4. Enternasyonal: Ortodoksluğun çıkmaz sokağı

0

Şenol Karakaş

Sovyet devriminin Lenin’le birlikte en önemli liderlerinden biri olan Troçki, 1935’te sürgündeyken günlüğüne şöyle yazmıştı: “1917 ve 1921 arasındaki dönem dahil, kendi çalışmalarımın ‘yaşamsallığından’ söz edemem. Ama şimdiki çalışmalarım kelimenin tam anlamıyla ‘yaşamsal’. Bu iddiada kendini beğenmiş bir yan yok. Sosyal Demokrat ve stalinist iki Enternasyonal’in çöküşü, bu Enternasyonallerin liderlerinden hiçbirinin çözmek için yeterli donanıma sahip olmadığı bir sorunu ortaya çıkardı. Kendi kaderimin akışı beni bu sorunla karşı karşıya getirdi ve bana bu sorunla başa çıkabilmem için gerekli araçları kazandırdı. Şu anda, yeni bir kuşağı İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin liderlerinden bağımsız olarak devrimci yöntemle silahlandırma görevini yüklenecek benden başka hiç kimse yok… Devrimci mirasın yaşamını sürdürebilmem için en azından beş yıllık kesintisiz bir çalışmaya ihtiyacım var.”

Troçki bu satırları yazdığında Almanya’da faşizm hüküm sürmeye başlamış, yeni bir dünya savaşının ayak sesleri her kıtada hissedilmiş ve İspanya’da stalinizmin yeni bir ihanetine az bir zaman kalmıştı. 1929 buhranı tüm kapitalistleri dehşete sürüklemişti. Bir sene sonra başlayacak olan Moskova Duruşmaları, stalinist aygıta karşı Rusya’da kalan son devrimcileri, Bolşevik Partisi’nin 1917 devrimine öncülük eden tüm eski kadroları da stalinist büyük ‘temizlik dalgasıyla’ imha edecekti. Troçki bu davanın baş sanığı olacaktı; suçu Nazilerle işbirliği ve devrime ihanetti!

Troçki’nin, sürgünde, karanlığın içinde, aşağıdan sosyalizm geleneğinin mirasını yeni kuşak devrimcilere aktarmak için beş seneye daha ihtiyaç duyduğunu yazmasına neden olan siyasî sürecin temel özelliği, Ekim devriminin yenilgisiydi. Marks, dünya devrimi olmadan, “yoksunluk, karşılanamayan ihtiyaçlar genelleşir ve bu yoksunluk nedeniyle ihtiyaçlar uğruna mücadele yeniden başlar ve o sistem bütün pisliğiyle baştan kurulur” uyarısıyla, tek bir ülkede sosyalizmin zafer kazanmasının mümkün olmadığına işaret etmişti. Ekim devriminin başına gelen de tam bu oldu.

Devrim, dönemin devrimcilerinin tüm beklentisine ve gerçekleşmesi yönündeki tüm güçlü ihtimallere rağmen dünya devrimi tarafından desteklenmedi, özellikle Almanya’da 1919-1923 yılları arasında defalarca ayaklanan işçi sınıfı, iktidarı ele geçiremedi. Rus işçileri, Paris Komünü işçilerinin devrimci eylemleri sırasında şekillendirdikleri, aşağıdan yukarı örgütlenen demokratik özyönetim organları olan Sovyet aracılığıyla, köylülüğün de desteğini alarak, Çarlık despotizmini ve hemen ardından burjuvazinin egemenliğini yıktı. Devlet olmayan bir devlet tipi olarak Sovyet, işçi sınıfının siyasal iktidarı elinde toparlaması anlamına geldi. Dünya savaşında milyonlarcası ölen ve kelimenin tam anlamıyla perişan olan yoksullar, köylüler ve işçiler için, Rusya’da ezilenlerin iktidarının yaşaması için tek bir umut vardı: Avrupa devrimleri ve en başta Alman işçi sınıfının siyasî iktidarı ele geçirmesi. Bu yüzden Lenin sık sık, “Tekrar ediyorum, bütün bu zorluklardan kurtuluşumuz bütün-Avrupa devrimindedir… Bir Alman devrimi gelmezse hakkımızdaki hüküm verilmiş demektir… Eğer Alman devrimi gelmezse, her halükarda, akla gelebilecek bütün koşullar altında hükmümüz verilmiştir” diyordu. Ama Alman devrimi gelmedi.

Kapitalist dünya ise tam göbeğinde ve uçsuz bucaksız bir coğrafyada işçi sınıfının sosyalizmi kurup kuramayacağını test etmeye tahammül edemezdi. Rusya işgal edildi. İşgal, Çarlık uzantılarına ve burjuvalara iç savaş çıkartmak ve işçi sınıfının kazanımlarını gasp etmek için gerekli olan cüreti verdi. Korkunç bir iç savaş başladı, tek bir ülkede gerçekleşen sosyalist devrim, yaşamak için içgüdüsel tepkiler geliştirmek zorunda kaldı. Kızıl Ordu kuruldu. Ekonomi, savaşın ihtiyaçlarına göre örgütlendi, ‘Savaş Komünizmi” ilan edildi, savaşın kazanılması için eski düzenin subayları göreve çağrıldı, devlet yapısının sürdürülebilmesi için eski düzenin memurları bürokratik alışkanlıklarını yayabilecekleri geniş bir idarî alan buldu. Üç sene sonra, Bolşevikler iç savaşı kazanmıştı, ama zaferin bedeli ağırdı.

“İşçi sınıfı deklase oldu”

İç Savaş’ta en ağır tahribatı, devrimi yapan işçi sınıfı aldı. Dünya devrimi Rus işçilerinin yardımına gelmeden geçen her gün, işçi demokrasisi biraz daha zayıfladı. Giderek, devrimi yapan işçiler sınıf şekillenmesini yitirdi. Devrimin kalbinin attığı Petersburg şehrinin nüfusu 1917 yılında 2,5 milyondan 574 bine, Moskova’da ise 1,7 milyondan 1,1 milyona düştü. Toplam işçi sayısı 1913 yılında 3,5 milyonken, iç savaşın ardından 1,118,000’e geriledi. Lenin 1921’de, “Sanayi işçi sınıfı savaş, sefalet ve yıkım sonucu deklase bir hale gelmiş, başka bir deyişle, işçi sınıfı olarak varlığı sona ermiştir” diyordu. Devrimi yapan sınıf, sınıf olarak ortadan kalktığında, devrimin liderlerinin kaderi de belirlenmiş oluyordu.

İşçi sınıfının şekillenmesini yitirdiği, burjuvazinin sınıf olarak tasfiye edildiği koşullarda, Kızıl Ordu’nun yeniden şekillendirdiği ve pekiştirdiği hiyerarşik alışkanlıkları da arkasına alan ve eski Rusya’nın tüm çürümüşlüğünü, çıkarcılığını ve fırsatçılığını simgeleyen yüz binlerce insan, Sovyetlerin de işlevsizleşmesiyle giderek mutlak bir iktidar organına dönüşen Bolşevik Partisi’ne doluştu.

Bürokrasinin iktidarı ve tek ülkede sosyalizm ‘teorisi’

Parti hızla muazzam bir bürokratik mekanizmaya dönüşmeye başladı. Bürokrasi, iktidarı ele geçirdikçe, bir sınıf şekillenmesi sürecinde yükselen her sınıf gibi, varlığının ve iktidarının sürekliliğini sağlamak için gerçeği ters yüz eden bir teoriye ihtiyaç duydu. Aşağıdan sosyalizm geleneğinin ne kadar özgürlükçü ve devrimci öğesi varsa, bürokrasinin “resmî marksizminin” donuk, ideolojik fikri sabitleri haline getirildi. Önce, dünya devrimi teorisi iğdiş edildi. Bürokrasi, “tek ülkede sosyalizm” teorisini icat etti! Kuşkusuz bu teori, sıradan bürokratların derin analizlerinin ürünü olarak oluşmadı, ama tam da Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim’de vurguladığı gibi, “tek ülkede sosyalizmin zafer kazandığı” teorisi, “bürokrasinin ruh halini şaşmaz biçimde ifade ediyordu. Sosyalizmin zaferinden söz ettikleri zaman, kendi zaferlerinden söz ediyorlardı.”

‘Sol Muhalefet’ adıyla kurduğu platformla 1920’li yıllar boyunca bürokrasinin iktidarına karşı mücadele eden Troçki,  1929 yılında karşı devrimcilik ve illegal faaliyet suçlamalarıyla Rusya’dan sürgüne gönderildi. Devrim yenilirken, işçi sınıfı Ekim devriminde elde ettiği tüm hakları kaybederken, Troçki de yenilmişti.

Gerçekleşmeyen öngörüler

Troçki sürgündeyken, stalinist bürokrasi Rusya’da üretim ilişkilerini devlet kapitalisti bir rejim altında örgütlerken, Rusya dışında da Komünist Enternasyonal aracılığıyla, devrimci işçi hareketlerinin kendi egemen sınıflarıyla uzlaşmasını sağladı. Komintern adını alan Enternasyonal, bürokrasinin “tek ülkede sosyalist” rejiminin koruyucu kuklası haline geldi. “Rus bürokrasisinin dış politika ajanlarına dönüştürülen” Komintern, resmîleştirilmiş marksizmin otoritesinin ve devrimin prestijinin ağırlığıyla, işçi sınıfını egemen sınıflarla uzlaştıran politik önerilerle bir dizi ayaklanmanın yenilgisinde temel bir rol oynadı.

Troçki açısından, 1930 yılında kurduğu Uluslararası Komünist Birlik’i Komintern’in sol kanadı olarak tanımlamaktan vazgeçip, stalinizmin Almanya’da faşizmin iktidara gelmesine yol açan politikalarına hiçbir seksiyonundan itiraz yükselmeyen Komintern’in “yeniden canlandırılamayacağını” ilan etme vakti gelmişti.

Almanya’da faşizmin iktidara gelmesinden 1938 yılına kadar, Troçki, Avrupa’da faşizmin karanlığında, şiddet ve işkencenin ortasında, taraftarlarını toparlamaya, işçi hareketlerinin yüz yüze kaldığı yenilgi koşullarında, aşağıdan sosyalizm geleneğini yaşatmaya çalıştı. Kapitalizmi bir dünya sistemi olarak kavrayışının ürünü olan sürekli devrim teorisi, sosyalizmin işçi sınıfının kendi eyleminin ürünü olacağı tezini 1925-1927 Çin, İngiltere, 1929-1933 Almanya, 1936 İspanya ve Fransa’da sınıf mücadeleleri ile ilgili yaptığı analizlerle geliştirmesi, işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını günün koşullarına uyarlanmış devrimci bir partiye bağlayan teorik ve pratik çabası, dünya devrimi için örgütlenen yeni bir enternasyonale yaptığı vurgular, Troçki’nin “karanlık artıkça parlayan bir yıldız” gibi parlamasını sağladı.

Bütün bu yeteneklerine rağmen, Troçki’nin bir analizi çok önemli bir yanılgıyı barındırıyordu. Stalinist bürokrasinin ilk Marksist eleştirisini başlatan Troçki oldu. Ne yazık ki bu eleştiri, marksizmin özüne değil biçimine saplanıp kaldığı için, daha sonra, Troçki’nin geleneğini izleyenlerin teorik ve politik bunalımlar, sekter iç çatışmalar ve sürekli bölünmelerle karakterize olmasına neden oldu. Alex Callinicos Troçkizm’i şöyle tarif ediyor: “Troçkizm bir politik akım olarak kendisini sosyalizmin iki yaygın tanımının, yani Doğu’da stalinizmin ve Batı’da  sosyal demokrasinin yaptığı tanımların reddi ve işçi konseyleri aracılığıyla demokratik bir biçimde örgütlenmiş devrimci işçi sınıfının toplumu dönüştürmesi olan Ekim 1917 geleneğinin izleyicisi olarak tanımlar.”

Troçki’nin, stalinist karşı devrimin bütünlüklü bir analizini yapamamış olması ve üretim araçları ve dış ticaret üzerindeki bürokratik devlet tekeline dayalı Rusya’yı, ‘dejenere’ de olsa bir ‘işçi devleti’ olarak tanımlamaktaki ısrarı, işçi sınıfının üretim araçları üzerindeki kolektif kontrolü ve üretim birimlerinden başlayarak tüm siyasal yapı üzerindeki özyönetim organlarına dayanmak zorunda olan sosyalizm anlayışıyla çelişkiliydi. Sosyalizm ya işçi sınıfının kendi eyleminin doğrudan ürünüdür, yani işçi sınıfının bürokrasi tarafından politik iktidardan uzaklaştırıldığı bir yapı sosyalist olamaz, ya da doğrudan üreticilerin üretim araçlarını kolektif olarak mülkiyetinde tutmadığı, üretim araçlarının bürokratik bir iktidarın kolektif mülkiyetinde bulunduğu bir rejim sosyalisttir. Bu ise, sosyalizmin işçi sınıfına rağmen kurulabileceği anlamına gelir.

Bu çelişki, ölümüne kadar Troçki’nin yakasını bırakmadığı gibi, ölümünden sonra da troçkist geleneği pusulasız bıraktı.

Troçki ölümünden önce bir dizi öngörüde bulundu. Dünya savaşından sonra, ya işçi devrimleri gerçekleşecek, milyonlarca işçi 4. Enternasyonal’in bayrağı altında toplanacak, stalinist rejim altüst olacaktı, ya da kapitalizm, iç çelişkilerinden çıkmayacak, “kapitalizmin artık kalıcı çözümleri olmayan nihaî krizini yaşadığı” için insanlık toptan bir çöküşe doğru evrilecekti.

Troçki’nin, savaştan sonra stalinist bürokrasinin yıkılması dışındaki seçeneğin, sosyalist programı bir ütopya haline indirgeyeceği yönündeki uyarısı ise Ortodoks troçkizm açısından en tehlikeli vurgu haline gelecekti. Zira savaştan sonra, tüm yıkıma rağmen, kapitalizm tarihindeki en büyük ekonomik sıçramalardan birini yaşayacaktı. Savaşın ardından stalinist rejimin çökmesi bir yana, Kızıl Ordu’nun savaş sırasındaki müdahalesiyle, tüm Doğu Avrupa ülkelerinde, Rusya’daki toplumsal yapının birebir kopyası olan rejimler kurulmuştu. Çin’deki rejimi de eklersek, çökmek bir yana, stalinist rejim küreselleşmişti.

Ya işçi devleti değilse…

Troçkist hareket, bu krize, bir istisnası hariç, neredeyse çocuksu bir ruh haliyle, gerçeklerden kaçarak yanıt vermeyi tercih etti. Troçki’nin öngörülerinin doğrulanmadığını kabullenmek yerine, 4. Enternasyonal’in Mandel, Pablo ve Cannon gibi önderleri, savaşın henüz bitmediği, kapitalizmin krizini aşamadığı ve toptan bir çöküşe yaklaştığı gibi bir dizi tez uydurdu. Ernest Mandel, 1951’de “İkinci ve üçüncü dünya savaşları arasındaki dönem tarihe geçici bir kesinti olarak geçecek ve Troçki’nin bir savaştan sonra bürokrasinin ayakta kalamayacağı öngörüsü kendisini tarihsel olarak kanıtlamış olacaktır” diyebiliyordu.

Doğu Bloku’ndaki SSCB kopyası rejimlerin karakteri konusundaki tartışma ise troçkist hareket için daha da zor bir durum yaratacaktı. Rusya’da, bir işçi devrimi gerçekleşmiş ve bürokrasi, bu devrimin kesintiye uğramasıyla iktidara gelmişti. Gerçekle hiçbir bağlantısı olmasa da, kısa bir süreliğine, devlet mülkiyetinin varlığı nedeniyle Rusya’nın ‘dejenere olmuş bir işçi devleti’ olduğu kabul edilebilir. Peki, Doğu Bloku ülkeleri? Bu ülkelerin hiçbirinde bir işçi devrimi gerçekleşmedi. Kızıl Ordu bu ülkeleri işgal etti ve komünist partileri iktidara “atadı.” Bu süreçte işçi sınıflarının hiçbir dahli olmadı. Ya sosyalizm işçi sınıfının kendi eylemi değildir ve işgallerle, orduların ülkeleri dümdüz etmesinin üzerinden işçi sınıfının hiçbir eylemi, katılımı olmadan kurulabilir bir toplumsal örgütlenmedir, ya da ancak sosyalizm işçi sınıfının kendi eyleminin ürünü olarak kurulabilir ve bu rejimlerin sosyalizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. İlişkisi olmadığını görebilmek için, Troçki’nin tüm teorisinin devrimci özüne sahip çıkarken, kurumuş kabuğundan kurtulmak, bir dizi öngörüsünün yanlış çıktığını açıklamak gerekiyordu. Troçki’nin eşi Natalia Sedova 1951 yılında 4. Enternasyonal’den istifa ederken şöyle diyordu: “Eski ve geçersiz formülleri saplantı halinde benimseyerek stalinist devleti bir işçi devleti olarak görmeye devam ediyorsunuz. Bu konuda sizi izleyemem ve izlemeyeceğim… Siz şimdi stalinizmin savaştan sonra üzerinde hakimiyet kurduğu Doğu Avrupa ülkelerinin de işçi devleti olduğunu savunuyorsunuz. Bu, stalinizmin devrimci sosyalist bir rol oynadığını söylemeye eşittir. Bu konuda sizi izleyemem ve izlemeyeceğim.”

Troçkist geleneği içinde olduğu krizden çıkartan, Tony Cliff’in “Rusya’da devlet kapitalizmi” teorisi oldu. Rusya’yı dünya ekonomisinde hegemonya ve rekabet ilişkileri içine oturtan Cliff, Rus ekonomisinin işleyişinin Marx’ın değer yasasına nasıl bağlı olduğunu gösterdi, stalinist bürokrasinin devlet kapitalisti bir toplumun yeni egemen sınıfı olduğunu kanıtladı, Ekim devriminin 1920’lerin sonunda bir karşı devrimle yenildiğini açıkladı. Böylece, Troçki’nin stalinizm eleştirisini ön doğru kabul ederek, stalinizmin leninizmin devamcısı olmadığını, tersine, milliyetçi bir bürokratik egemen sınıfın diktatörlüğü olduğunu ve 1917 Ekim devriminin aşağıdan sosyalizm geleneğinin en önemli halkası olduğunu savunarak, klasik marksist geleneğin tutarlı bir siyasal akım olarak yeniden şekillenmesinde belirleyici oldu.

Share.

About Author

Leave A Reply