İslamcılık: Hareket, düzen ve parçalanma

0

Ferhat Kentel

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, Türkçülük, Osmanlıcılık gibi ideolojik akımların yanı sıra, İslamcılık da bir toplumsal tabana sahip olmayan bir başka kurtuluş ideolojisi olarak ortaya çıktı.

Bu kurtuluş ideolojileri daha ziyade devletin yakın çeperlerindeki hareketliliğe tekabül ediyordu. Bu çeperlerin dışında kalan, imparatorluk coğrafyasında oradan oraya sürülen geniş ve farklı toplumsal yığınların temel meselesi ise savaşların yıkıcılığı içinde hayatta kalmaktı. Bir imparatorluğun çöküşüne bağlı olarak, bir ölçüde yapıştırıcı özelliğe sahip Osmanlı kimliğinin, üst kurguların, toplumsal bütünlüğün darmadağın olduğu bu dönem, aynı zamanda güven duygusunun yok olduğu, korkuların yükseldiği ve tek güvenilir yer ve anlam olarak cemaatlerin giderek daha fazla içine kapandığı bir kaos dönemiydi.

Jön Türk ve İttihat Terakki gelenekleri üzerinde, Fransız ulus-devlet modeli ile Alman milliyetçiliği sarkacında kimlikleşen ve Kemalizm’de vücut bulan bir seçkinler grubu, bu dönemde devlet katında süren gerilimlerden ve kavgalardan kazanarak çıktı. Askerî bir güce sahip olan bu grubun topluma dayattığı yeni ve kurgusal bir “ulusal kimlik – yurttaşlık” projesi, kaos konjonktüründe, ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan toplumu tanımlama gücünü ve tekelini ele geçirdi.

Ancak devlet katında “toplumsal mühendislik” tartışmalarının tarafları olan kurtuluş ideolojilerinin toplum nezdindeki karşılıkları önceden öngörülebilir olmaktan çok uzaktı. Seküler milliyetçiliğin Türkiye versiyonu olan Kemalizm, ele geçirdiği devlet aygıtı (en azından “silahlı ordu” ve “eğitim ordusu”) aracılığıyla, zaman içinde toplumun içine –sınırlı da olsa– sadık ve ehlileşmiş bir “yurttaş” kitlesi sokmayı başardı. Bu sadık kitlenin ötesinde ise, daha ziyade görüntüde sadık ya da boyun eğmiş, bir bakıma genelleşmiş bir takıye tavrı sergileyen kitleler ve daha da önemlisi kaos döneminin savunma refleksleriyle hayata tutunmaya çalışan, kültürel anlam dünyalarıyla direnen cemaatler yeni zamanların yeni siyasetinin aktörleri oldu.

Kürtler ve Müslümanlar 

Etnik, dinsel, etnodinsel veya geleneksel özellikleri ya da bu özelliklerin içiçe geçmesiyle varolan, kendini anlatabilen bu “cemaatler” arasında en önemlileri, inkâra, asimilasyona ve çeşitli baskılara maruz kalmış Kürtler ve tabii ki camileri, ezanları, medreseleri, tarikatları, kısaca anlam dünyalarının mekânları ve işaretleri baskı altına alınmış Müslümanlardı. Bu iki önemli grubu, kuşkusuz, apayrı kimlikler olarak tanımlamak nasıl mümkün değilse, başka etnik gruplar ya da mezheplerle içiçeliklerini de göz ardı etmemek gerekir.

İşte 20. yüzyılın başındaki İslamcılık akımından farklı olarak, özellikle 1980 sonrası, bir düşünce hareketi olarak yeni “İslamcılık” ya da toplumsal eylemi içeren “İslamî hareket” için, yukarıdan aşağı modernleştirme, uluslaştırma ve sekülerleştirme hareketine karşı, toplumun Müslüman bileşeninin direnişinin gene bu modernleşme hareketi içindeki tezahürüdür diyebiliriz. Başka bir deyişle, İslamî hareket 20. yüzyılın başındaki ideolojiden farklı olarak, cemaatten toplumsal aktöre evrilen toplumsal kesimlerin siyasal, kültürel, ekonomik hareketidir; kısaca gerçek anlamda bir “toplumsal harekettir”.

Çoğul bir direniş olarak İslamî hareket

Ancak bu genel tanımın ayrıntılandırılması gerekiyor. İlk olarak “toplumun Müslüman bileşeni” kendi içinde oldukça heterojen bir tabana sahiptir. Eğer 1980 öncesi Millî Selamet Partisi’nin (MSP) devamı olarak Türkiye siyasal hayatına katılan ve 1990’larda bir dönem en güçlü parti haline gelen Refah Partisi (ve arkasından Fazilet Partisi) İslamî hareketin bir tezahürü ya da parçası olarak kabul edilirse, bu partilerin tabanındaki farklı kesimler bu heterojen yapıya ilişkin fikir verebilir.

1990’larda yapılan çeşitli araştırmalara göre, RP’ye oy veren kesimler arasında üç ana damar dikkat çekiyordu. Bunlardan birincisi, MSP’nin toplumsal tabanında neredeyse tek ve en güçlü bileşen olan ve daha çok Orta Anadolu’daki kasaba nüfusuyla sembolleşen mütedeyyin, geleneksel ve muhafazakâr kesimlerdi. İkinci damar, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfustan, üçüncü damar ise kırsal bölgelerden koparak, göç sonunda büyük kentlerin çeperlerine, gecekondu bölgelerine yerleşmiş olan alt sosyal sınıflara mensup kesimlerden oluşuyordu.

İslamî hareketi anlamak için, birbirinden kopuk olmayan bu damarlardan her birinin taşıdığı çok güçlü bir anlam olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, yani Orta Anadolu ile özdeşleşebilecek muhafazakâr damar bir bakıma Türkiye’de İslamî hareketin yoktan varolmadığını, Cumhuriyet’in modernleştirme hareketine karşı savunmacı refleksleri içeren geleneksel yapının siyasallaşmasını anlatan bir damardı. Bu damar, bir bakıma, yepyeni boyutlar eklemlendiği için “yeni” bir hareket haline gelen İslamî hareketin devamlılık içindeki “ana nüvesi” olarak nitelendirilebilir.

İkinci damar, yani “Kürt” damarı, gene ulus-devlet ve buna bağlı olarak “Türklük” inşasına bağlı olarak, “etnik olarak” inkâr edilmiş, asimilasyona ve baskılara uğramış Kürt nüfusun “etnik olmayan”, tersine etnik ve kavimler ötesi bir aidiyete, her ne kadar içinde “millî” renkler olsa da, “ümmet”e referans veren bir siyasal kimliğe eklemlenmesi anlamına geliyordu.

Ancak, her ne kadar bu iki “kültürel” damar çok önemli bir ağırlık taşısa da, İslamî hareketi gerçekten “yeni” yapan üçüncü damar “yeni kent nüfusu”ydu. Zaman içindeki, özellikle 1980 sonrası göçlerle birlikte, 12 Eylül 1980 darbesinin yarattığı baskı ortamında, liberal ekonomi politikaları karşısında muhalefetin sindirildiği ve yokedildiği bir zaman diliminde, bu yeni kentli nüfus, İslamî hareketin “sınıfsal” boyutunu teşkil etti. Bu yeni kentli nüfus, “sınıfsal”ın konuşamadığı bir dönemde, “sınıf”ı, İslamî hareket vasıtasıyla “kültürel” olarak anlattı.

Dolayısıyla, İslamî hareket,“düzen”den şikâyetleri ve arzuları olan insanların ürettiği; “bir”den çok anlam içeren, ancak bütün bu anlamları bir “kimlik” etrafında yoğunlaştıran, netleştiren bir toplumsal harekettir. Başka bir deyişle, “yeni” olan insanlar ve anlamlar, “eski”yle, bir gelenekle irtibatlanarak, İslamî toplumsal hareketin dilini icat etti. Bu dil, “ötekileşmiş” toplumsal kesimlere “aktör” olma potansiyeli sağladı, enerji verdi; onlara mücadele edilebilecek bir “öteki” hedef inşa etti. İslamî hareket, zamanın ruhuna uygun, “devrimci” bir meydan okuma ve gelecek hayalini bir araya getirdi.

Zihinsel altüst oluşlar

Ancak bütün toplumsal hareketlerin yarattığı bir yanılsama İslamî hareket için de geçerli oldu. İçi sosyolojik olarak çok zengin olan bir hareket, gerek içeriden, gerekse dışarıdan tek boyutlu bir hareket olarak temsil edildi. İçerideki toplumsal kesimlerin buna ihtiyacı vardı; farklılıklarını ne kadar eritip bir bütünlük duygusu yaratabilirlerse, o kadar güçlü olacaklarını biliyorlardı. Dışarıda ise varolan düzeni ve daha somut olarak bu düzen içindeki iktidar sahibi sınıfları ve onların kültürlerini tehdit eden bu yeni toplumsal gücün “anlaşılmasını” basitleştirmek, “tek”e indirmek onun kolayca düşman olarak inşa edilmesini sağlayacaktı.

Sonuç olarak, İslamî hareket farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren, onlara homojen bir kimlik veren ve siyasallaşmalarını sağlayan bir hareket olarak Türkiye toplumsal ve siyasal hayatına girdi. İslamî hareket (ve kuşkusuz aynı zamanda Kürt hareketi ve “1915 Ermeni soykırımı” gibi geçmişin sorgulandığı bütün entelektüel çalışmalar, siyasal mücadeleler vb.) vasıtasıyla, Türkiye toplumu bütün Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olmadığı ölçüde zihinsel altüst oluşlar yaşadı.

En basit ifadesiyle, “karanlık ortaçağların” ve “doğululuğun” tezahürleri olarak görülen dindar kesimler toplumsal hayatın ve neredeyse devletin her alanına, polis teşkilatına, parlamentoya, üniversitelere, ekonomik hayata girdi. Kısaca modern/geleneksel ikilemini parçalayarak, Türkiye’deki (dolayısıyla dünya çapındaki) özellikle pozitivist bir aydınlanmacılık ve kalkınmacılıkla özdeşleşmiş, seküler-seçkin bir zümre tarafından gerçekleşeceği varsayılan “modern” toplum algılamalarını radikal bir şekilde değiştirdiler; modernliğin hiçbir “tek” aktörün tekelinde olmadığını, tersine sürekli icat edilen bir süreç olduğunu pratiklerin içinde yaşadılar ve gösterdiler.

İslamî hareketin bileşeni olan toplumsal gruplar, yukarıdan aşağıya “modernleşmeyi” tesis etmeye çalışan tek aktör (devlet ya da onun ürettiği seçkinler) yerine, olanakların ve alternatiflerin çoğaldığı bir “modernliğin” aktörleri oldu. Aynı zamanda İslamî hareket, içine giren farklı toplumsal kesimler için güçlü bir “asansör” işlevi gördü; topluluk (ya da cemaat) dayanışması içinde taleplerini güçlü bir enerjiyle dile getiren bu kesimler toplumsal ya da sosyo-ekonomik mobilite basamaklarında yukarılara tırmandı. Bu haliyle, toplumun sınıf yapısı değişti; kentler yeni sınıflarla tanıştı.

Ara bir sonuç çıkarmak gerekirse, genel olarak bütün toplumsal hareketlerde söz konusu olduğu gibi, İslamî hareket de bir yandan toplumu değiştirirken, diğer yandan kendisi de değişti.

Müslümanların “normalleşmesi”

12 Eylül’den sonra, özellikle 80’lerin sonunda Refah Partisi-Fazilet Partisi çizgisiyle Türkiye siyasal hayatının en önemli aktörlerinden biri haline gelen İslamî hareket için 28 Şubat 1997 darbesi önemli bir dönüm noktası oldu. Bir açıdan, 28 Şubat’ı İslamî hareketin total kimliğini parçalayan ve onu ehlileştiren bir operasyon olarak görmek mümkün. Ancak başka bir açıdan bakıldığında, 28 Şubat sürecinden büyük darbeler alarak çıkmış olmasına rağmen, İslamî hareketin bileşenlerinin ve mensuplarının hayatta kalmak için gösterdikleri “uyum” ve “hareket” sayesinde beklenmedik bir başarı hikâyesi ürettiği de söylenebilir. 28 Şubat’ın akabinde İslamî hareket, topluluk kimliğinin rejimle sürtüşmesini asgariye indirerek ve uyumu ön plana alarak aşınmayı azalttı; ancak bireysel alanda teslim olmayan, ekonomik, siyasal, kültürel  faaliyet alanlarında hareketi beslemeye devam etti.

Bir yandan Avrupa Birliği müzakereleri vasıtasıyla küresel dünyaya açılan, KOBİ’ler ve “Anadolu Aslanları” gibi taşranın yerli ekonomik aktörlerine siyasal bir güç ve temsil sağlayan, demokratik açılım, askerî vesayetin sona erdirilmesi, Kürt açılımı gibi “yeni” bir siyaset yapma yolunu açan, fakat aynı zamanda muhafazakâr-geleneksel-milliyetçi bir ruhu taşıyan AKP bu uyum ve hareketin partisi olarak Türkiye’nin en güçlü siyasal hareketi haline geldi. AKP, Türkiye’nin geleneksel iktidar yapısını değiştirdi. Bir bakıma, on senelik bir zaman dilimine yayılmış, iktidarı devlet aktörünün elinden alan, kansız bir “burjuva demokratik devrimi” gerçekleştirdi; Türkiye kapitalizminin kumandasına oturmuş en güçlü yönetici sınıfı inşa etti.

AKP vesilesiyle İslamî hareket ve hareketin öncüleri, en güçlü aktörleri iktidara yürüdüler. İktidara yürüyen bu kesimler iktidarla özdeşleştikçe, gene bütün devrimci hareketlerin yaşadığı tecrübeyi İslamî hareket de yaşadı. “Devrim”, içinden karşı-devrimi ve statükoyu da üretti. “Hareket” sona erdi, “düzen”e dönüştü. Gene bu iktidara yürüyüş içinde eteğindeki geniş ve heterojen toplumsal kesimleri taşıyıcı özelliğini kaybetti. Zaman içinde “asansör”e binenlerle birlikte heterojen yapısı daha da artmış olan hareket artık bugün bütün kitlelerini birlikte ve kimlik vererek taşıma kapasitesini yitirdi.

Hareketin içindeki unsurların hepsi şu veya bu şekilde bir zamanlar “ait” oldukları ortak bir kimliğe gönderme yapıyor olsa da, artık başka dünyalardan konuşuyorlar. En azından, hareketle birlikte “en tepeye” varanlar ile hâlâ alt toplumsal sınıflarda aidiyetleri şekillenenler ve hâlâ “başka bir dünya mümkün” diyenler, birbirilerini apayrı dünyaların insanları olarak görüyor.

Uyum ve direniş

Bugün İslamî hareketin bir “bütün”olarak varlığı sürmüyor. Ancak, İslamî hareketten gelip başka dünyalarla içiçe geçen, değdikleri yerleri değiştiren ve değdikleri yer sayesinde değişen “İslamcılar” var. Devrimci Müslümanlar, anti-kapitalist Müslümanlar, Manhattan’a özenen, beton kuleleri dikerek rantlar elde etmeyi çok iyi beceren ve bunu da “kalkınmacılık” cilası altında çok iyi saklamayı beceren kapitalist müteahhitler, Protestanlaşmış, sekülerleşmiş burjuvalar, Alâ dergisiyle giyim ve kuşamlarını şekillendiren kadınlar, tüketimle kendilerini tanımlayan orta sınıflar var ve tabii ki, giderek bir hayal haline gelen “ümmet” fikrini bir kenara bırakıp devletle örtüşerek kavmiyetçiliği şiar edinen milliyetçiler de var…

Bugün İslamî hareket paramparça; farklı parçaların kimisi modern kapitalist dünyaya bir cevap üretirken, kimisi de bu yapıya mükemmel bir uyumun örneğini veriyor. Başka bir deyişle, Müslümanlar ya da Müslüman olmayanlar, herkes artık normal… Uyum da her yerde, direniş de…

 

Share.

About Author

Leave A Reply