Atatük’ün sevmediği şarkılar

0

Tolga Tüzün

Müzikle siyaset ilişkisi bizimki gibi toplumlarda sunî bir ilişki, entellektüel bir zorlama, güncel hayattan kopuk bir kavram çatkısı değildir. Tam tersine, hangi dalından tutarsanız tutun, Türkiye’de müzik fazlasıyla siyasî ve karmaşık bir ilişkiler ağıdır. Bu ülkede popüler müzik ve sanat müziği arasındaki geçişlilik çoğu sanat müziği otoritesinin yüzünü kızartacak kadar birbirinin içine geçmiştir. Yüz kızartma deyimini neden kullandığımı biraz sonra anlayacaksınız.

AltÜst’ün geçen sayısında Gürültü ve Müzik başlıklı yazımda şöyle demiştim: “’Yurtttan Sesler’ korosu içermediği, yani susturduğu ve bilinçdışına ittiği sesleri de icra eder aynı anda. Bizim için derlenen türküler, ister istemez, bize kapalı olan ses dünyalarına da işaret eder.” Seksen senedir susturulan ve bilinçdışına itilen ses dünyalarının yukarıdan aşağı işleyen baskıcı/otoriter mekanizmalar ve karar süreçleriyle toplumun hayatının dışında bırakılmaya çalışıldığı projeye bu topraklarda Kemalizm adını veriyoruz. Başka topraklarda Stalinizm, Maoizm, Castroizm gibi adlar alıyor aynı proje. Kalkınmacı, ‘aydınlatıcı’, toplumu yöneten sınıfın ideal toplum prototipine göre yukarıdan şiddet kullanarak toplumu dönüştürmeye çalışan bu projelerin ortak bir başarısızlıkları var tarihlerine bakınca: Kültür alanında bir türlü istedikleri sonuçları elde edemiyorlar. Kültür derken, bir toplumda herhangi bir üretim süreci vasıtasıyla ortaya çıkan değerler ve yapılar ağına işaret ediyorum.

Marx, Alman İdeolojisi‘nde düşünce, kavramlaştırma ve bilinç üretiminin öncellikle doğrudan insanların maddî etkinliğine ve maddî etkileşimine bağlı olduğunu söyler: “Anlamak, düşünmek ve insanların zihinsel etkileşimi bu açıdan insanların maddî davranışının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Maddî üretimi ve maddî etkileşimi geliştiren insanlar, bu gerçek dünyalarını değiştirirken aynı zamanda düşünüşlerini ve düşünüşlerinin ürünlerini de değiştirirler.” Liberal ekonomi ile devletçi ekonomi politikaları arasında savruladuran erken dönem Türkiye Cumhuriyeti’nde, insanlar toplumsal yapılardaki değişimin birincil aktörü olmaktan bir hayli uzaktı. Toplumsal yaşama dair hayatî kararlar imparatorluğun son döneminin hakim jakoben klanı tarafından alınıyor ve meşruiyetini, çeşitli cemaat ve halkların gönüllü ittifakından uzaklaşarak, giderek silah zoruyla kuran bir iktidarın imgeleminde yeni bir halk şekilleniyordu. Ancak bu halkın merkezdeki imgesel şekli ile halkın gündelik yaşamındaki üretim biçimleri ve kültürel ürünleri birbirleriyle ciddî biçimde çelişiyordu.

Müzik İnkılabı

Tarım emeğinin artık değeri, silah zoruyla egemen olan sınıfın sermaye yoluyla egemenliğini kurması için elzemdi. Sermayenin, yani burjuvazinin kültürü ise eski İttihat ve Terakki kadrolarının kültür ürünlerinden ve beğenilerinden ibaretti. Yüzyıllardır Batı burjuvazisinin direnerek, mücadele ederek, savaşarak kurduğu entellektüel birikim, bu kadrolar için ulaşılmak istenen medeniyet seviyesinin yegâne imgesi idi. Müzik söz konusu olduğunda, bu beğeniler patolojik bir yeniden tarih yazımı ile Batılı içerik ithalini içeren bir politika doğurdu.

Türk milliyetçiliğinin kurucularından ve İttihat ve Terakki’nin kuramcısı Ziya Gökalp, çağdaşlık ve medeniyet emsali olarak çok sesli batı müziğini görür: “Acaba bunlardan hangisi bizim için millîdir? Doğu müziğinin hem hasta, hem de gayr-ı milli olduğunu gördük. Halk müziği kültürümüzün, Batı Müziği de medeniyetimizin müzikleri olduğu için, her ikisi de bize yabancı değildir… Halk Müziğimiz bize birçok ezgiler vermiştir. Bunları toplar ve Batı müziği usulünce armonize edersek, hem millî, hem de Avrupaî bir müziğe kavuşmuş oluruz.”

Genç Cumhuriyet fikrî önderini takip eder sorgusuz sualsiz: Mustafa Kemal 1928 yılında verdiği bir röportajda Batı müziğinin bugünkü haline gelmesi için 400 sene geçtiğini söyler ve ekler: “Bizim bu kadar beklemeye vaktimiz yoktur. Bunun için Garp musikisini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.” Halk müziği temalarının Batı armonisi ile harmanlanarak bu ‘alınan garp musikisi’ yetişmekte olan besteciler için ulusal bir model haline gelir. Ne var ki, ‘halk’ bir türlü kendi müzikal beğenilerini, türkülerini, şarkılarını,destanlarını, masallarını, yani kendi dilinin en vazgeçilmez taşıyıcılarını bırakmak istemez.

Bu çekişme 1928-1934 yılları arasında yukarıdan aşağıya bir beğendirme, özendirme, eğitme üçleminde gitti. Kırılma anı 1 Kasım 1934’te Meclis’in açılış konuşmasında ortaya çıktı:

”Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır, ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. (Alkışlar). Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi ve kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye çalışılan musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. (Bravo sesleri, alkışlar). Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu şekilde Türk ulusal musikisi yükselebilir ve evrensel musiki içinde yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığı’nın buna değerince özen vermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.

Artık beklemeye vakit kalmamıştı. Ertesi gün alınan bir kararla Türk müziği radyolardan yasaklanır. Anadolu Ajansı’nın geçtiği habere göre “Dâhiliye Vekâleti bugün Büyük Millet Meclisi’nde Gazi hazretlerinin alaturka musiki hakkındaki irşadlarından ilham alarak bu akşamdan itibaren radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılmasını ve yalnızca Garp tekniğine vakıf sanatkârlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir.

Yasak 1 yıl 10 ay sürüyor.

Derken, 1937 yılında 10 yıl önce devlet gözetimi altında kurulan bir özel şirket olan Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi (TİTAŞ) iflas edince devletleştiriliyor. Bir rivayete göre şirketin ortaklarından Philips firması Türk müziğinin yasak olduğu zaman içinde radyo satışlarının düştüğünü belirliyor ve yasağın kalkması için müracaatta bulunuyor.

Tarihi Sesle Okumak

Bir tarih ötesi ses transferi yapalım hep beraber: Yukarıdaki Meclis konuşmasında Türk musikisinin en önde ilerletilmesi ifadesinden sonra gelen alkış seslerini hayal edelim, duymaya çalışalım. İsterseniz fraklarıyla ayağa kalkan CHP mebuslarını da hayal edebilirsiniz. Sonra yavaş yavaş Açıkhava tiyatrosunda Aynur Doğan şarkı söylerken duyulan ıslıklama, yuhalama seslerine geçiş yapalım. İsterseniz ayağa kalkan, İstiklal Marşı söylemeye çalışan Türk milliyetçilerini de hayal edebilirsiniz.

Toplumsal bir olguyu ses üzerinden okuduğunuz zaman, alkışlar ve ıslıklar karşıtlığı, Aynur’un şarkılarıyla tepeden dayatılan bir müzikal paradigmanın karşıtlığı üzerine yazılabileceklerden çok daha net bir idrak imkânı sunuyor. Meclisteki alkışların konserde ıslığa dönüşümü, geçen 77 sene içinde bu ülkede buna benzer neler olmuş olabileceğinin bilgisini hatırlamamızı sağlıyor. Hep orada olan, unutmuşuz gibi yaptığımız, Aynur’un sesinin, Hrant’ın sesinin bize hatırlattığı, hep hatırlatacağı bu ülkede yaşanmış acıların, kırımların, katliamların, faili meçhul cinayetlerin bilgisi.

Kemalizmin kültür projesinin iflası, batı müziğinin tarihselliğinden soyutlanıp sadece bir müzik yazımı tekniği olarak algılanması ve ona herhangi bir yerde yeniden kurulup işletilebilecek bir makina muamelesi yapılmasından kaynaklanmıştır. Oysa bu topraklardan İlhan Usmanbaş’tan Bülent Arel’e, İlhan Mimaroğlu’dan Arif Mardin’e çağdaş müziğin her alanında eşsiz katkılar sunmuş müzikçiler çıkmış, çıkmakta ve çıkacak. Onlar varolan statükoyu bir sabit olarak almamış, çevrelerindeki seslere kulaklarını dikmiş ve yeni sesler çıkarmış. Bugün bu topraklarda üretilen seslere kulaklarını kapatan, onları küçümseyen tavır giderek mevzilerini kaybetmekte, yerini yeni seslere açık pırıl pırıl bir kuşağa bırakmakta.

Ulusun müziği yazının başında da dediğim gibi sadece çalınan müzikleri değil, çalınmayan müzikleri de içerir. Aynı coğrafyada yaşayan insanların konuştukları yegâne dilin, o dilin nasıl yegâne dil haline geldiğinin tarihini de içerdiği gibi. Bilinçli olarak ulaşılacak bir bilgi değildir bu; başkasının dili, aynı başkasının müziği gibi bir tampon olmadan tolere edilemez. Çünkü bir müziğin yegâne müzik haline gelişi birçok toplumsal travmaya işaret eder. Radyonuzda çalmaz olur, eviniz basılır sazınız alınır, eviniz basılır sözünüz alınır. Giderek tepki veremez olursunuz. Kısırlaşır, kapanırsınız, ses çıkarmaz olursunuz. “Dünya Müziği” dinlersiniz ama bu ülkede yaşayıp tek kelime Kürtçe, tek kelime Ermenice, tek kelime Rumca öğrenmemişsinizdir. Dünya müziği size tampon olur, kardeşinizin müziğini dünya müziği üzerinden dinlersiniz. Bir gün bir dünya müziği konserinde hayalinizdeki dünya müziği bozuluverir. Gerçek dünyanın müziği olur. Aynurlar bu ülkede nasıl muamele görüyor ilk elden tanık olursunuz. Islıklar, yuhalamalar sizin dünyanızın müziğinde yoktur. İşte o anda bazıları sizin gibi donup kalmaz, faşist ıslıklara alkışlarla cevap verir. Bu yazı onlara ithaf edilmiştir.

Share.

About Author

Leave A Reply