Edebiyatta savaş ve barış

0

Nilüfer Uğur-Dalay

“Bir gün gelecek, oh diyecek insanoğlu. Silahları bırakın, artık ihtiyaç kalmadı”.
Bertolt Brecht

“İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı… Korku değil cesaretle savaşın karşısına dikilmek zorundayız. Tüm kültür yaratıcılarının en büyük görevlerinden biri budur”
Cengiz Aytmatov

“Savaşa ait ne varsa savaşı da alıp gitsin”.
Pablo Neruda

“Savaşlar önlenmese, silahlanma tekniğindeki hızlı gelişmeler, insanlığın kendi kendisini yok etmesiyle sonuçlanacaktır”.
Jean Paul Sartre             

Sanat daha iyi yaşama tutkusunun kurgulandığı bir alan olduğundan, barış sanatın ve sanatçının ana izleği olmaktadır. Sanatın kötüye karşı tavrı ilk örneklerinden itibaren görülür.

Homeros’un büyük bir savaş destanı İlyada, aynı zamanda kadınların sesinden duyurulan bir barış çağrısıdır. Çoğu eserde bu çelişkili durumu görürüz. Edebiyatta yaygın bir yeri olan, çok sayıda esere konu olan, adeta bir ‘savaş edebiyatı’ yaratacak kadar yaygın işlenmiş ‘savaş’ konusu yanında karşıtını, ‘barış’ı da getirir. Bu nedenle edebiyatta savaş farklı okumalara açık bir konu olur.

Dile, düşünceye, duyguya sinen savaş kokusunu silmek için temizliğe önce kendimizden başlamalıyız diye düşündük. İşte bu bakış açısıyla, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu aktivistleri, dört bir yanımızın savaşla çevrili olduğu günlerde, “Edebiyatta savaş ve barış” konulu bir okuma atölyesi düzenlemeyi düşündük.

100 Temel Eser’de savaş ve barış

Savaşı silahlı mücadeleye dayanan durum, bireyi ve toplumu hedef alan her türlü şiddetin uygulanması, anatomik ve ruhsal bütünlüğü bozucu, maddî ve manevî nitelikteki şiddet olarak, barışı ise savaş ve çatışmaların ardından gelen süreç, uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşan ortam, insanın denge, sakinlik, huzur içinde olması durumu olarak tanımladık.

Atölye’ye, ilk hareket noktası olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nın lise yaşındaki gençlere önerdiği 100 Temel Eser’den hareket etmeye karar verdik; gençlerimize nasıl bir dünya, nasıl bir gelecek önerilmektedir?

Bu eserler içerisinden aşağıdaki dokuz eseri okuma atölyesi için uygun gördük:

  • Halide Edip Adıvar                     Sinekli Bakkal
  • Ömer Seyfettin                           Hikâyelerden Seçmeler          (Bomba)
  • Ahmet Hikmet Müftüoğlu          Çağlayanlar                 (Üzümcü)
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu   Kiralık Konak
  • Samiha Ayverdi                          İbrahim Efendi Konağı
  • Tarık Buğra                                Küçük Ağa
  • Ernest Hemingway                     Çanlar Kimin İçin Çalıyor
  • Lev Tolstoy                                  Savaş ve Barış
  • Ahmet Hamdi Tanpınar            Beş Şehir

Atölye’nin ikinci döneminde ise Soğuk Savaş döneminde (1945-1991) Nobel Ödüllü sekiz yazarın romanlarındaki savaş ve barış arandı.

Bu dönemde ele alınan kitaplar şunlardı:

  • Hermann Hesse  (1946)             Masallar
  • Andre Gide          (1947)             Kalpazanlar
  • William Faulkner            (1949)             Abşalom Abşalom
  • AlbertCamus       (1957)             Yabancı
  • Mihail Solohov    (1965)            Uyandırılmış Toprak
  • Aleksandr Soljenitsin (1970)     İvan Denisoviç’in bir günü
  • Heinrich Böll        (1972)             Ve o hiçbir şey demedi
  • Necip Mahfuz     (1988)             Aynalar

Üçüncü Atölye’nin konusu ‘1980 Sonrası Türk Edebiyatı’nda Savaş ve Barış’ olarak belirlendi.

İnsan ruhunda, bedeninde, yaşamında silinmez izler bırakan müdahaleler olan darbeler ve onları izleyen dönemlerin yarattığı yıkım en çok insan düşünce ve dünyasının ürünleri olan sanatta görüldüğü, darbelerin en acımasızlarından olan 12 Eylül darbesinin de ülkenin üzerinde silinmez, onarılmaz, geçmez yaralar bıraktığı, etkileri bugün de devam ettiği için, yeni dönemi 1980 sonrasının izlerinin sürülmesine, ruhsal ve bedensel bütünlüğü bozan bu acılı dönemi ve sonrasını, bireyi ve toplumu köklü bir biçimde dönüştüren bu şiddet devrini yazarların kaleminden bir kez daha yaşamaya ayırdık.

1980 dönemi edebiyatını hazırlayan yazar olarak Oğuz Atay’ı bu grubun içine kattık ve içerik ve biçim anlamında bu dönemin 17 eserini tartıştık.

Oğuz Atay Tehlikeli oyunlar

  • Tarihe kaçış
  1. Orhan Pamuk             Beyaz kale
  2. İhsan Oktay Anar       Efrasiyab hikayeleri
  • Batılılaşma sorunsalı

Tahsin Yücel               Gökdelen

  • İç göç/Kentleşme

Latife Tekin                Berci Kristin Çöp masalları

  • İdeolojik kimlik bunalımı

a. Ayla Kutlu              Hoşça kal umut

b. Adalet Ağaoğlu      Üç beş kişi

c.Kaan Aslanoğlu      Kuş bakışı

  • Kurtuluş (kadın/erkek eşitliği, ilişkiler sorunsalı)

a. Elif Şafak               Pinhan

b. Tezer Özlü              Yaşamın ucuna yolculuk

  • Kuşaklararası çatışma

Oya Baydar                Kayıp söz

  • Tasavvuf

Nazan Bekiroğlu        İsimle ateş arasında

  • Postmodern

Hasan Ali Toptaş            Gölgesizler

  • Yeraltı edebiyatı

Hakan Günday                Malafa

  • Serbest yazım/okuma

a. Mehmet Uzun                    Abdalın bir günü

b. Mehmet Eroğlu      Fay kırığı

c. Murat Uyurkulak    Tol

Savaş söylemine yakın

Üç yıl/dönem devam eden bu ‘Edebiyatta savaş ve barış’ atölyesi bizler için değerli bir deneyim oldu.

Edebiyat metninin okuruyla kurduğu geleneksel ilişki biçiminin ortadan kalktığını,  incelenen metin ile farklı ve özgür bir iletişim kurulduğunu, metni herkes kendi gerçekliğinde, kendi bağlamında okumuş, kavramış, alımlamış ve yeniden oluştur olduğunu, aynı metni okurken farklı okurların farklı anlamlar yakaladığını gördük.

İncelediğimiz metinlerin çoğunda, incelenen dönemin özelliğinden olsa gerek, yazarların Doğu-Batı sentezi oluşturma sancılarını çektiğini, modernizmin toplumda yol açtığı ve açmakta olduğu gerilimi, farklılıkların ve yeninin kabulünün nasıl zorlukla algılandığını irdeledik.

İncelediğimiz çoğu eserde üçüncü bir yolun, eski ile yeninin iyileri ile yeni bir senteze varmanın ne denli güç olduğundan ve bunun bugün bile başarılamamış olmasından söz ettik. Bireyi ve toplumu hedef alan, ruhsal bütünlüğü bozan, uyumsuz, hoşgörüsüz ve anlayışsız ortamları yaratan, maddî ve manevî nitelikteki şiddetin bu türden yaklaşımlardan doğduğunu konuştuk.

  • Yazarların yaşamı, eylemleri, düşünsel ve siyasî duruşundaki yalpalamaların kitaplara yansımalarını gördük.
  • Karakterlerin, özellikle de kadın karakterlerin oluşumunda, şiddetin, ihanetin, sevgisizliğin ve hoşgörüsüzlüğün yol açtığı izleri sürdük.
  • Bireyin iç hesaplaşmalarındaki dönemin ve yaşadıkları çevrenin etkilerinden söz ettik.
  • Dinin insan oluşumundaki belirleyiciliğini konuştuk.
  • Darbe gibi, tutuklanma ve işkence gibi, sürgüne ve göçe zorlanma gibi, iktidarın güç denemeleri, zulüm ve cebr uygulamaları gibi bireyi ve toplumu hedef alan uygulamaların yansımalarından söz ettik.
  • Yazarların dil tercihlerinin nasıl saldırgan ve savaş söylemine yakın olduğunu şaşırarak gördük.
  • Metinleri bugünkü bakış açısından irdelediğimizde, tartıştığımız konuların hâlâ güncelliğini koruduğunda hemfikir olduk.
  • Önceden oluşmuş, yargı, gözlem ve ezberlerimizin bu farklı okuma sonunda nasıl değiştiğini gördük.

Hem dilde hem de hikâyelerin içeriğindeki millî acı, millî düşman, mağduriyet duygusu, ötekiler, ezelî ve ebedî düşmanlar fobisi, korku ve nefret, şiddet ve vahşet, sürekli aşağılandığımız, haksızlığa uğradığımız, bize sürekli ihanet edildiği, kendimizden başka dostumuzun olmadığı, hainlerin varlığı kompleksi üzerinde dururken, bunların milliyetçilikle ne kadar örtüştüğünü ve günümüzde de karşılığının olduğunu konuştuk. Milliyetçiliğin gökten zembille inmediğini, korkulan ve nefret edilen düşmanlarla mücadele ederken, onları alt edebilmek için onlar gibi olmaya başlanacağı riskinin de beraberinde geldiğini konuştuk.

Savaşta taraf olmak

Savaşları “bizim savaşlarımız” ve “onların savaşları” diye ayırarak, “bizim” savaşların bir kahramanlık destanı gibi anlatılmasının, “onların” savaşlarının çirkinliğinin, vahşetinin öne çıkartılmasının bir yazarın tarafgir, ikircikli tutumunu gösterdiğini irdeledik.

Savaşın gerçek yüzü her zaman ve her yerde acı, vahşet ve şiddettir. Savaşın öldürmekle başladığını, savaşın yalnızca, tek ve mutlak anlamda ölüm, öldürmek ve ölmek olduğunu konuştuk.

Metinlerde savaşta taraf olmanın ne kadar normal, sıradan bir karar olduğunun ve üzerinde fazla da düşünülmemesi gerektiğinin anlatıldığını, böylelikle savaşın nasıl normalleştirildiğini gördük.

Karar verme aşamasındaki insanın çelişkileri, acıları, sancıları, yalpalamaları, karakterlerle biz okurlar arasında özdeşim kurulmasına yol açacak kadar iyi betimlendiği metinlerle karşılaştık. Atölye katılımcıları hayatlarının bir döneminde verdikleri ya da gelecekte verecekleri kararlar arifesinde roman kahramanlarının yaşadığını ikilemleri yaşadıklarını ya da yaşayabileceklerini fark etmişlerdi.

Okumalarımız boyunca birçok kez eserlerdeki kahramanların sorduğu sorularla ve anlattığı durumlarla yüzleşmemiz gerektiğini konuştuk. Savaş nedir? Kendi kendimize ve başkaları ile yapacağımız savaş nasıl şekillenir? Savaş gerekli mi? Ölmek mi, kalmak mı önemlidir? Savaşçının gücü nereden gelir? Kavganın diyalektiği. Savaşın yıkımı, utancı. Savaşın yersizliği. Vahşi bir sara olan savaş. Kötülüğe giden yol olarak savaş. Bir insanı öldürmekle şimdi ve gelecekte yaşanacak kayıplar. “Harp hiledir” hadisinin anlamı. “Yanılmışım” diyebilme gücü.

Zaman zaman savaş yorumlarında farklılıkların ortaya çıkması, eleştirdiğimiz söylemleri kullanma ikilemlerimiz, barışçıl sayılmayan bazı söylemleri normalleştirdiğimizi görmemiz ile  Atölye’nin çok önemli ve değerli bir çalışma olduğuna karar verdik.

Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi’nde bir araya gelme amacımız, barışı aramak, barış kültürünü içselleştirmek, iliklerimize işlemiş yaygın savaş söylem ve davranışlardan kendimizi arındırmak için çaba göstermek olduğu için, bu türden tartışmalar yapmanın kendimizi fark etmemiz açısından değerli olduğunu gördük.

Atölye’nin daha önceleri çok farklı duygu, düşünce ve değerlendirmelerle okuduğumuz kitapları nasıl bambaşka bir paradigma ile okumamıza, irdelememize, dikkatimizi yönlendirmemize yaradığını, Atölye’nin tek tek bizlere yaptığı katkıları konuştuk. Dilimize, düşüncelerimize, dünyaya bulaşmış savaş ve şiddet ruhundan arınmanın çok da kolay olmadığını bir kez daha gördük. Barış kültürünü toplumda yerleştirmeden önce, bizlerin bile barışı özümsemesinin ne denli zor ve yaman bir iş olduğunun ayırdına bir kez daha vardık.

Bu zorlu, yapıcı, şaşırtıcı, öğretici, aydınlatıcı ve değerli süreçte edebiyatın iki işlevini fark ettik; edebiyatın savaşı efsaneleştirerek normalleştirdiğini, yıkımını örtbas ettiğini, diğer yandan da estirdiği bahar rüzgârı ile savaş kasırgasının önünü kestiğini, açtığı yaraları sardığını.

Acı çeken kitleler

Atölye’nin son kitabı olan Ayla Kutlu’nun Hoşçakal Umut isimli romanında sorduğu ‘Bir ülkede insanlar korkuya kapılmadan yaşayabildiklerinde duyguları nasıl yumuşar kim bilir?’, ‘İnsan hangi ortak paydada eşitlenecek, yalnızca ölüm mü?’ sorularının yanıtlarını üç dönemdir Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi’nde arıyoruz.

Atölye katılımcıları olarak umuda hoşçakal demiyoruz. Umudumuzu sonbaharda başlayacak dördüncü dönemde de sorularımıza yanıt aramaya devam ederek sürdüreceğiz.

Sonsözü Albert Camus söylesin: “Sanatçı’nın ‘zorbalığa karşı çıkma’ işlevi açık seçiktir. O, ne susmayı, ne yansız kalmayı benimser. Acı çeken kitleler sustukça birilerinin onların yerine konuşması gerektiğini söyler… ama sanatı bir tür toplumsal din dersine dönüştürmeme koşuluyla”.

 

Share.

About Author

Leave A Reply