Küresel krizin neresindeyiz?

0

Ümit İzmen 

İlk işaretlerini 9 Ağustos 2007’de veren ve 2008’de patlayan kriz beş yılını doldurdu. ABD’de konut fiyatlarının düşmeye başlaması ve satılamayan konut stokunun artmasıyla tetiklenen konut kredisi krizi kısa sürede tüm finansal sektörü, giderek reel sektörü etkiledi ve ABD’de başlayan kriz hızla Avrupa’ya, sonra tüm dünyaya yayıldı.

Bugün Avrupa’daki krizi 2007’de başlayan krizden ayrı düşünmemek lazım. Bu, kesintisiz devam eden bir süreç. Farklı aşamalardan geçen tek bir kriz söz konusu. Kapitalizmin tarihindeki en ciddi krizlerden birine tanıklık ediyoruz.

2008-2009’daki hızlı daralmadan sonra birçok ülkede gördüğümüz pozitif büyüme hızları yanıltıcı olmamalı. ABD dahil birçok ülkede üretim hâlâ 2008 öncesi düzeyin altında. Gerek ABD’de gerek Avrupa’da kişi başı GSYH, 2007 düzeyinin %2 altında. Bu durum başta krizin etkisinin en yoğun hissedildiği Yunanistan olmak üzere bazı ülkelerde çok daha vahim: Örneğin bu oran İngiltere’de %6. Bu nedenle küresel düzlemde biri konut kredisi, diğeri Euro krizi olarak iki ayrı krizle değil, tek bir büyük kriz ve durgunluk dönemiyle karşı karşıyayız. Roubini, belki 10 yıl sürecek bir durgunluk riskine işaret ediyor.

Her krizde olduğu gibi, bu kriz de krize girme koşulları ortadan kalktığında bitmiş olacaktır. Bu nedenle, krizi bitirmek için sosyal demokrasinin önerdiği daha fazla kamu harcaması politikaları yeterli olmayacaktır. Kâr realizasyonundan kaynaklanan bu kriz, üretimin organizasyonunda kâr oranlarının yeniden artmasını sağlayacak yeni bir düzenleme ile sona erebilir. Bunun da sadece iki yolu vardır: Ya yeteri sayıda şirketin iflas etmesi, yani yeterince kârlı olmayan sermayenin daha kârlı sermaye ile yer değiştirmesine imkân sağlamak üzere tasfiye olması, ya da çalışma koşullarının ağırlaştırılması ve ücretlerin azaltılması. Bu açıdan bakıldığında sağın önerdiği istikrar politikaları, krizden çıkışı işçi sınıfının üzerine yıkarak kâr oranlarının yeniden artmaya başlamasının yolunu açmaktan başka bir şey değildir.

Şu anda yaşadığımız süreç tam da budur. Kaldı ki ücretlerin düşmesi, talebin düşmesini, bu da üretilen ürünlerin daha az satılmasını ve buna bağlı olarak az üretim anlamına gelecektir. Doğal olarak, üretim artmaya başlamadan krizden çıkış da mümkün olmayacaktır.

Kriz koşullarının ortadan kalkarak ekonominin yeni bir büyüme döngüsüne girmesi, üretken olmayan alanlarda birikmiş olan sermayenin tasfiye olarak yeni üretken alanlara yönelmesiyle mümkün olacaktır. Şimdi içinden geçmekte olduğumuz krizde bu, birikmiş olan kredi borçlarının ve satılamayan konut stoklarının tasfiye olması anlamına gelir. Yeni bir döngünün işaretlerini ABD ekonomisinde görmeye başladık. ABD’de konut satışları kıpırdanmaya başladı. Satışlarla beraber fiyatlarda da hafif artışlar var. Sermayenin finans sektöründen yeniden üretim sektörüne yönelmeye başladığını da görüyoruz. Petrol ve gaz üretiminde çok kuvvetli artış var. Sanayi sektörlerinde verimlilik hızla artıyor. Bankacılık sektörünün de toparlanmakta olduğu ve kredilerin artmaya başladığı dikkati çekiyor. Henüz zayıf olan bu yönelimler daha da kuvvetlenirse ve diğer ülkelerde de gözlemlenmeye başlarsa, küresel krizin bittiğini ilan edebileceğiz.

Küresel ekonomide son durum

Dünya ekonomisinin durumuna kuşbakışı bakınca büyümenin bu sene geçen seneye göre yavaşlayacağı ortaya çıkıyor. Dünya ekonomisinin büyüme hızı bu yılın ilk yarısında %2.8’de kaldı. Bu, konut kredilerindeki krizin ardından yeniden büyümenin görüldüğü 2009’dan bu yana görülen en düşük rakam. Dikkat çekici olan, büyümedeki yavaşlamanın tüm dünyada çok yaygın olması ve sadece gelişmiş ülkelerde değil, krizden şimdiye kadar daha az etkilenen gelişmekte olan ülkelerde de büyümenin hızla yavaşlıyor olması.

Gelişmiş ülkeler arasında en iyi durumda olan krize ilk giren Amerika. Amerika’da konut sektöründe kıpırdanma başlamış olmasına rağmen, büyüme çok zayıf ve yeni istihdam yaratma kapasitesi çok sınırlı. İşsizlik oranı %10’dan %8’e düşmüş olsa da hâlâ kriz öncesinin 3 puan üzerinde. Avrupa’da ise sadece Yunanistan, İtalya, İspanya gibi krizle boğuşan ülkeler değil, Almanya gibi sistemin garantörü konumunda olan merkezî ülkelerde bile işler kötüye gidiyor. İşsizlik oranı Euro bölgesinde kriz öncesindeki %7’ler seviyesinden %11’e ulaşmış durumda. En zor durumdaki ülkelerde neredeyse her dört kişiden biri işsiz. Büyüme tahminleri sürekli aşağı doğru revize ediliyor. OECD son tahminlerinde Almanya’nın bu sene sonunda resesyona girebileceği uyarısını yaptı. İngiltere ekonomisinin %0,7 daralacağı tahmin ediliyor. Eurostat, Euro bölgesinde yılın ikinci çeyreğinde ekonominin %0,5 daraldığını açıkladı. Markit endeksi küçülmenin üçüncü çeyrekte de devam ettiğini gösteriyor.

Finansal krizin görülmediği gelişmekte olan ülkeler, 2008 ve 2009’da kuvvetli bir ekonomik performans göstermişti. Bu sayede dünya ekonomisi daha az küçülmüştü. Ancak gelişmiş ülkelerde talebin düşük olması, dünya ticaretinin durmasına yol açıyor, Çin gibi ihracatla büyüyen ülkeleri ve hammadde ihracatçılarını olumsuz etkiliyor. Çin’in bu sene %7,5 olarak öngörülen büyüme hızını yakalayamayacağı konuşuluyor. Bu, Çin’in son 20 yıldaki en düşük büyüme hızı olacak. Çin’in yavaşlaması Latin Amerika’dan Rusya’ya çok sayıda hammadde ihracatçısı ülkede ve yoğun ticarî ilişki içinde olduğu Asya ülkelerinde ihracatı ve büyümeyi aşağı çekiyor. OECD’ye göre Rusya ve Güney Afrika’da ihracat daralması %8’i buldu.

Euro mu bitiyor yoksa Euro krizi mi?

Yunanistan, İtalya, İspanya gibi kamu borçlarının sürdürülmesinde sorun yaşanan ülkelerde ekonomi politikası tam bir çıkmaza saplanmış durumda. Eurostat verilerine göre, kamu borçlarının GSYH’ya oranı Yunanistan’da %132, İtalya’da % 123. Borç oranı İspanya’da %72, ama İspanyol bankalarında sorunlu konut kredisi tutarı 665 milyar Euro, yani İspanya ekonomisinin %60’ı. Bankaların bu sorunlu kredileri karşılayacak sermayeleri olmadığı için yapılacak kamu yardımlarının İspanyol kamu borcunu %100’ün üzerine çıkartacağı düşünülüyor. Ekonominin daraldığı (Yunanistan’da %6, İtalya’da %2, İspanya’da %51,6 daralma olacağı tahmin ediliyor) bir ortamda bu borçların yarattığı risk giderek yükseliyor.

Bu, 1980 ve 1990’larda birçok Asya ve Latin Amerika ülkesinde yaşanan krizlere benzer bir durum. Türkiye’de 1990’lardaki ve 2001’deki krizin de benzer bir arka planı vardı. Bu ülkelerde krizin nasıl atlatıldığına baktığımızda hepsinde IMF’nin benzer bir reçete dayattığını ve bu istikrar programına uymaları koşuluyla para yardımı yaptığını görüyoruz.

IMF reçetesi kamu harcamalarını kısa dönem için azaltacak tasarruf tedbirleri ve uzun dönem için azaltacak yapısal önlemler ve sert bir devalüasyon içerir. Bu ülkelerin bir bölümünde bu operasyona bir de borç yapılandırması (borçların bir bölümünün ödenmesinin ertelenmesi, faiz oranlarının düşürülmesi ve bir bölümünün silinmesi) eşlik eder. Bu reçeteyle ücretlerin düşmesi, kârların artırması, düşen iç talep yerine ihracata dayalı bir büyüme sürecine girilmesi ve borç dinamiklerinin yeniden sürdürülebilir hâle gelmesi amaçlanır.

Euro kullanan Avrupa ülkelerinin devalüasyon yapma ihtimali yok. Bu da krizden çıkmak için geriye iki alternatif bırakıyor: borç yükünün anlamlı biçimde düşürülmesi (yani yazının başına geçen sermayenin yaratıcı yıkım süreci) ve reel ücretlerin düşürülmesi (ücretler üzerindeki baskıya ücret seviyelerini desteklemek üzere kamunun sağladığı çeşitli transferlerin kesilmesini de eklemek gerektiriyor). Hangi yola gidileceği, ülke içinde sermaye ile emek arasındaki mücadele tarafından belirleniyor. Yunanistan’da olduğu gibi.

Bu mücadelenin uzaması, sonuçsuz kalması ya da bu yolla sağlanan iyileşmenin yetersiz kalması iflasa sürüklenmelerine yol açacak ve devalüasyon kaçınılmaz hale gelecek. Euro bölgesinde yer alan Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler için devalüasyonun tek yolu var, o da Euro’dan çıkmak. Bir ülkenin tek başına Euro’dan çıkması ise ekonomileri nispeten iyi durumdaki ülkeler dahil tüm Euro kullanan ülkelerde işlerin daha da kötüye gitmesine ve muhtemelen Euro bölgesinin dağılmasına neden olacak. Euro’nun çökmesinin maliyetinin bu ülkelerin GSYH toplamlarının yaklaşık %5’i, yani 1 trilyon Euro civarında olacağı hesaplanıyor. Bu ise Avrupa’da ve doğal olarak dünya ekonomisinde resesyonun çok uzun yıllar devam edeceği anlamına geliyor.

Gelinen noktada kamu borç sorunu yaşayan ülkeler bu sorunlarını tek başlarına çözemiyor. Bu ülkelerin iflasa sürüklenmesinin maliyeti de çok yüksek olduğu için, Euro bölgesindeki Almanya başta olmak üzere diğer ülkelerin, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelere yardım etmesi gerektiği tartışılıyor.

Bu çerçevede Eylül ayının ilk haftasında Almanya’nın tüm itirazlarına rağmen Avrupa Merkez Bankası (AMB) zor durumdaki ülkelerin kamu kağıtlarını alacağını açıkladı. Bu açıklamaya göre, AMB vadesine 3 yıl kalan kağıtları sterilize edilmek koşuluyla sınırsız alabilecek. Ancak AMB’nin bu alımı yapması kağıdını satın alacağı ülkenin Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması’nın önereceği istikrar programına uyması koşuluna bağlı. Bu programın nasıl olacağını anlamak için, yukarıda söz edilen 1990’lı yılların IMF programlarını hatırlamak gerek. Tek fark, IMF yerine AMB’nin geçmesi ve devalüasyon yapılmayacak olması.

Yakın gelecekte sonuçlanmayacak

AMB’nin bu yeni tahvil programı Avrupa’daki krizi sona erdirmeye yetecek mi? Piyasalar üzerindeki ilk etkiler çok olumlu oldu: Sermaye piyasalarında alımlar geldi ve endekslerde yükseliş görüldü; Euro değer kazandı; petrol fiyatları arttı; İspanya ve İtalya’nın tahvil faizleri geriledi.

Ancak, yazının başındaki krizden çıkış koşullarını dikkate aldığımızda, uzun vadede bu programın krizi bitirmeye yetmeyecek olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Çünkü istikrar tedbirleri bu ülkelerin yeniden büyümeye geçmesini engelleyecek. Kaldı ki, bu programın uygulanması için Almanya Anayasa Mahkemesi’nin onayı ve Hollanda’da yapılacak referandum gibi bir dizi bürokratik süreç var. Ayrıca AMB’nin yardım için şart koştuğu istikrar programını uygulamak, söz konusu ülkenin ekonomi politikası üzerindeki egemenliğinden vazgeçeceği anlamına geleceği için ciddi siyasî tartışmalara da neden olacak. İspanya ve İtalya gönülsüz olduklarını çoktan açıkladı bile.

Kısacası, bu kriz kapitalizmin en ciddi krizlerinden birine dönüşmüş durumda ve yakın gelecekte sonuçlanması da ufukta görünmüyor.

 

Share.

About Author

Leave A Reply