#Occupywallstreet

0

Ömer Madra

‘Wall Street’i İşgal Edelim’ eylemi, Eylül’ün 17’sinde New York şehrinin finans merkezinin hemen yakınındaki Zuccotti Parkı’nda 11 yüksek okul öğrencisinin gecelerini ve gündüzlerini geçirmeye başlamasıyla doğdu. Çocukların elinde olağanüstü güzellikte bir poster de vardı: Wall Street’in saldırgan piyasa iyimserliğinin simgesi olan o pek ünlü azgın boğa heykeli üzerinde şahane bir balerina tasviri. Kız, ayak parmaklarının üzerinde kusursuz bir denge gösterisi yaparak olanca zarafetiyle dansediyordu. Boğa’nın toynaklarının hemen altında kısa, vurucu kelimeler:

“#OCCUPYWALL STREET 17 Eylül. Çadır getir.”

Başlangıçta bir futbol takımını oluşturacak kadar insan ancak vardı. New York şehrinin üç dönümlük küçük bir meydanını, Zuccotti Park’ı eylemlerine mekân seçmişlerdi. Brookfield Emlakçilik Şirketi, biraz para akıtıp renove ettiği bu parkı 2005’te “kamu barınağı” ilan etmiş, harcadığı para karşılığında da adını değiştirip, kendi şirket başkanının adıyla yeniden vaftiz etmişti.

İsyancılar bir süre sonra birkaç yüz kişi oldu. Kamp alanı olarak yerleştikleri bu yerel mekâna eski Liberty (Özgürlük ya da Tahrir) adını geri kazandırdıklarını gösteren küçük bir tabela astılar hemen. Konuklarını onun altında ağırlamaya başladılar. Yerleşik basın ve ana akım medyanın çoğu önce kaale almama, derken “ne istedikleri belli olmayan dağınık bir grup” şeklinde küçümseme, aşağılama ve kendince alaya alma yolunu seçti.

Derken, hafiften başlayıp artan polis baskısı, başından itibaren çok kararlı bir şekilde tamamen barışçıl olan eylemlere baskınlar, turuncu filelerle kafese almalar, genç kadınların gözlerine gaz püskürtüp kaçmalar, gittikçe büyüyen kalabalıkları resmen tuzağa düşürüp Brooklyn Köprüsü’ne çekip 700 küsur kişilik büyük gözaltı operasyonları derken yerel, yatay, yavaş bir gelişmeye tanık olduk ve iş, kimsenin, hatta muhtemelen çağrıyı yapıp olayı örgütleyenlerin bile beklemediği bir şekilde gelişti: Hiç bir partiye, kuruluşa, lidere bağlı olmayan, hiçbir hiyerarşisi bulunmayan, solcu etiketi bile kullanmayan, alışılmış “devrimci” klişe ve kalıplara uymayan, tüm kararlarını mutabakatla alan bu otonom doğrudan demokrasi hareketi görmek isteyen gözler önünde an be an serpilip gelişiyor şimdi, bir “bozkır yangını” gibi büyüyor, yavaşça bir kültür devrimi halini almaya doğru gidiyor ve bütün ülke sathına doğru yayılıyor.

Farklı Siyasi Eğilimler Saymakla Bitmiyor

Tıpkı Avrupa’da örneklerini görmüş olduğumuz gibi lideri bulunmayan, otonom örgütlenmeyle yürüyen bu devrimci hareketin ortak noktası, eylemciler tarafından şöyle konmuş durumda: “Hepimizin üzerinde tamamen mutabık olduğu bir nokta varsa, o da şu,” diyorlar: “Biz, yüzde 1’in açgözlülüğünü ve kokuşmuşluğunu artık daha fazla kaldırmayacak olan yüzde 99’uz.”

Amerika’yı allak bullak etmeye başlayan bu protesto hareketinin yine daha önceki Ortadoğu ve Avrupa’daki isyan örneklerine benzeyen bir başka yönü de ülkenin ve hatta dünyanın dört bir yanından destek için bir araya getirdiği insanların (evet, örneğin İspanya’daki Sol Meydanı isyancıları dahi kopup gelmişler oraya!) birbirinden tamamen farklı bin bir türlü siyasî görüşe sahip olmaları: Wall Street isyancılarına destek ve katılım verenlerin farklı siyasî eğilimleri saymakla bitmiyor: O yedi renkli gökkuşağı gibi kalabalığın içinde liberaller, bağımsız siyaseti savunanlar, sosyalistler, muhafazakârlar, anarşistler, liberterler gırla gidiyor…

Meydanda insanlar günde iki kere genel kurul (genel meclis) toplayıp sakin ve kararlı bir edayla kararlarını alıyor ve o kararlar doğrultusunda yürüyüp gidiyor. Eylül ayının 29 günü gecesindeki genel meclis toplantısında ‘Wall Street’i İşgal’ grubu üyelerinin tamamının oybirliği ile hareketin ilk resmî deklarasyonu yayınlandı. Yeryüzünün temel adaletsizlik ve haksızlıklarının çok net, özlü bir dille ortaya konduğu (ve “mağduriyetlerimizin tümü bunlardan ibaret değildir” notuyla biten) bu metnin son paragrafı şöyle:

“Dünya halkına,

Biz, Özgürlük Meydanı’nda Wall Street’i işgal eden New York Şehri Genel Meclisi, sizi gücünüzü göstermeye çağırıyoruz.

Barışçıl toplanma hakkınızı kullanın; kamusal alanı işgal edin; sorunlarımızı çözmeye yönelik süreci başlatın ve herkesin erişebileceği çözümler üretin.

Doğrudan demokrasi ruhu içinde eylem gösteren ve gruplar kuran tüm toplulukların kullanımına destek, belge ve kaynaklarımızın tümünü sunarız.

Bize katılın ve sesinizi duyurun!”

“Ya isyancısınız ya da köle.”

Hareketin büyümeye başlaması, sendikaların desteğini de beraberinde getirdi. Amerika Taşımacılık İşçileri Sendikası (TWU) destek ve katılımlarını açıklarken, TWU’ya bağlı otobüs şoförleri de otobüslere zorla el koyup Brooklyn Köprüsü’nde topluca gözaltına alınanları kendilerine zorla taşıttıkları için New York Polisi’ni dava etti.

 Sıkı bir sınıf mücadelesinin başlamak üzere olduğunu gösteren unsurlar kendilerini ortaya koymaya başlamaktaydı.

Tayin edici sayılabilecek bir başka yenilik de, finans dünyasının kalbini hedef alan sıradan insanlar topluluğunun bu cüretkâr, “serseri mayın” hareketinin, beklenebilecek olanın aksine marjinal kalmaması, tam aksine Amerikan toplumunun önde gelen bağımsız entelektüellerinden, bilim, kültür, sanat çevrelerinden aktif destek görmesiydi. Kıdemli savaş muhabiri Chris Hedges Eylül’ün son günü yayınlanan “#Birlikteİşgal: Aramızdaki En İyiler” başlıklı dramatik yazısına adeta ölümcül bir ikilem sunarak şöyle başlıyordu:

“Artık bahaneniz kalmadı. Ya Wall Street’te ve ülkenin dört bir yanında başka şehirlerin malî merkezlerinde şu anda cereyan etmekte olan isyana katılırsınız ya da tarihin yanlış tarafında dikilir kalırsınız. Ya, bize bırakılmış son direniş biçimini, yani sivil itaatsizliği benimseyerek, Wall Street’deki suçlular sınıfının yağmacılığını, insan türünü de ayakta tutan ekosistemi hızla artan bir şekilde yerlebir edişini engellersiniz, ya da canavarca girişilmiş bir habisliğin pasif taşeronu olursunuz. Ya, özgürlüğün ve isyanın sarhoşluğunu tadar, onu duyar ve koklarsınız ya da umutsuzluk ve duyarsızlığın batağına batıp kalırsınız. Ya isyancısınız ya da köle.”

Orta yol diye bir şey kalmadığını, belki de baştan beri böyle bir şeyin olmadığını, olanca sadeliği içinde yüzlere vuran Hedges, yazısının sonunu da aynı çarpıcı sadelikle bitiriyordu:

“Kim takar ki? ExxonMobil’in ya da kömür endüstrisinin ya da Goldman Sachs’in hisse senetlerinin fiyatları yüksek olduğu, sürece hayat şahane. Kâr. Kâr. Kâr. O metal bariyerlerin ardında sözledikleri tek türkü bu işte. Sipsivri dişleri boynunuza iyiden iyiye geçmiş durumda. Onları çok çok kısa bir sürede silkeleyip başınızdan atmazsanız, işinizi bitirecekler. Öldürecekler sizi. Ondan sonra ekosistemi de öldürecekler, çocuklarınızı ve çocuklarınızın çocuklarını da ölüme mahkûm edecekler. Kendilerinin de biz geriye kalanlar la birlikte yokolup gideceklerini göremeyecek kadar kör ve aptallar. Dolayısıyla, ya baş kaldırır ve alaşağı edersiniz onları; ya aklı selime dayalı bir dünya için, yani ‘insan davranışları finans piyasalarının talepleri doğrultusunda belirlenir’ şeklindeki saçmasapan fikrin önünde elpençe divan durmaktan vazgeçtiğimiz bir dünya için, şirketlerin yönetimindeki bu devleti söküp atarsınız, ya da bizi alırlar, kendi yokoluşumuza doğru yaka paça sürükleye sürükleye götürürler.”

“Düpedüz Devrim”

Yeni bir kuşak bir devrim yapıyor. Bu, öncekilere benzemeyen bir devrim. Bir kültür devrimi bu. Ama Mao’nun kanlı ve korkunç kültür devrimi gibi değil. Bir demokrasi devrimi bu. Ama Türkiye’de yakın zaman öncesi gördüğümüz “millî demokratik devrim” gibi sığ, kof ve boş bir kavram da değil. Cornel West’in Wall Street isyancılarına hitaben yaptığı konuşmada söylediği gibi: “Eninde sonunda, gerçekten Martin Luther King’in devrim diye adlandıracağı bir şeyden bahsediyoruz,” diyor West. “İktidarın oligarklardan, her renkten gündelik sıradan insanlara aktarılması hali. Ve bu, adım adım giden bir süreç; demokratik bir süreç, şiddetin kullanılmadığı bir süreç – ama, düpedüz bir devrim.”

Finans dünyasının kalbini zapt etmek üzere girişilen akın şu anda olanca hızıyla devam ediyor. Büyük Amerikan metropollerine hızla yayılmakta. İşçi ve memur sendikalarının, yani emekçi hareketinin de “işgal”lere katılacakları birbiri ardından yapılan deklarasyonlarla açıklanıyor. Onyıllardan beri bir tür “kış uykusu”na yatmış gibi görünen emekçi sınıflar da mücadele kapasitelerini “yeniden keşfetme” safhasına geçmiş görünüyor.

İlk Amerikan Devrimi’nden 235 yıl sonra bugün Liberty Meydanı (ya da Özgürlük ya da Tahrir, hangisini istersek artık)… küçük bir barış köyüne dönüşmüş bile. Gazeteci Laurie Penny birinci elden gözlemlerini anlatıyor: Gayet donanımlı kütüphanesi, bedava yemek dağıtan mutfağı, profesyonel ellerde yönetilen kreşi, uyuma ve istirahat alanları, toplanma yerleri ve ortalıkta müzik çalan ve danseden bir yığın genç insan… Ekonomik eşitsizlik sürekli altı çizilen bir kavram olmakla birlikte (en zengin 400 Amerikalı ailenin, en yoksul 150 milyon Amerikan vatandaşının toplam varlığından daha büyük bir serveti olduğu pankartlarda yazılı), bu “işgal zaman zaman bir müzik şenliği tadını vermiyor da değil… bir kaykaya oturmuş rasta saçlı, renkli eşarplı bir oğlan çocuğunun yanı başında ‘köpek yavrularını evlat edinmek için bağış’ talep eden bir pankart var… Köpek yavruları niçin diye soruyorum. ‘Duygusal destek için’ diyor.” 

İşgalin Esas Talebi, Bizatihi Kendisi!

Akşam oluyor sonra, New York’a karanlık iniyor, hafif bir yağmur bastırıyor… Medya çadırının dışında binlerce insan, şemsiyelerin altına sığınmış, toplantı yapıyor. New York Polisi hoparlör gibi âletler kullanılmasını yasakladığından, ön sıradakiler ne söylerse üç yüz kişi o cümleyi nakarat gibi tekrarlıyor ki arkadakiler de işitsin. Böylece toplantıya sorulu cevaplı bir dini âyin havası da hakim oluyor azıcık. Her akşam bu büyük Genel Kurul toplantılarında topluluğun talepleri ve gidişatı konusunda tartışma açılıyor, sonunda da mutlaka yumuşak, gevşek bir deklarasyona karar veriliyor oybirliğiyle… Deklarasyon da tabii, grubun çıkardığı ‘İşgal Altındaki Wall Street Journal’ gazetesinde yayımlanıyor.

Bundan sonra ne olacağı, olayların nasıl gelişeceği bilinmez. Polis aniden bastırıp kampı yerle bir edebilir, her yeri dağıtabilir. En büyük bankacılardan JP Morgan Chase New York Polis Vakfı’na şimdiye kadar hiç görülmemiş büyüklükte bir miktarı (4,6 milyon dolar) bağışlayıvermiş, “her gün hayatlarını tehlikeye atıp bizi koruyor bu memurlar” hamiyetperverliğiyle.

Son söz için şüphesiz çok erken. Daha yolun başındayız. Ama “bundan sonra ne olursa olsun,” diyor Penny, “Wall Street’i İşgal hareketi halka bir mesaj gönderiyor: Yüzde 99 hâlâ burada, küresel finans dünyasının altın yaldızlı saraylarının gölgesinde duruyor. Bu insanlar tehlikeli rüyalar görmeye başlıyor artık ve sessiz sedasız çekip gidecekleri de yok…”

“Bu yalnızca Amerika’yla ilgili bir şey değil,” diyormuş isyancıların elle yazılmış pankartlarından biri. “Bu, bütün dünyanın meselesi.”

Tamamen aynı fikirdeyiz. Bu bizim de meselemiz. Hepimizin meselesi. İşte o yüzden, bu cesur ve onurlu insanların yaptıkları her şeyi kelimenin her anlamında izlemeye devam edeceğiz.

(Bu yazı, daha uzun şekliyle, Açık Radyo internet sitesinde yayımlanmıştır: http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=28872&cat=100)

Share.

About Author

Leave A Reply