. Her ne kadar BDP’ye yönelik eleştirilerim olsa da, BDP’nin kapatılması müzakere yolunun tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelir. O zaman savaş ve ölümler devam edecek, siyasî irade bu yönde karar verecek demektir. Sorunu çözmek için sorunun çıkışını düşünmek lazım. Sorunun çıkışı insan haklarıyla ilgili haksızlıklar ile bağlantılıysa o zaman bitiriş noktasının da öyle olması lazım. İnsan hakları ile bağlantılı olan bir takım taleplerin karşılanması lazım. Ve bu talepleri de illa siyasî statü, siyasî alanda bir rekabet konusu olarak algılamamak lazım. Bunlar onların doğal hakkı. Mesela anadilde eğitim, anadilde savunma. Bunlara düşman gözüyle baktığın zaman hiçbir savaşı bitiremezsin. Çünkü bu taleplere düşman gözüyle baktığında karşıdaki tepkiyi üç-dört katına çıkarmış oluyorsun. Tepkiyi kat kat artırarak barışılır mı?

İki kişi arasındaki kavgada bile sürekli yüksek sesle konuşup hakaret ederek bir uzlaşma olabilir mi? İki insanın birbirini terketmesi kolay, ama iç içe geçmiş milyonların birbirini terketmesi fiziksel olarak da zor, psikolojik olarak da zor. Milyonları nasıl birbirinden ayıracaksınız? Elekten mi geçireceksiniz? Milliyetçilik hep elekten geçiriyor. “İyi taneler” üstte kalıyor, kırık taneler aşağıya düşüyor. Ama bunu yapmak mümkün değil, çünkü iyi taneler de kırık taneler de her insan topluluğunda var.

–          Başbakanın sık sık dile getirdiği bir başka nokta da BDP’nin PKK’yi terörist ilan etmemesi. Bu söylemin bu tepkiyi artırma noktasında nasıl bir etkisi oluyor sizce?

–          Bu tutum da ‘teslim ol’ çağrısının bir uzantısıdır. Kavga ederken diyorsun ki, “Sen benim gibi düşünürsen ben de senin istediklerini yaparım”. Bir babanın oğluna ya da kızına, “Sen şu mesleği seçersen ben sana araba alırım” demesi gibi bir şey bu. Halbuki çocuk başka meslek istiyor. Bu, kölelik gibi bir şey aslında. Yani, “Sen bana teslim olursan ben de iyi şeyler yaparım” diyor. Ama insanların onuru kaldırmıyor bunu. Hele onuru kırılmış, fiziksel şiddet görmüş, partileri kapatılmış, söylemi ayaklar altına alınmış bir siyasî geleneğin bunu olgunlukla karşılayıp teslim olmasını beklemek hiç gerçekçi değil.

İnsanlar arasındaki ilişki teslimiyetle ölçülmez. İlişki teslimiyet değil, karşılıklı eşit duruştur. Bunun da adı çoğulculuktur. Sen eğer karşıdakini ikna etmek istiyorsan, “Benim şu şu sıkıntılarım var, böyle bir acı hissediyorum, sen benim de acımı azaltmak için acaba böyle değil de şöyle davranabilir misin?” diye talep edersin. Ama bunu otoriter bir şekilde yaptığın zaman karşı tarafta onu teslim almak istediğin izlenimi uyanır. O zaman uzlaşma olmaz, çoğulculuk olmaz. Ama iktidar da, “Bizim şu şu açılardan zorluklarımız var, bunu anlamaya çalışın”, diye bir dil tuttursa ataerkil gücünü gösteremeyecek, MHP’yi etkileyemeyecek, mesela. Bunu gösteremediğinde ise çöktüğünü zannediyor. Bu bir siyasî kültür meselesi. Yani güçlü olmayı, teslim almak olarak gören bakış açısının sonucu. Bu hükümet hem ileri demokraside yaşadığımızı söylüyor hem de büyük bir baskı uyguluyor. Yani muhalefeti bitiriyor. Bitirmek kelimesi çok kritik ve psikolojik olarak çok zararlı bir ifade. Örneğin şiddete yönelme eğilimini azaltmak daha sağduyulu bir ifadedir.

–          Bu bahsettiğiniz kültür nasıl oluştu?

–          Bu kültürün ana hattı endişedir; bölünme, parçalanma, küçülme endişesi. Cumhuriyet’in kuruluşu Osmanlı İmparatorluğu’nun küçülmesiyle oldu ya, zaten küçülerek elde edilmiş bir şeyi kaybetme korkusu var. İkincisi, askerî-bürokrat bir tarihî geleneği devralmış olmak da otoriterliğin temelini oluşturuyor. Bir de bence bölgeye has bir özellik olan mantıktan çok duyguların öne çıkması durumu var.

Ulus-devlet anlayışı Müslüman kültürüne uygun bir anlayış değil. Ulus devlet, hiyerarşik bir yapı içinde merkezî bir otoriteye gerek duyuyor. Cemaatleşmeye, farklılıklara pek uygun değil. Herkes aynı dili konuşsun, herkes aynı eğitimi görsün diye bir endişesi var. Bütün bunlar da zorunlu bir tekçilik yaratıyor. Çoğul bir toplumsal yapı üzerine siz zorunlu bir tekçilik aşılamaya çalışıyorsunuz. O zaman tabii ki buna karşı bir reaksiyon oluşuyor.

Bu reaksiyonun ortaya çıkış aşamaları çok ilginç mesela; anti-komünizm, anti-anarşizm, anti-irtica. Muhalif olarak gördüğü her şeyi bir ‘anti’ yaratarak dışarıda tutmak istiyor. “En kıymetli şey devlettir, onu korumak herkesin misyonudur, bu korumanın dışına çıkıp da başka türlü bir dünya olabileceğini söyleyenlere izin vermeyiz’”anlayışı hakim oluyor. Hâlâ bu kadar anti-komünist bir yaklaşım olmasaydı İçişleri Bakanı benim için “komünizan” diyemezdi. Utanırdı. Çünkü yasa değişmiş. Ama meseleye eski kinleriyle yaklaşanlar için komünist olmak hâlâ bir suçlama, “terör” kavramından ayırt edilemiyor yani. Böyle bir siyasî kültürün içinde ‘terör’, ‘kaos’, ‘komünizm’ gibi kavramlara dört elle sarılıyor iktidar, çünkü bunları kullanarak muhalefeti yok etmek kolay oluyor, aralarındaki anlam farkının önemi yok. Unutmayalım ki bu sıraya giren kavramlar arasında “irtica” da vardı, aynı biçimde kullanıldı.

–          İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929-1937) adlı kitabınızda biraz da işte bu çoğul yapı üzerine kurulan tekçi devletin nasıl meşrulaştırıldığını ve tarih anlatımının nasıl bunun aracı haline geldiğini anlatıyorsunuz. O zaman oluşturulan Türk Tarih Tezi’nin sizce bugün yaşadığımız sorunlara, örneğin Kürt sorununa, hem devlet politikası hem de bireylerin algısı düzeyinde nasıl bir etkisi olmuştur?

Etkisi çok tabii, tek ve biricik addedilen dili, dini, kültürü, etnisiteyi tanıyıp iyice bilmek, çoğul yapı hakkında bilgi sahibi olmamayı kabullenme anlamına geliyor. İnsanlar farklı kültürler konusunda cahil kalıyor. Tarih kitaplarınızda Kürt yok, Alevi yok, Yunan var Rum yok, Rum kavramının anlamını bile ancak ince çalışan tarihçiler biliyor. Ermeni var, hep düşman, kültürü, dili, önceden yaşadığı şehirler, topluma katkısı, yok yok yok. Bu kadar ‘yok’ içinde birden zararlı bir kültür gibi karşınıza çıkınca cahil insan savunmaya geçer. Bilenler de ürküp geri durur çoğunlukla. Tüm bunlar son 20 yıldır tartışılır hale geldi. Kadınlar da yok biliyorsunuz, o zaman kitapları değiştirmek ve onları yazacak zihniyeti bilinçlendirmek gerek. AB uyum çerçevesinde biraz değişir gibi oldu, ama ben biliyorum ki hâlâ mesela en büyük farklı grup olan kadınlar tarih kitaplarına ancak “kahraman” olarak biraz girebiliyor. Mermi taşımış olmaları söyleniyor da tarımdaki, üretim alanlarındaki katkısı kitaplara giremiyor.

Kürt Teali Cemiyetinden başka tarih kitabında Kürt toplumunu, kültürünü hiç bilmemiş kuşaklardan ne tür bir çoğulculuk beklenecek? Kürt, Ermeni, Alevi gibi halk topluluklarını sadece sorun olarak görmek eğitiminin de yarattığı kötü bir sonuç.

–          Kitabınızda, her ulusun seçtiği tanımlama araçları ve çabasının o ulusun vatandaşlarının tarihe, siyasete, kültüre bakış açılarını etkilediğini söylüyorsunuz. Türk ulusu hangi tanımlama araçlarını seçti ve bu onun belirttiğiniz noktalara bakışını nasıl etkiledi?

–          Türk olarak tanımladı. Yusuf Akçura’ya gidersek, o zamanlar tanımlayıcı unsurun Osmanlı olmak mı, Türk olmak mı yoksa İslam olmak mı tartışması var. Türkiye kendisini Türk olarak tanımlamayı seçiyor ve bu tanımlama tarih kongrelerine giriyor, dil kongrelerine giriyor. Çünkü ulus devletin dil ve etnisite olarak bir adı olması gerekiyor, bu adı da merkezî otoritenin her alanına yerleştirmek siyaset oluyor.

–          Kitabınızda dönemin siyasî liderlerinin otoriter ulus devlet modelini benimsediklerini ve esin kaynaklarının da İtalya ve Almanya olduğunu söylüyorsunuz. Cumhuriyet’in özellikle kuruluş dönemi tartışılırken çok sık dile getirilen bir yaklaşım vardır, özellikle İstiklal Mahkemeleri gibi uygulamaların savunulması için “o zaman başka çare yoktu” denir. Sizce otoriter bir ulus devlet modeli benimsemek bir tercih miydi yoksa bir zorunluluk mu? Yani başka türlüsü olabilir miydi?

–          Bugünün çözüm ve analiz yöntemleriyle, birimleriyle geriye bakmaya çok inanmam. “Neden böyle bir sorun ortaya çıktığı anlaşıldığında daha demokratik politikalar geliştirilmedi?” diye sormak daha doğru olabilir. Zorunluluk dediğinizde insan iradesini, siyasî kararları ikinci plana atmış olurdunuz. Tabii ki bunun bir tercih, bir seçim olduğunu söylemek doğrudur.

–          Anadil meselesi günümüzün en kırılgan konularından biri. Dünyada bu meselenin çözümüne dair çok sayıda örnek var. AKP’nin bunları bilmemesi mümkün değil. Tarihsel olarak da düşündüğünüzde dil meselesi neden bu kadar önemli?

–          Bütün dünyada bilinen bir gerçek var: İnsanlar anadillerinde eğitim görmeden, birincisi başka bir dili öğrenemiyorlar, ikincisi psikolojik olarak özgüvenleri gelişmiyor, üçüncüsü eğitimlerinde başarılı olamıyorlar. Çok çeşitli yöntemler uygulanıyor. Örneğin Bolivya’da 1994 yılından beri çift dille eğitim uygulanıyor. Ama bunu yapabilmek için ilk üç yıl anadilde eğitim veriliyor ve üçüncü sınıftan itibaren çift dilde eğitim veriliyor. Bu uygulamada 15-16 yıl içinde büyük bir başarı elde edilmiş durumda. Bu uygulama köylerde yaşayan kız çocuklarının okuma oranını, genel düzeyde de halkın yerel yönetime katılımını artırmış. Velilerin siyasal katılım ve hizmet arzusunu artırmış. Beslenme alışkanlıklarını geliştirmiş. Başka örnekler de var. Örneğin Özbekistan’da yedi dilde eğitim yapılıyor. Bu dillerden üçü kardeş dil statüsünde anayasada yer alıyor; Özbekçe, Rusça ve Karakalpakça. Bu üçü zorunlu kardeş diller. Diğer dördü ise Farsça, Kırgızca, Kazakça ve Türkmence. Çünkü onlar da komşu ülkeler ve paylaşılan bir nüfus var. Ayrıca daha az başarılı olan ancak bizden çok ileri noktada bulunan Bulgaristan var, Yunanistan’da Batı Trakya örneği var. Dolayısıyla dünyada da bu kadar çok örneği varken Türkiye nasıl kendisini bunlardan ayırabiliyor? Türkiye’nin ne özelliği var?

–          Sizce ne özeliği var? 

–          Bence bunun nedeni iktidar hırsı. “Ben hakim olayım ve kölelerim olsun” anlayışı. Diyorlar ki örneğin, “Kürdistan’da üniversite sınavını kazanma oranının düşük olmasının nedeni bölgenin yeterince kalkınmamış olmasıdır”. Bundan şikâyet ediyorlar. Sanki o bölge daha zengin olsa üniversiteye katılım oranı tavan yapacakmış gibi. Hayır öyle olmayacak, sadece dershaneler daha fazla kazanmış olacak. Aslında bunun nedeni anadilde eğitim görmedikleri için Türkçe’ye tam hakim olamamaları. Bir iktidarın ya da insanın bunu görmemesi için milliyetçi, ırkçı ya da aşırı iktidar hırsı sahibi olması lazım.

–          Kitabınızda da var; Güneş-dil teorisi gibi bir teori geliştirilmiş bir zamanlar ve bunu kanıtlamak için ciddi çalışmalar yapılmış. Bu arka planın da bir etkisi yok mu bu anlayışta?

–          Evet, ama sonuçta siz aradan bunca yıl geçtikten sonra hâlâ sağa sola bakmadan kafanızın dikine giderseniz, önünüzde ne olduğuna bakmazsanız, tökezler ve düşersiniz. İktidar hırsının bunda çok büyük bir payı var. Mesela, “Türkçe daha iyi bir dil” deniyor. Nereden biliyorsun sen Türkçe’nin daha iyi bir dil olduğunu? Çünkü devlet tarafından desteklendiği için, daha çok edebî eser basıldığı için. Mesela şu soruluyor ama öteki sorulmuyor; işte Kürtçe’de yabancı kelime oranı yüzde 60’ı geçiyormuş, Türkçe’de oran nedir, bunun üzerine kimse kafa yormuyor, tartışmalara bu girmiyor çünkü maksat Kürtçe’nin “geri” bir dil olduğunu kanıtlamak. Mesela Balkanlarda birçok yerde bir şehrin adı üç dilde yazıyor. Burada ise İngilizce yazılınca sorun yok, ama Kürtçe yazılınca sorun var. Sorun olarak görülmekle kalmıyor, davalar açılıyor. Benzeri suçlamalar“KCK” iddianamelerinde var.

–          Buna sizin iddianameniz hakkında söylediğiniz noktayı, yani birikmiş nefreti  de eklemek gerekir belki.

–          Bu kadar nefret nasıl birikmiş, anlamak çok zor gerçekten. Habervaktim’den bana telefon ediyorlar ve diyorlar ki “PKK’ye terörist de”. Sen benim annem misin, babam mısın, ben mecbur muyum senin dediğin şeyi tekrar etmeye ya da senin gibi düşünmeye? Ben zaten şiddet kullanan bir örgüte güvenmeyeceğimi söylemişim. Ben böyle ifade ediyorum. Beni ve benim gibi birçok insanı tutuklayacak kadar sorumsuz kullanılan “terör”kavramını kullanmamayı tercih ediyorum. Ama ana zihniyet bu Türkiye’de, kendine benzetmek.

–          Başta da söylediğim gibi ne yazık ki yeniden silahların nasıl susacağını konuştuğumuz günlere geldik. Sizin Türkiye’deki, özellikle batıdaki barış yanlılarına ne yapılması gerektiği konusunda öneriniz nedir?

–          Bunun tek bir formülü yok,  bu uzun bir süreç, çünkü insanların özgüveni bozulmuş, kimlikleri bulandırılmış. Barışçıl üsluba, zengin bir dil kullanmaya, diyaloğa her platformda dikkat etmek bence çok önemli. Barışçıl ve birlikte çalışmaya gönüllü bir adabı her yerde yaşatmak ve uygulamak, günlük hayatımızın bir parçası haline getirmek lazım. Buna daima özen göstermek gerekiyor.

İkincisi, anayasanın yapımı için muhalif güçlerin hükümeti ciddi bir şekilde zorlaması gerekir. Mesela anadilde eğitim konusunda şöyle bir şey dense: “Anadilde eğitim konusunda kararlıyız, bunu bir takvime bağlayacağız, pilot bölgeden başlıyoruz”.  Böyle bir demeç bile çok şeyi değiştirir. Ama böyle yapılmıyor. Bir yandan Artuklu Üniversitesi’nde öğretmen yetiştiriyorlar, bir yandan da Kürtçeyi seçmeli ders yaparak birçok insanın bu dersi seçmeyeceğini kanıtlamaya çalışıyorlar. Aslında Artuklu Üniversitesi eski Dekanı Kadir Bey doğru yolu gösterdi, ama yine sisler, bulutlar yaratıldı. Ataerkil kültür teslimiyet ister, bu nedenle sürekli “Ben bildiğimi yaparım, sizi dikkate almam” söylemi devam ediyor. Tüm muhalefette de benzer tavırlar gelişiyor. Bizim umutsuzluğa sürüklenmememiz lazım, bazen yaratıcı bir proje, bir yaklaşım, bir zihinsel rüzgâr katkı sağlayabilir. Ölümsüz, çatışmasız ve az kazalı bir ortama kavuşabilme umudunu taşıyoruz. Kadınların ve gençlerin siyasete katılımı arttırılmalı.

 

Share.

About Author

Leave A Reply