Batı’nın Doğu’su: İslam algısı ve nefret söylemleri

0

İrvin Cemil Schick

İkiz Kuleler Saldırısının sorumluluğunu el-Kaide üstlendikten sonra, kendini İslâmî bir örgüt olarak tanımlaması nedeniyle Batı’da İslâm’a karşı müthiş bir nefret uyandı. İslamofobi denilegelen bu nefret, sarıklı olduğu için zavallı bir Sih benzincinin öldürülmesinden, Arapça konuşan insanların yolcu uçaklarından yaka paça indirilmesinden tutun da, gazetelerde Muhammed’e hakaret eden karikatürlerin yayınlanmasına, televizyon dizilerindeki kötü adamların Müslüman kimliği taşımasına kadar toplumsal hayatın her yanını etkisi altına aldı.

Ama İslamofobi 2001’de başlamadı. İslamofobinin şahit olduğumuz bu son aşamasının 1979 İran devrimiyle başladığı söylenebilir. Fakat tarihi aslında bundan çok daha eskidir, Ortaçağ’a kadar, yani neredeyse İslamiyet’in ilk ortaya çıkışına kadar gider. Bunu takdir edebilmek için Hıristiyan akidelerini göz önünde tutmak gereklidir.

İsa, Müslümanlarca çok sevilse de İslâm inanışına göre uzun bir peygamber zincirinin sadece bir halkasıdır. Muhammed ise evvelki peygamberleri teyid eden, onların bağlı olduğu hak dininin son ve en önemli peygamberidir. Hıristiyanlara göre ise İsa hem tanrının oğludur, hem de ete kemiğe bürünmüş hali.

Bu iki inancın birbiriyle uzlaşması mümkün değildir elbette. Hıristiyanlara göre İsa Mesih’ten sonra herhangi birinin tanrının elçisi olarak gelmesi söz konusu olamaz, farklı bir inanç yaymaya çalışan biri ancak zındık olabilir. İslâm Hıristiyanlığı Hak dininin Muhammed’in gönderilmesiyle neshedilmiş olan bir evvelki biçimi sayabilir, İsa’yı Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olarak kabul edebilir, ama Hıristiyanlar için durum simetrik değildir. Onlar, İslâm dinini tanrının ete kemiğe bürünmüş hali olan İsa Mesih’e karşı bir başkaldırı addeder.

O halde Ortaçağda yaşayan ve Arabistan’da yeni bir dinin tebliğ edilmiş olduğunu duyan bir Hıristiyan bunu bâtıl bir inanç ve siyasî bir hareket olarak görmeye mahkûmdu diyebiliriz. Bu nedenle de Ortaçağda şiddetli bir İslâm aleyhtarı polemik geleneği doğmuştur.

Ortaçağ polemiklerinde İslâm dinine kara çalmak için kullanılan başlıca yöntemlerden biri, İslâm’ın derûnî, manevî, rûhânî değil, cismânî, dünyevî, duyumsal bir din olduğu iddiasıydı. Örneğin çokeşlilik ve boşanma gibi kurumlar, Cennet ve huriler gibi motifler hep bu dünyevîliğin delilleri addedilmiş, İslâm’ın inananlarına sınırsız cinsel ruhsat tanıyan bir duyumsal din olduğu sonucu çıkarılmıştır. Muhammed’in birçok defa evlenmesi ve özellikle de Aişe’nin genç yaşı da aynı şekilde İslâm peygamberinin zevk ü sefa düşkünü olduğunun, dolayısıyla da İslâm’ın bâtıllığının kanıtları sayılmıştır.

Batı dillerine 18. yüzyıl başından itibaren çevrilmiş olan Bin Bir Gece Masalları’ndaki haremler, cariyeler ve benzeri cinsellik çağrıştıran temalar da İslâm’a dair bu gibi fikirlerin üstüne binince, ortaya çıkan düşünce “İslamofobi” adıyla anılmasa da İslâm aleyhtarı fikirlerin çok uzun bir tarihi olduğu kesindir.

İslâm düşmanlığının son aşamasının İran devrimiyle başladığını söyledim. Gerçekten de İran devriminin açık Batı düşmanlığı ile devrimin İslâm adına yapılması ve başa Ayetullah Humeynî gibi bir dinî liderin gelmesi Batı’nın temelleri Ortaçağ’da atılmış olan İslâm aleyhtarlığını tekrar hayata geçirdi. Özellikle Tahran’daki Amerikan elçiliğinin basılması üzerine Müslümanları canavarlaştıran, İslâm’ı barbarca bir din olarak nitelendiren bir söylem geliştirdi. O tarihe kadar uçak kaçırmalar, 1972 Münih Olimpiyat katliamı gibi tedhiş olaylarını daha özgül olarak Araplarla özdeşleştiren Batı kamuoyu, o günden sonra İslâm ile şiddet arasında bir ilişki kurmaya, “İslâm terörizmi” kavramını işlemeye başladı.

Bundan sonraki en önemli dönüm noktası, 1989’de Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle Soğuk Savaş’ın sona ermesi oldu. Soğuk Savaş, 45 yıl boyunca dünya siyasetini şekillendirmiş, komünizm öcüsü, Amerika başta gelmek üzere Batı devletlerinin birçok politikasını gerekçelendirmekte ve meşrulaştırmakta kullanılmıştı. Peki şimdi ne olacaktı?

Francis Fukuyama’nın 1989’de yayınladığı “The End of History?” (Tarihin Sonu mu?) başlıklı makalesinde, komünizmin çöküşüyle liberal demokrasinin zaferinin, insanlığın toplumsal ve iktisadî evriminin sonunu müjdelediği iddiasına cevaben, Samuel Huntington 1993’te “The Clash of Civilizations?” (Medeniyetler Çatışması mı?) başlıklı makalesini yayınlamış, burada Soğuk Savaş’ın akabinde çatışmaların, toplumların dinî ve kültürel kimlikleri ekseninde şekilleneceğini belirtmişti. Günümüz İslamofobisinin temel dayanaklarından biri de bu fikirdir.

İslamofobinin ortaya çıkması ve yaygınlık kazanması sözünü ettiğim siyasî gelişmelere bağlı olmanın yanı sıra, Batı ülkelerinde sayıları giderek artan bir Müslüman göçmen nüfusu olmasıyla da ilintilidir. Bu göçmenlerin kendi geleneklerini, kendi inançlarını, kendi yaşam tarzlarını beraberlerinde getirmeleri, daha önce Çinlilerin, Yahudilerin, ve çeşitli başka göçmen gruplarının gelmesiyle ortaya çıkan yabancı düşmanlığının bir benzerinin belirmesine yol açmıştır.

“İslamofobi” terimini çeşitli gerekçelerle eleştirenler var. Bunlardan bazıları, asıl meselenin İslâm düşmanlığı değil, Müslüman düşmanlığı olduğunu, İslamofobi teriminin bu gerçeği örttüğünü öne sürüyorlar. Kendi payıma ben bu görüşe tamamen katılamıyorum, çünki bugün İslamofobi’nin Müslümanlara karşı ayrımcılık olarak tezahür ettiği doğru olmakla birlikte, söz konusu ayrımcılığı meşrulaştıran ve gerekçelendiren, sözünü ettiğim tarihî İslâm düşmanlığıdır. Yani pratik, Müslümanlara karşı ayrımcılık ise de, teori, İslâm aleyhtarlığıdır. Bu pratiğin örneklerine ise malesef her yerde ve artan bir sıklıkla rastlıyoruz.

Örneğin Fransa’da birçok Müslüman mezartaşı ve cami tahrip edildi, 2004’te ise kızların devlet okullarına başörtüsüyle gelmesi yasaklandı. Gerçi işin ilginç yanı şu, başörtüsü yasağını dayatanlar Hıristiyanlar değil, bizimkilerden aşağı kalır tarafları olamayan Fransız lâikçileriydi. Ama yasaklayanlar kim olurlarsa olsun, söylemleri birdi.

Hollanda’da Pim Fortuyn ve Geert Wilders gibi politikacıların, Theo van Gogh gibi sanatçıların körüklediği İslamofobi camilerin kundaklanması ve Müslüman göçmenlere karşı ayrımcılık uygulanmasına yol açtı, yüzü örten hicab okullarda yasaklandı.

İngiltere’de gerek camilere, gerekse Müslümanlara saldırılar yoğunlaşıyor. Özellikle 2005’te kendilerini Müslüman olarak tanımlayan kimselerin Londra metrosunda bomba patlatması neticesinde 52 kişinin ölmesi ve 700 kadarının yaralanması bu eğilimi hızlandırdı.

İsviçre’de 2009’da referandum yoluyla minare inşa edilmesi yasaklandı, bu yasağı Fransa’da yalnız Le Pen gibi bir faşist politikacı değil, Nicolas Sarkozy’nin kendisi bile destekledi.

1990’larda Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde Bosna-Hersek’e yapılan insanlık dışı saldırıların meşrulaştırılmasında İslamofobinin etkisi büyüktü. Sırp kanaat önderleri ve politikacıları sürekli İslâm ve Türk düşmanlığını devreye sokarak 100.000’den fazla insanın katledilmesini, 2 milyondan fazlasının yerlerinden yurtlarından edilmesini haklı göstermeye çalıştı.

Norveç’te 22 Temmuz 2011 tarihinde Anders Behring Breivik birçoğunu teker teker kurşunlayarak 69’u çocuk denilecek yaşta 80’e yakın insan öldürdü, bunu hükümetin açık kapı politikası neticesinde ülkesine Müslümanların doluşması ve İslâm’ın Batı değerleriyle uzlaşması mümkün olmayan bir din olması iddialarıyla gerekçelendirdi.

Amerika’da 11 Eylül sonrasında Müslümanlara her yandan baskı uygulanmağa başlandı, havaalanlarında haysiyet kırıcı aramalara tabi tutuldular ve tutulmağa devam ediyorlar. Bu arada New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin hemen yakınında bir mescit kurmağa çalışanlara 2008 seçim kampanyası esnasında Sarah Palin gibi anaakım politikacıları açık açık muhalefet ettiler, böyle bir muhalefete anayasanın hak tanımadığını bile bile. a Cumhuriyetçi Parti’nin -cinsel taciz ve zina suclamalari
nedeniyle seçimden çekilene kadar- önde gelen cumhurbaşkanı adayı Herman Cain isteyen belediyelerin şehirlerinde cami inşa edilmesini yasaklamalarını desteklediğini ilân etti.

Hal böyle olunca, İslamofobinin özellikle Batı dünyasını kasıp kavuran bir salgın hastalık haline geldiği kolaylıkla anlaşılır. Üstelik çılgın aşırı uçların tekelinde olmaktan çıkmış, siyasî merkezin de hoşgörüsünü kazanarak neredeyse saygın bir görüş haline gelmiştir.

Peki, bu salgın hastalığa karşı ne yapılmalıdır? Müslümanların çoğu Batılıları bilgilendirmeye çalışıyor, İslâm’ın aslında şiddet değil barış dini olduğunu, Müslüman olmayanlara baskı değil hoşgörü uygulandığını anlatarak İslamofobi’yi yenebileceklerini sanıyor. Ama bu mümkün değildir, çünki İslamofobi bir nefret söylemidir. İslamofobik olanlar İslâm konusunda elbette bilgi sahibi değildir ama İslamofobilerinin nedeni bu bilgisizlik değildir.

Geçenlerde bir derginin muhabiri bana İslamofobi hakkında bazı sorular göndermişti. Biri şuydu: “Bu kavramın yanlış olduğuna ülkeleri ve toplumları ikna etmekte niçin zorlanıyoruz?” Cevabım şöyle oldu: “İslamofobi bir nefret söylemidir. Ve bütün nefret söylemleri yanlıştır. Ancak nefret söylemleri genellikle cehâletten, hayvânî hislerden beslendiği için onları yerlerinden etmek çok zordur. ‘İslâm aslında barış ve adaleti emreder’ diyerek İslâm’dan irrasyonel bir şekilde nefret eden birinin fikrini değiştiremezsiniz. Çünki o zaten İslâm’dan şu veya bu niteliğini beğenmediği için nefret etmemektedir. O, içindeki nefretin odağına İslâm’ı yerleştirmiştir. Nefretinin pek âlâ başka bir odağı, başka bir hedefi de olabilirdi. Ve belki de başka bir gün başka bir hedefe saldıracaktır. Nefret söylemleri birbirini besler. Onlara karşı topyekûn savaşmalıdır. Nefret söylemlerine sıfır hoşgörü uygulamamız şarttır. Sadece İslamofobiye, sadece ırkçılığa, sadece Yahudi düşmanlığına karşı savaşmak bir işe yaramaz.”

Nefret söylemleri birbirini besler dedim, Almanya’daki dazlakların, Yahudi düşmanlığını rafa kaldırıp Müslüman düşmanı kesildiklerini, ama hep aynı söylemi sürdürdüklerini ifade ettim. Bu ne demektir? Her şeyden önce İslamofobinin sadece Müslümanların sorunu olmadığı, Hıristiyan, Yahudi, Budist, her ne ise, bütün insanlığın sorunu olduğu anlamına gelmektedir bu. Nefret söylemleri söz konusu olduğunda “benimki” “ötekininki” ayırımı yapamayız. Her nefret söylemine karşı savaşmaktan her birimiz sorumluyuz.

Nefret söylemlerinden hangisine karşı çıkacağımızı, hangisine kayıtsız kalacağımızı seçemeyiz. Hepsine karşı çıkmalıyız, çünki nefret söylemleri insanların akıllarını ve gönüllerini istilâ eden bir zehirdir, kime karşı yöneldikleri önemli değildir, birinin yerine bir başkasını geçirmek kadar kolay bir şey yoktur.

Şimdi biraz da Türkiye’deki nefret söylemlerinden söz etmek istiyorum. Bunu da içeriden biri olarak yapıyorum, dışarıdan biri olarak değil. Türkiye’de İslâmcı siyaseti destekleyen insanların genellikle çok tuttuğu bazı kişiler vardır ve bunlardan biri şüphesiz Necip Fazıl Kısakürek’tir. Cumhuriyet döneminde Müslümanlara karşı uygulanan baskıcı politikalara hiçbir zaman boyun eğmemiş, ödün vermemiş, mücadele etmiş biridir ve o açıdan birçok kişinin hayran ve minnettar olduğu bir insandır. Ama bakın 1967’de Büyük Doğu dergisinde ne yazmış Necip Fazıl: “Yahudi, öteden beri kendi dışındaki insan topluluklarının olanca birlik ve bütünlük müesseselerine düşmandır… İşte onun içindir ki, Yahudi, topyekûn insanlık vücuduna mikrop gibi yerleşirken, kendi gizli tesir şebekesini hâkim kılmak için.. insanlığın illet bünyesini kıyamete kadar beslemek ve hastalık kıvamında tutmak borcu altındadır… Yahudi, ilk hiyanetini kendi Peygamberine ve daha nice Peygamberlere gösterdikten sonra, bu hiyanet ruhunu dölleştirmiş, asırlar boyunca bu dölü geliştirmiş, örnekleştirmiş, nihayet ondan ibaret kalmış.. Follukta yumurta gibi daima yerini muhafaza eden bu ruh vâhidi etrafında da, Yahudi, renk renk ve çizgi çizgi, kavim hususiyetleriyle üreyip gitmektedir.”

Dikkatinizi çekerim, bu sözler antisiyonist, İsrail karşıtı sözler değil. Öyle olsalar itiraz etmem. Ama bu, doğrudan doğruya Yahudileri hedefleyen, Yahudilerin “kavim hususiyetleri”nden, “hiyanet ruhunu dölleştir”melerinden, “insanlık vücuduna mikrop gibi yerleş”melerinden söz eden katıksız Yahudi düşmanlığıdır.

Necip Fazıl yalnız değil malesef. Millî Görüş’te de Yahudi düşmanlığı önemli bir yer tutmuştur yıllar boyunca. Necmettin Erbakan da devlet güdümünde dinsizlik politikalarına boyun eğmemiş biridir, İslâmcı siyaseti neredeyse kendi başına başbakanlık koltuğuna kadar getirmiştir. Amenna. Ama bakın 1996 yerel seçimleriöncesinde Kahramanmaraş’ta yaptığı bir konuşmada ne demiş: “Refah Partisi’ne oy veren bu dünyada ve ahirette ihya olur. Vermeyen ise heba olur. Refah Partisi dışındaki partilere oy verenler Ermeni ve Yahudilere oy vermiş sayılırlar.” Aynı seçim öncesinde Antalya’da yaptığı bir konuşmada ise şöyle demiş: “2 Haziran’daki seçimin Yahudiye yaramasını istemiyorsanız Refah Partisi’ne oy verin.” Sıklıkla “siyonizm” anahtar kelimesini kullanmakla birlikte Erbakan’ın hedefi İsrail değil, dünyayı ele geçirmeye çalıştığını iddia ettiği Yahudilerdi.

Burada biraz durup düşünmemiz lâzım. İslamofobiden şikâyet edeceksek, İslamofobiyle nasıl mücadele edebiliriz diye birbirimize soracaksak, bu tür ırkçılığı, bu tür Yahudi düşmanlığını da kayıtsız şartsız kınamamız, reddetmemiz gerekiyor. Eğer “e adam haklı, ne yapalım” diyenleriniz varsa, size açık söyleyeyim, siz “nefret söylemizede”siniz, aynanın karşısına geçip bir durum muhakemesi yapmanız gerekiyor. Eğer bu sözleri benim bulduğum kadar iğrenç bulduysanız, o zaman sesinizi çıkarın, yalnız İslamofobiye değil, Yahudi düşmanlığına da cephe alın, bütün nefret söylemlerine karşı topyekûn savaş açın. Bunu isterseniz din uğruna yapın, çünki İslâm’da ırkçılığın yeri yoktur, Peygamber “kavmiyyet”i açıkca yasaklamıştır. Din uğruna yapmazsanız insanlık uğruna yapın, çünki insanlıkta da ırkçılığın yeri yoktur. Ama yapın.

Yahudi düşmanlığından bahsettim, ama mesele orada bitmiyor. Alevilere karşı nefret söylemi de var, eşcinsellere karşı nefret söylemi de var, son zamanlarda giderek artan Kürtlere karşı nefret söylemi de var. Bunları kınayanlar yok değil, var tabi. Ama daha çok olmalı. Alevi düşmanlığı yalnız Alevilerin sorunu değildir, Kürt düşmanlığı yalnız Kürtlerin sorunu değildir, eşcinsel düşmanlığı yalnız eşcinsellerin sorunu değildir. Mesele Alevilerin inançlarını kabul edip etmemek değil. Mesele Kürt taleplerinin haklı olup olmadığı değil. Mesele eşcinselliğin günah olup olmadığı değil. Mesele bütün nefret söylemlerine birden karşı gelinmesi gerektiğidir.

Bugüne kadar İslâm dünyası İslamofobiye karşı etkin bir mücadele sürdürememiştir, çünki hep “bizi bir tanıyabilseler, hemen sevecekler” sanılıyor. Oysa mesele İslamofobik kişilerin İslâm’ı tanımaması değil. Onlara istediğimiz kadar Mevlânâ’yı tanıtalım, nefret edenler nefretlerinden vaz geçmeyecektir. İslamofobiye karşı koymak için Müslümanların yapması gereken en önemli şey genel olarak nefret söylemlerine karşı örgütlenmektir.

 

Share.

About Author

Leave A Reply