Marksizm üzerine düşünceler

0

Besim F. Dellaloğlu

György Lukacs 1956’da Macaristan’da İmre Nagy hükümetinin Kültür Bakanı’dır. Sovyetler Macaristan’ı işgal eder. Bir Sovyet subayı elinde silahla Lukacs’ın odasına girer ve bağırır: “Silahlarınızı bırakın ve teslim olun.” Lukacs cebinden kalemini çıkarır ve masanın üstüne koyar ve ellerini kaldırır.

Kalem kılıçtan keskin midir? Bilinmez. Ama en azından kalem kılıçtan değerli olmalıdır. Ya da öyle olacağını ummak doğal olmalıdır. Hayır doğal değil, ideal. Realizme onun kadar bulaşmış birinin, neredeyse çocukça bir idealizmi içinde hâlâ taşıyabilmesi ilginçtir. Bu yaşanan sadece Lukacs’ın kişisel trajedisi değildir sanki. Reel Marksizm’in açmazını bu küçük öykü çok güzel anlatır. 

Ortodoks ve heterodoks

Kimi zaman birbirleriyle bağlantılı, çoğu zaman da birbirleriyle çelişen iki Marksizm’den söz edilebilir belki de. Ortodoks Marksizm ve heterodoks ya da heretik Marksizm. Bu anlamda da, “heretik” olan ortodoksun kendisi gibi olmayana verdiği addır. Ortodoks Marksizm, merkezde, iktidarda olan, dominant, hegemonik olan, güçlü olan Marksizm. Heterodoks Marksizm ise çevrede, muhalefette olan, zayıf, marjinal Marksizm.

Ortodoksi Marksizm’i daha çok bir bilim olarak görür. Böyle bakanlar için Marx bir sosyologdur; pozitivist bir tarih felsefecisidir. Tarihsel materyalizm de tarihin ve toplumun yasalarını keşfeden bir bilimdir. Marx dar anlamda içinde yaşadığı toplumun, yani modern kapitalizmin aslında ne olduğunu anlatır. Ama bu tek başına yeterli değildir ortodoksi için. Geniş anlamda Marx bütün tarihsel, toplumsal formasyonların hangi mantıkla birbirinin yerine geçtiğini söyler. Bu anlamda Marksizm tarihin genel yasalarını keşfeder. Yani kapitalizmin analizi giderek genel bir tarihsel analize dönüşmüştür. Dar anlamda sadece kapitalizmin analizi, geniş anlamda bütün insanlık tarihinin analizi. Marksizm’de her iki yaklaşım da mevcuttur. Hatta Marksizm bu ikisinin kararsız bir birlikteliğidir. Bu ikisi arasındaki bir diyalektiktir.

Kapitalizmden sosyalizme geçiş sadece etik veya felsefî bir tercihin sonucu olarak görülmez ortodoksi tarafından. Aynı zamanda tarihin zorunlu bir aşaması olarak görülür. Sosyalizm kapitalizmden daha iyi, daha insanî olduğu için değil. İnsanlar böyle bir tercihte bulunduğu için, sosyalizmi arzuladıkları için değil. Kapitalizmden sonra sosyalizmin gelmesi zaten bir tür mukadderat, bir tür zorunluluk olduğu için. Nasıl feodalizmden kapitalizme geçiş tarihsel koşulların zorladığı, koşullandırdığı bir şey ise, kapitalizmden  sosyalizme geçişin telos’u tarihe içkindir.

Ortodoksiye göre Marksizm bir bilimdir; heterodoksiye göre ise bir felsefe. Olan ile olması gereken arasındaki fark gibi. Heterodoksinin, ortodoksinin kıyısında, kenarında yaşaması gibi, olması gereken de, olanın kıyısında kenarında yaşar. Marksizm aslında en çok bu noktada kaybetmiştir. Olması gereken olarak düşündüğünü, olanın içkin telos’u sandıkça, olması gerekenden uzaklaşmış ve olana teslim olmuştur. Marksizm’in reelleşmesinin kıssadan hissesi budur. Realiteye gömülmek idealiteden kopuştur çoğu zaman. Belki her zaman değil, ama çoğu zaman. Ortodoks Marksizm çoğunlukla fazla realist olmuştur ne yazık ki. Kurucusu, işçi sınıfını “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar” olarak tanımlamış olmasına rağmen. Marksizm’in en zayıf noktası eninde sonunda bir felsefe olduğunu sürekli olarak unutmaya, hatta bastırmaya çalışmasıdır. İdealizmden uzaklaştıkça pozitivistleşmiştir.

İyi ve kötü ideoloji

Marx’ın kendisinde bile birden fazla “ideoloji” kavramı vardır. Biri olumlu, diğeri olumsuz. Bir tanesi tamamen “yanlış bilinç” anlamında. Tarihsel rolünün farkında, bilincinde olmayan işçinin ideolojisi olumsuz anlamda ideolojidir. Bir tür yanılsama yani. Bu bakış işçi sınıfının bir “esas” ideolojisi olduğunu varsaymaktır aslında.  Lukacs’ın “işçi sınıfının ahlakı” olarak nitelediği olumlu anlamda ideoloji, yani sınıf bilinci. Bu aslında tipik bir özcülük açmazıdır. Bu noktada insanların aslında neyi istediklerinin bir önemi yok gibi görünmektedir. Kapitalizmden sonra sosyalizm gelecektir. O kadar. Bunun farkında olanlar iyidir. Farkında olmayanlar ise yanlış bilinçlidir. Böylesi bir ideoloji kavramı aslında Marksizm’in pozitivistleşmesine birinci dereceden yol açan bir ortodoksidir. Bu sorun Marx’ın bizzat kendisinde mevcuttur. İdeoloji, proletarya ideolojisi olduğu zaman iyi ideolojidir, çünkü bu ideoloji tarihin akış yönüne paraleldir. Kötü ideoloji ise, tarihin akması gereken yöne doğru akmasına, tarihin gerçekleşmesinin önünde engel olduğu zaman yanlış bilinç olur. Burjuva ideolojisi feodalizme karşı kapitalizmi getirirken olumlu bir ideolojidir, ancak proletaryanın iktidarının önünde bir engel olmaya başlayınca olumsuz bir ideoloji haline gelir. Ve proletaryanın  ideolojisi tarihin son olumlu ideolojisidir.

Her ideoloji, diğer ideolojilerin ideoloji olduklarının ortaya dökülmesine katkıda bulunur. Burjuva ideolojisinin evrensellik söyleminin açığa vurulmasında Marksizm’in büyük bir rolü olduğu doğrudur. Ancak bu doğru, Marksizm’in evrenselliğini, bilimselliğini kanıtlamaya yetmez. Marksizm aslında bunu tam da bir ideoloji olduğu için başarmıştır. Marksizm de ideoloji eleştirisine uğrattığı kapitalizm gibi tarihseldir, fanidir.

Bir yandan Feuerbach Üzerine Tezler’in on birincisi. Yani, “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetinmiştir, asıl olan onu değiştirmektir” cümlesinde ifadesini bulunan kararlı bir iradecilik, tamamen felsefî bir ton. Hatta neredeyse Nietzsche’ci bir Güç İstenci.  Bir yandan da kapitalizmden sonra sosyalizm gelecek, oradan sonra komünizm gelecek türünden neredeyse otomatik, matematik bir ilerlemecilik. O kadar kötü versiyonları vardır ki bu yorumların, Almanya’da 20. yüzyılın başında, devrimin ne zaman olacağını hesaplamak moda olmuştur. Tarihi bilirsen bugünü bilirsin, gelecekte ne olacağı konusunda da öngörülerde bulunabilirsin. Marksizm böyle anlaşıldığında sekülerleşmiş, modernleşmiş, pozitivist bir falcılık haline gelir.

İki eksen

Üstelik bu falcılığın adı da bilim olur. Tarihin yasalarını keşfeden bilim. Marx’ın, kâr oranlarının düşme eğilimi/yasası, işsizlik, sermayenin yoğunlaşması,  tekelleşmesi gibi bir takım kavramları kehanetin temelini oluşturur. Rekabet yüzünden kâr oranları düşecek. Sermaye giderek daha az elde yoğunlaşacak. İşsizlik artacak. Azın çoğu yönetebilmesi için politik rejimler otoriterleşecek. Aklın yolu bir olduğuna göre, eninde sonunda insanlar isyan edecek ve devrim olacak. Bu bakış doğru olsaydı hergün devrim olması gerekirdi zaten. Kıssadan hisse, Marx ile Marksizm arasında çok katı bir ayrım yapmak doğru değildir. Bütün suçu Marx’ı yorumlayanlara atıp Marx’ın metinlerinde hiçbir gerilim, çelişki yoktur demek yanlıştır. Marx da zaman zaman, hatta çoğu zaman kendisini bir bilim adamı, yaptığını da bir bilim olarak düşünmüştü. Ama felsefî boyutu da tamamen dışlamıyordu. Marksizm aslında bir anlamda bütün bunların gerilimli bir birliğiydi, birbiriyle çelişik olabilecek bu iki eksenin biraradalığıydı.

Türkiye’de altmışlardan sonraki sol, Marksist Aydınlanma, özellikle marksist klasiklerin, Marx’ın, Engels’in, Lenin’in kitaplarının Türkçe’ye çevrilmesiyle başladı. Bu aydınlanma süreci, felsefî idealizmin çökertilmesi üzerinden bir materyalistleşme ve ateistleşme, onun arkasından onun doğal bir felsefî politik sonucu olarak marksistleşme şeklinde ortaya çıktı. Bu aslında belki de gereğinden fazla pozitivist, bilimsel solculaşma ya da marksistleşme biçimiydi. Ancak bu yorumu mümkün kılan da aslında diğer seçeneklerin varlığı. İki dünya savaşı arasında, 1920’lerde Almanya’da Weimar döneminin ağırlıklı olarak Yahudi olan aydınları tam tersine idealist bir düzlemde, felsefî idealizmi terk etmeden, gelenekle, dinle, mesihçilikle bağlarını koparmadan, mutlaka ateist olmak durumunda olmadan marksistleşmişlerdir. Bu durumda, birincisi pozitivist bilimsellik üzerinden marksistleşme, ikincisi ise felsefe ya da etik üzerinden marksistleşme olarak nitelenebilir.

Türkiyeli aydınların 60’ların sonrasında marksistleşmesiyle, 20’lerde Almanya’da Weimar aydınlarının marksistleşmesi arasından dağlar kadar fark var. Türkiyeli aydınlar daha çok idealizmden kurtularak materyalistleşerek, madde üzerinden, maddî olan üzerinden marksistleşiyor. Olan üzerinden.Telos zaten olanın içinde çünkü. Dolayısıyla burada marksizmi bir bilim olarak, toplumun değişmez yasalarını keşfeden bir bilim olarak çok pozitivist bir şekilde algılayarak marksistleşiyorlar. Türkiyeli aydınlar en iyi modern olma biçimi olarak gördükleri, moderne peşinen teslim oldukları için Marksizm’e yöneliyor. Alman aydınları ise tam tersine, moderne duydukları derin şüphe üzerinden, biraz da duygularıyla, sezgileriyle marksistleşiyor. Daha çok bir insanlık idealizmi üzerinden, insanlığı nasıl kurtaracağız, kendimizi nasıl kurtaracağız soruları üzerinden Marksizm’e yöneliyorlar. Olması gereken üzerinden. Aslında bu materyalist olmaktan daha çok idealist bir Marksizm. Felsefî anlamda idealist bir Marksizm. Hegel’i ve genelde Alman idealizmini terketmeyen bir Marksizm.

Daha iyi bir hayat beklentisi

Marx’ın düşüncesinde sözü edilen felsefî, etik derinlik mevcuttur. Bu boyut aynı zamanda Marx’ın düşüncesini çok daha geniş bir sürekliliğin parçası kılar. Antik Yunan’dan beri felsefenin temel niteliklerinden biri olan, insanın düşünmesinin temel motiflerinden biri olan daha iyi bir hayat beklentisi. Bu fikir en azından Sokrates’ten beri var olan bir şeydir. “Daha iyi bir hayat nasıl kurulabilir?” sorusu felsefî bir sorudur. Marx da aslında bu çerçeveye ait olan bir düşünürdür. Bu sorunun yanıtını arayan bir düşünürdür. Marx’ın düşüncesinde bunun simgesi Feuerbach Üzerine Tezler’in on birincisidir. Önce düşünmek, yani refleksiyon; düşünceyle birlikte sistematik bir ideal, yani bir anlamda bir ütopya kurgusu; sonra da onu irade üzerinden hayata geçirmek. Bu aslında Marx’ın keşfettiği değil, dâhil olduğu bir ufuktur. Onu tipik bir 19. yüzyıl Batı düşünürü kılan şeydir.

Böyle bakıldığında Marksizm daha çok bir felsefe, bir sosyal felsefe, bir siyasal felsefe, hatta bir etik olarak görünür. Daha iyi bir hayat beklentisinin, Batı geleneğindeki teolojik karşılığı ise mesihçiliktir. Yahudi mistisizmiyle başlayan ve devredilerek devam eden mesihçi düşünce tarzı. Batı düşüncesinin kendine özgü yönlerinden bir tanesi olan ütopik düşünce de aslında bunun bir versiyonudur.  Mesihçi ton Batı düşüncesinin temellerinden biridir. Daha iyi bir hayatı ummak, beklemek. Beklemek doğrudan Mesih’e yapılan bir atıftır aslında. Beklenen Mesih’tir. Beklemek ediminde her zaman bir umut boyutu mevcut. Hayat zaten beklerken olanlar değil midir? Bu felsefî boyut aslında Marksizm’i daha önce tartışılan o farklı modernlik yorumuna yakınlaştıran ve dolayısıyla bunu geçmişle, gelenekle, Yahudi mistisizmiyle, hatta Antik Yunan ile ilişkilendiren yön.

Pozitivistlikle nitelenen yön ise Marx’ın yapıtını daha çok bir bilim olarak ortaya koymayı tercih ettiği durumlarda ortaya çıkıyor. Bu da, Marx’ta olmayan ama Marx sonrası bir değişim, dönüşüm ya da revizyon değil. Bu bizzat Marx’ın yapıtına içkin olan bir özellik. İlkel komünal toplumdan başlayıp komünizmle sona erecek bir tarih anlayışı bu. Marksizm’in kendisi aslında kapitalizmden sosyalizme bir geçiş değil mi? Marksizm bunu sağlama perspektifi taşıyan bir teorik çerçeve değil mi? Böyle göründüğü zaman, bunu talep eden, bunu isteyen, iradesini bu yönde koyan bir teorik çerçeve olduğu zaman, felsefe sınırları içinde kalabiliyor Marksizm. Ama bunu bir değişim talebi olarak değil, bir tarihsel zorunluluk olarak, yani kapitalizmden sosyalizme geçişi tarihe içkin bir zorunluluk olarak algıladığı zaman Marksizm bilim olmayı, üstelik pozitivist bir biçimde ister gözüküyor.

Marx’ın kuramını ortaya koyduğu dönem, yani 19. yüzyılın ikinci yarısı, Batı düşüncesinde pozitivizmin çok güçlü olduğu bir dönem. Aynı dönem sosyolojinin kurulduğu,  sosyal bilim anlayışlarının geliştiği dönem. Marx da bu Zeitgeist’ın bir parçasıdır. Marx’ın, Marksizm’in kendisi de tarihseldir. Aksi aslında Marksizm’in ruhuna da uygun değil.

Pozitivizm nedir? Pozitivizm toplumu, tarihi doğaya benzetmekle işe başlayan bir şeydir. Tarih ve toplum dünyasında pozitivizm, fiziğe duyulan, doğa bilimlerine duyulan bir hayranlıkla ortaya çıkar. Sosyal bilim disiplinlerinin birçoğu bu dönemde ortaya çıkmıştır. Fizik ve onun modern bir dönüşümü olarak teknoloji, insanın doğayla olan ilişkisini öylesine devrimci bir biçimde dönüştürüyor ki, bunun toplum, tarih alanına sıçramamasını düşünmek zaten pek mümkün değil. Dolayısıyla toplumsal ilişkilerde de tarih ve insan dünyasında da bu netlikte düzenlemelere, yasalara ulaşabilir mi? Toplumsal sorunlar da, insanın doğayla olan ilişkisindeki sorunları çözdüğü yöntem ve araçlarla çözülebilir mi? İnsanın doğa üzerindeki egemenliğini sağlayan çerçeve aynı şeyi insan-toplum ilişkisinde de başarabilir mi? Bu sorulara evet demek tam da pozitivizm oluyor. Yani insan-doğa ilişkisini insan-insan ilişkisine tekrar etmek, oraya taşımak. Marx da bundan payını almış bir düşünür aslında. Marx’ın kuramında bu iki boyut, yani felsefî bir boyut ile bilimsel bir boyut birlikte yaşar. Aslında bu pek de geçimli bir evlilik olmamıştır.

Kalkınma değil, eşitlik

Sovyet Marksizmi bir kalkınma, bir modernleşme projesidir daha çok. Modernleşme nedir? Moderni yakalamadır, moderne erişme, moderne ulaşmadır. Yani onlar kaç uçak yapıyorsa biz de o kadar uçak yapalım. Onlar kaç tane tank yapıyorsa biz de o kadar yapalım anlayışıdır. Bu da Marx’ın belki de olduğundan da daha pozitivist bir yorumudur. Bu bakış, felsefî, düşünsel boyutun, refleksif boyutun sürekli ertelenmesidir. Biz önce ulusal gelirimizi hele on bin dolara çıkaralım, ondan sonra demokrasiyi düşünürüz! Sovyetler’de de bu düşünce, “Biz Amerika’yı yakalayalım, ondan sonra sosyalizmi düşünürüz” şeklinde ortaya çıkmıştır.

Felsefî olarak bakıldığında, sosyalizmin en vazgeçilmezi olan şey eşitliktir, ama kalkınmak değildir. Marksizm bir kalkınma ideolojisi değildir. Olmamalıdır da. Bu noktada değer boyutu, anlam boyutu, felsefî olan, etik olan mevcut değildir artık. Böyle dar bir şekilde ele alındığı zaman, bilim kavramı tamamen siyasal bir içerik kazanır. Pozitivizmin siyasete tercümesidir bu. Bilim bir egemenlik aracıdır artık. Sosyalizmi, “Sovyetler artı elektriklendirme” olarak tanımlayabilmiştir Lenin. Bundan ötesi var mıdır?

Maddî olana teslim olmamak

Marx’ı da, Marksizm’i de eleştirmek daha iyi dünya tahayyül edebilmenin koşullarından biridir belki de bugün. Marksizm değersiz olduğu için değil. Tam tersi. Çok değerli olduğu için. Sol, materyalizm fetişizminden kurtulmalıdır. Sol idealist olmaktan utanmamalıdır. Sol öncelikle bir idealizmdir. Verili olana, maddî olana teslim olmamaktır. Kendini maddî olanda doğrulamak değil.

Sol, estetikle ilişkisini gözden geçirmelidir. Estetiği yeniden politize etmelidir. Ama kendisini de estetize etmeyi göze alarak. Sol, estetik modernizmle barışmalıdır. Sol, romantizmle barışmalıdır. Sol, ütopizmle barışmalıdır. Sol, inançla barışmalıdır. Solun en önemli eksiklerinden biri mistisizmin taşıyabileceği devrimci özü ıskalamasıdır. Sınıflardan, sınıflararası mücadeleden, işçi sınıfından, devrimden söz etmek için mistisizmden uzaklaşmak zorunlu değildir. Sol, anarşizmle barışmalıdır. Sol, avangard olmayı tekrar başarmak zorundadır. Bunu da öncelikle minörleşerek başarabilir. Belki de devrim yapmaktan vazgeçerek. Ama hayatın her noktasında, her anında bizzat devrim olmayı, en azından, hayal ederek. İmkânsızın mümkün olduğunu göstererek. Bizzat “imkânsız” olarak. Avangard tam da bu değil mi zaten?

Share.

About Author

Leave A Reply