Saçmalığın farkına varmak neyi gerektirir? Başkaldırıyı!

0

Ömer Madra

Baharın bir türlü gelmek bilmediği Nisan ayını, “Arap Baharı”nın güçlü rüzgârlarının uğultusu içinde savrularak geçirdik. Son büyük ayaklanma, komşu Suriye’den yükseldi. Sık sık olduğu gibi, dehşetle umudun içiçe geçtiği bir tabloydu aslında: Ayaklanma, ülkenin birçok yerinde devam ediyor, yer yer çok kanlı ve zalimane bir şekilde bastırılıyor; ne var ki, isyan alevi bastırılmaya kalkıldıkça daha da parlıyordu! Birkaç hafta içinde 600’ün üzerinde ölü ve belki sekiz binden fazla “kayıp” ve tutuklu! Buna rağmen, her şeye rağmen, bitmek bilmeyen müthiş bir direniş!

Bu bahar havasında insanın başını döndüren bambaşka bir koku var…

Havada isyan kokusu

Kadın kokusuyla karışmış bir isyan kokusu bu. Yerleşik medyada pek görülmüyor, ama bu bizi yanıltmasın. Her yerde var bu kadınlar ve neredeyse her yerde başı çekiyorlar. Bin bir çeşit yerel, geleneksel, modern ve kadim kıyafetleri içinde, kimi zaman sadece parlak bir ateşle yanan gözleri görünerek, yürüyorlar, haykırıyorlar, tutuklanıyor, çıkıyor, meydanlara ve sokaklara dönüyor, ölüyor ve direniyorlar. Yalnız Suriye’de değil şüphesiz: Tüm Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da esen bu bahar yelinde yeşeren umudun güçlü bir temeli bulunduğunu da eklemek gerekiyor.

Bu olağanüstü olağan kadınların ve yanlarındaki delikanlıların inanılmaz bir cesaret örneği sergileyerek giriştiği demokratik devrimci eylemler içinden yeni kavram tanımlamaları bulup çıkarmak zorundayız artık! Korkunun altedildiği, hatta insan zihninden silinip atıldığı bir momentumdan bahsetmeliyiz. Korkusuzluğun kokusundan. Artık, ne türlü gaddarlık ve zalimlik gösterilerine girişilirse girişilsin muktedirlerce, zalimlerce ne yapılırsa yapılsın, o kaldırılan başları öne eğdirmek bir türlü mümkün olamıyor işte.

Resmî Cumhuriyet tarihinin klişelerle koyulaşmış ezber sisi içinde kimimizin görmekte güçlük çekmesine, görebilse dahi kabul etmemekte inat etmesine rağmen, Arap dünyasındaki demokrasi ayaklanması, Noam Chomsky’nin geçen ay Amsterdam’da yaptığı bir konuşmada söylediği gibi, “halk güçlerinin müthiş cesaret, fedakârlık ve kararlılık gösterisi” idi. Bu ayaklanma, “Wisconsin eyaletinin Madison şehrinde ve başka ABD şehirlerinde çalışan insanları ve demokrasiyi desteklemek üzere on binlerce kişinin olağanüstü ayaklanmasıyla tesadüfen aynı zamana denk geldi. Ayaklanmaların eğrileri kesişiyordu ama eğriler apayrı doğrultudaydı: Kahire’deki ayaklanma diktatörlüğün gaspettiği temel hakları elde etmek için yapılırken, Madison’daki uzun ve zorlu mücadelelerle elde edilmiş olan, şimdi de ağır saldırı altında bulunan hakları savunmaya yönelikti.”

Chomsky, her iki olgunun da dünya toplumundaki eğilimlerin birer “mikrokozmosu” olduğunu söylüyor. Dünyanın en zengin ve en güçlü ülkesi ABD’nin çürüyüp gitmekte olan endüstri merkezinde ve “dünyanın stratejik bakımdan en önemli bölgesi” diye anılan Ortadoğu’da olup bitenlerin yerküre üzerinde mutlaka çok kapsamlı sonuçları olacağını belirtiyor. Tunus’ta ve Mısır’da halk ayaklanmalarının esaslı zaferler kazanmasına rağmen, radikal değişiklikler olmadığını söylüyor. Örneğin, bazı isimlerin iktidardan devrildiğini, ama rejimlerin değişmediğini belirtiyor: ABD ve Batılı müttefiklerinin, Arap dünyasında sahici demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni artlarına koymayacağı aşikâr. Bizzat ABD kuruluşlarının Arap ülkelerinde yaptırdığı kamuoyu araştırmalarında yüzde 75 ile yüzde 90 arasında değişen ezici çoğunluk, bölgede demokrasiye en büyük tehdit olarak ABD ile İsrail’i görüyor!

Altın kural: Elitlerin demokrasi nefreti

Zaten, dünyada elitlerin demokrasi nefreti, asıl kural. Elitlerin demokrasiye ancak kendi sosyal ve ekonomik hedeflerine yardımcı olduğu sürece “evet” dedikleri de, önde gelen ciddi siyaset sosyolojisi literatüründe –kerhen de olsa– kabul görmekte.

Ortadoğu’yu tümüyle kontrol altında tutma doktrini hâlâ geçerliğini koruyor elbette. Bununla birlikte, ABD’nin bunu uygulama kapasitesi gözle görülür şekilde azalmış durumda. II. Dünya Savaşı’nın yıkımından ve sömürgeciliğin etkilerinden kurtulan diğer sınaîleşmiş ülkelerin ekonomik toparlanması ile birlikte 1970’lerin başlarında ABD’nin dünya servetindeki payı yüzde 50’den yüzde 25’e düşmüş, Avrupa ve Doğu Asya da sacayağının diğer bacaklarını oluşturmuştu. Yine 1970’lerden itibaren ABD ekonomisinde keskin bir değişim olmuş, finanslaşmaya ve üretim sürecinin başka ülkelere ihracına doğru dönüş başlamıştı.

Pek çok faktörün bir araya gelmesi sonucunda, varlıkların öncelikle nüfusun en tepedeki yüzde 1’inin elinde toplanmasına yol açan radikal bir servet yoğunlaşması ortaya çıktı; bir kısır döngü. Bu da, siyasî güç ve kudretin yoğunlaşmasına yol açtı. Servet ve kudret daracık bir elitin elinde toplanırken, gerçek gelirler hiç artmıyor; sadece çalışma saatleri ve kredi borçlar artıyor. Halk kitleleri bu duruma karşı büyük bir öfke ve hüsran duyuyor ama, bunun bir önemi yok. En üstteki varlıklı kesimler, hükümetin “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” olduğu iddia edilen bu sistemi kurtarmaya geleceğinden emin olduklarından, bundan en ufak kaygı duymuyorlar. Tek bir örnek yeterli: Ekonomik krizin en büyük mimarlarından biri olan Goldman Sachs, geçen yıl sessiz sedasız aldığı 17,5 milyar dolar tazminatla tarihindeki en yüksek zenginlik seviyesine ulaşırken, şirketin 12,6 milyon dolar ikramiye alan CEO’sunun ücreti de üç kattan fazla artırılmaktaydı.

En tepedeki %1 de bir gün öğrenecek – Ama çok geç olacak

Öte yandan, Arap Baharı ile birlikte oldukça belirgin bir şekilde yükseldiği görülen petrol ve doğal gaz fiyatları, yeryüzünün en büyük ve en kârlı şirketleri arasında başta yer alan beş büyük petrol şirketinin kârlarını da arş-ı âlâya uçurdu: Exxon Mobil ve Shell, birinci çeyrekte yüzde 69 ve yüzde 30 yıllık kâr artışlarıyla (42,8 milyar dolar ve 25,2 milyar dolar), para ve gelir okyanuslarında yüzmekteydi. Geçen yıl Meksika Körfezi’nde tarihin en büyük çevre felaketinden sorumlu olan BP’nin bu yılki kârı, 5,6 milyardan 5,5’e düştü.

İşin tuhaf tarafı, bu sektörün müthiş büyüklükte bir devlet desteği (sübvansiyon) almaya devam etmesi, dahası, zengin kesimden, onları arkalayan medyadan ve onlara mutlak destek veren politikacı makulesinden kimsenin de bütün bunlarda en ufak bir tuhaflık görmemesiydi.

Bize söylendiğine göre, herkesin kemer sıkmasını zorunlu kılan durumlar vardı tabii ortada. Yani, hemen hemen herkesin. Amerika’da ana okulundan üniversiteye kadar tüm kamusal eğitim sistemini özelleştirmelerle tahrip eden bu politikalar en zengin kesim için gayet iyi olmakla birlikte, genel halk kitleleri için tam bir felaket getirmekteydi; ama, bu da serbest piyasa ilkelerinin egemen olduğu ortamda, dışsallık (externality) olarak görülüp tamamen bir kenara bırakılmakta, felaket de tamamen “maliyet dışı” bir durum olarak mütalaa edilmekteydi.

Nobelli ekonomist Joseph Stiglitz, bu son durumu, yani, öncelikle ABD’de gittikçe büyüyen sınıflararası bölünmeyi ve artan eşitsizliği keskin bir dille eleştiren önemli bir makale kaleme aldı. Makale şu çok uyarıcı paragrafla sona eriyordu: “En tepedeki yüzde 1 en iyi evlere, en iyi eğitime, en iyi doktorlara, en iyi hayat tarzlarına sahip. Ama paranın satın alamadığı tek bir şey kalmış gibi gözüküyor: o da, bu yüzde 1’in kaderinin, geriye kalan yüzde 99’un nasıl bir hayat sürdürdüğüne bağlı olduğuna dair bir kavrayış. Tarih boyunca en tepedeki yüzde 1 eninde sonunda bunu öğrenmiştir. Ama çok geç.”

Risk üzerine yalan çeşitlemeleri

Bu makalenin hemen ardından bir söyleşisinde de, en zengin kesimlerin “risk analizlerinin” tamamen temelsiz ve dayanaksız olduğunu belirtiyordu. Özellikle şirketlerin bu tuhaf “dışsallık” anlayışlarını, güncel ekonomik krizlerin ve Japonya’daki Fukushima nükleer faciasının ışığında yerden yere vurmaktaydı. Stiglitz’e göre malî piyasalarda yönetici olarak çalışanlar, yaşanan ekonomik çöküşün bin yılda bir ya da evrenin tarihinde sadece bir kere görülebilecek kadar düşük riskli şeyler olduğunu söylüyorlarsa da, böylesi problemlerin neredeyse her 10 yılda bir karşımıza çıktığını görüyorduk. Ama bundan da önemli ve vahim olan şuydu: Gerçekleri görmemek ve göstermemek bu kesimlerin fena halde işine geliyordu, zira asıl çıkarları inkâr ve gizleme mekanizmalarında yatıyordu. Sağlam örnekler de veriyordu Stiglitz: Mesela, finans sektörü bize ‘Merak etmeyin, katrilyon dolar da olsa bu finansal türevlerde hiçbir risk yoktur,’ diyordu. Ama risk vardı ve sistem tümüyle çöktü. Ne var ki, kaybedilemeyecek kadar büyük paralar sözkonusu olduğunda, bu en zengin kesimler riskleri görmeme, daha doğrusu hesaba katmama (dışsallaştırma) yolunu tutuyorlardı. Hele sözkonusu riskler, toplumda kendileri dışındaki herkes tarafından bir güzel üstlenilecekse!

Japonya’daki zincirleme felaketler sonucunda son derece güncel hale gelen nükleer endüstrinin durumu konusunda Stiglitz şöyle diyor: “Nükleer enerji gerçekten ilginç bir vaka, çünkü bu sektör ekonomik açıdan hiçbir zaman kendi ayaklarının üstünde durabilir bir endüstri olmadı. Daima hükümet destekli sigortaların sırtında yükseldi. Yani vergi veren vatandaşlar olarak bizlerin sağladığı, onların tek kuruş ödemediği bir sigortanın. Şimdi, Japonya’da da aynı şeyi yaptıklarını ve bunun bedelini görüyoruz. Toplumun geri kalanı muazzam bir bedel ödüyor. Japonya’da enerji tasarrufuyla elde edilecek küçük tasarrufların nükleer patlamadan doğan kayıpları karşılamasının imkân ve ihtimali yok.”

Dünyada Fukushima’daki nükleer patlamadan sonra bir süredir adamakıllı bir duraksama geçiren nükleer santral kurma projeleri, belki bir tek Türkiye’de “gaz kesmeden” ilerleme yolundayken, Stiglitz’in Amerikan nükleer sektörü hakkındaki şu değerlendirmesi yeni santrallerin inşası konusunda müthiş heveskâr görünen TC hükümeti gibi yönetimler açısından uyarıcı önem arzetmeli: “[Nükleer] endüstri gerçekten buna inansaydı, sınırsız yükümlülük üstlenmeliydi ve Japonya’nın karşılaştığı türden bir felaketin malî bedelini karşılayacaklarının garantisini vermeliydi o zaman. Ama size şunu söyleyeyim ki, onlara bu maliyet bedelini ödetseydik, sınırsız sorumluluktan kaçınma imkânını onlara vermeseydik, ABD’de o endüstri mevcut olamazdı.”

Göçmenler: Kelimenin her anlamında dışsallar

Mevcut ekonomik yıkım şartlarında doğrudan hedef alınan bir diğer kitle de, göçmenler. Göçmenler, maliyet hesabında kelimenin her anlamında “dışsal” sayılır. ABD’de, Başkan Reagan’ın Guatemala’da insanların üstüne saldığı katillerin soykırımından kaçan yoksul Mayalarla, Başkan Clinton’ın kurdurduğu NAFTA’nın kurbanı olan yoksul Meksikalılar. Avrupa’da, ırkçılığın ABD’yi dahi solladığını görmek ise bayağı öğretici: İtalya, Fransa, Belçika… Libya’dan, Tunus’tan gelecek “göçmen akınları”na karşı göçmensavar silahları geliştirmekteler. Fransa’da göçmen düşmanı politikalarıyla önce çıkan Sarkozy’yi, yeni faşist partinin yeni lideri Marine Le Pen, bu konuda hiçbir şey yapmamakla suçluyor. Fransa’da 1 Mayıs’ta Jeanne D’arc bayramı, çok yaratıcı “Fransa Fransızlarındır” sloganını haykıran binlerce kişi tarafından kutlanıyor. Macaristan’da neo-faşist parti Jobbik, genel seçimlerde yüzde 17 oy alıp çingeneleri kovalıyor. Avusturya’da, aşırı sağcı Jörg Haider’in 2008’de sadece yüzde 10 oy alması sevinilecek bir durum gibi görünüyorsa da, yeni kurulan Özgürlük Partisi’nin onu sağcılıkta “sollayarak” yüzde 17 gibi dudak uçuklatıcı bir oy oranına ulaşmasına şahit oluyoruz.

İşçi sendikalarına yaslanan sosyal demokrasinin kadim kaleleri sayılan İskandinavya’da durum feci. İsveç’teki ırkçılar “karakafaların” oturduğu mahallelerde onları önce korkutup evden dışarı kaçırıp sonra da uzun mesafeli silahlarla avlama sporunu uyguluyor; Finlandiya’da son seçimde oylarını altı kattan fazla arttıran Öz Finlandiya neo-faşist partisi, iri kıyım neo-faşist önderiyle sahneye çıkıyor… Hollanda’da esmer ve müslümanlara karşı yürütülen ırkçı politikaları, Britanya’da BNP ve EDL gibi aşırı ırkçı parti ve kuruluşların siyaset arenasında güç kazanımları izliyor. Almanya’da Sosyal Demokrat parti üyeliğini koruyan bankacı Thilo Sarrazin göçmenlerin Almanya’yı mahvettiğini anlatan bir kitap yazıyor ve eser ülkede peynir ekmek gibi satılıyor, Hıristiyan Demokrat Şansölye Merkel de çok kültürlülük politikasının “tümden iflas” ettiğini ilan ediyor… Chomsky’nin ifadesiyle, “pis işleri yapmak üzere Almanya’ya ithal edilen Türkler, sarışın, mavi gözlü gerçek ari ırk mensupları olmayı bir türlü beceremiyorlar.”

Küresel isınma hiç sorun değil

Serbest piyasa sistemlerinin hiç dikkate almadığı bir diğer dışsallık ise, gezegenin ve üzerinde yaşayan canlı türlerinin kaderi. Chomsky’nin Amsterdam konuşmasında son –ve belki de en önemli– nokta olarak üstünde durduğu nokta bu. Çevrenin yıkılması halinde hiçbir gücün yardıma gelemeyeceğinin altını çiziyor düşünür. İnsan kaynaklı küresel ısınmanın liberaller tarafından uydurulmuş bir yalan olduğunu söyleyerek propaganda kampanyalarına girişen ve bu uğurda büyük paralar harcayan şirket yöneticileri, gezegene yönelik tehdidin ne kadar vahim olduğunun pekâlâ farkında, ama ne yapsınlar, onlar da kısa vadede kârlarını ve piyasa paylarını azamiye çıkarmak mecburiyetinde!

Tarihin bir noktasında hakim Batı düşüncesinde şaşılası bir dönüşüm olmuş. Clive Ponting, büyük uygarlıkları ve onların çöküşünün altında yatan temel sebepleri incelediği klasik kitabında bu dönüşüme ışık tutuyor. Ortaçağ sonrası Avrupa’da insanların, kadim toplumların düşünce ve duygu dünyasını tamamen tersine çevirdiğini, insanlığın doğaya hakim olması gerektiğine ve mutlaka olacağına dair kuvvetli bir inanç edindiklerini, 17. – 20. yüzyıllar arasında eser vermiş düşünürlerden örneklerle ortaya koyuyor. Örneğin, matematikçi Descartes “doğadaki her şeyi uygun oldukları işlerde kullanıp yeniden doğanın efendileri ve sahipleri olabileceğimizi” söylerken, bilimadamı Bacon dünyanın insan için yapılmış olduğunu ilan ediyor, filozof Kant insanın “elbette” doğanın efendisi unvanına sahip olduğunu ilan edip insanların doğa ile ilişkilerinde hiçbir ahlaki kısıtlama olamayacağını vazediyor, liberalizmin kurucularından John Stuart Mill insanın doğadan en küçük şeyi bile zor kullanarak almasını savunurken, psikanalizmin kurucusu Freud insanın idealinin doğaya “saldırmak” ve “bilimin ışığında, doğayı insan iradesine boyun eğmeye zorlamak” olduğunu dile getiriyor. Yani, elimizdeki bilim ve teknoloji gibi “medeniyetin nimetlerini” doğa’nın yıkıcı güçlerine seferber edecek bir anlayış. İnsanın zekâ ve yaratıcılık gücünün olağanüstü abartılmasına, toprak ananın doğal ve olağan o muazzam gücünün de tamamen aşağılanmasına dayalı kurgusal, laik ve ilerlemeci bir bakış.

Kalkınma ve büyüme: Bir devlet dini

Büyük bölümü iki kamp arasında sert bir ideolojik mücadele halinde geçen 20. yüzyılda bölünmenin her iki tarafına da neredeyse aynı yaklaşımın mührünü vurduğunu görmek mümkün. İklim tarihçisi McNeill, 20. yüzyıl iklim tarihi üzerine kitabında bunun çarpıcı örneklerini veriyor. Batı bilimi, teknolojik değişmeyi körükleyerek her yerde dolaylı olarak doğanın dönüştürülmesine yol açıyordu. Suni gübreyi icad eden Haber ile ozon delici kloroflorokarbonları icat eden Midgley, doğanın sırlarını çözmek için bilimi insan refahı için kullanıyoruz diyerek ekolojiyi tarumar etti. Kimya endüstrisi 1930’da 1 milyon ton organik kimyasal üretirken, yüzyıl sonunda bin katına çıkmıştı! Dinî inançlardan çok, bilimsel fikirler doğa üzerinde etkili oluyordu. Modern siyasî fikirler de öyle. Fransız Devrimi’nin bağrından doğan milliyetçilik, güç ve refah (büyüme) vurgularıyla her yana hakim oldu. Kapitalist ve faşist rejimler yeni yerleşimler, petrol ve maden çıkarımları, kerestecilik, yol yapımları, inşaatlar ve nüfus artırma planlarına girişmekte gecikmedi.

Ponting’e göre, güçlü devlet desteği ile sınaileşme ve ekonomik kalkınma hırsı, 20. yüzyılın büyük ideolojik kavgasının öteki kampını, yani komünist kampı oluşturan ülkelerde de yerini buluyor. Örneğin Zazurbin, 1926’da Sovyet Yazarlar Birliği’ne verdiği nutukta komünist ilerlemenin ve insanlar arası kardeşliğin ancak beton ve çeliğin yeşile galebe çalması ile sağlanabileceğini haykırırken, Sovyet tarihçi Pokrovsky 1931’de yazdığı kitapta insanın, bilim ve teknolojiyle doğayı balmumu gibi yumuşatıp ona istediği şekli vereceğini hayal ediyordu. İşin garibi, Pokrovsky’nin bu kitabı daha sonraki yıllarda “insanlık tarihinde çevreye fazla önem vermekle” suçlanmış!

Kalkınma ve büyüme tutkusunun Doğu’da da Batı’da da ulaştığı inanılmaz boyutu şöyle özetliyor McNeill: “Marksizmin doğayı fethetme hevesi ile bütünleşen Dev hastalığı (Gigantism), Aral Denizi’nin yavaş ölümüne, dünyanın en büyük suni gölünün ve en büyük barajının yaratılmasına ve ‘doğa’nın hatalarının düzeltilmesi’ yolunda sayısız destansı çabaya girişilmesine yol açtı.. Komünizm 20. yüzyılın evrensel öğretisi olmayı amaçlıyordu, ama komünizmin başarısız olduğu yerde daha esnek ve baştan çıkarıcı bir din onun yerini aldı: ekonomik büyüme arayışı. Kapitalistler, milliyetçiler –doğrusunu isterseniz, komünistler de dahil hemen herkes – hep bu aynı mihraba yüz sürdü. Çünkü, ekonomik büyüme, sayısız kötülüğün üstünü örtüyordu. Ekonomik büyüme sürdükçe Endonezyalılar ve Japonlar sonu gelmez yolsuzluklara göz yumuyor, Ruslar ve Doğu Avrupalılar, hantal polis devletlerine katlanıyor, Amerikalılarla Brezilyalılar muazzam sosyal eşitsizlikleri kabulleniyorlardı. Sosyal, ahlaki, ekolojik hastalıklar, ekonomik büyüme adına sürdürülüyordu; hatta öyle ki, bu inancın taraftarları bütün bu illetlerin ancak daha fazla büyümeyle giderilebileceğini öneriyorlardı.”

Gurur, kibir ve aptallık

Sürekli ekonomik büyümenin her şeyden ve elbette doğadan önce gelmesi, geçen yüzyılın en önemli fikri (“ideolojisi”) olduğu gibi, ilk on yılını tamamladığımız bu yüzyılda da aynen böyle. Üstelik, hem Stiglitz’in sözünü ettiği periyodik ekonomik kriz ve felaketlere, hem de ve artık kimsenin görmezden gelemeyeceği iklim ve çevre felaketlerine (Pakistan selleri, Avustralya selleri ve yangınları, Rusya yangınları, Güney ve Orta Amerika heyelanları, Meksika Körfezi petrol faciası, Japonya deprem ve tsunamisi, ABD hortumları…) rağmen, bu üstün konumunu bugün de koruyor. BP, facianın üstünden bir yıl geçmeden Meksika Körfezi’nde yeni sondajlara girişiyor, Brezilya okyanusların ortasında binlerce metre derine dalmayı planlıyor, platformlar kuzey buz denizinde aramaya koşturuyor, Kanada’da kumul ve şistler, ziftler kaynatılıp petrolü sıkılıyor, dağların kelleleri kopartılıp kömürleri çıkartılıyor, kömürlerin bitmesine doğru aşırı derin rezervlere giriliyor, hedefte metan kristalleri var… Ardından tüm mineraller gelecek, onları bulup çıkaracağız, ama yeryüzü yüzeyinin gittikçe daha fazlasını delik deşik edeceğiz.

Yalnızca insan yani, yalnızca onun ekonomisi ve sonsuz büyümesi. Gurur, kibir ve aptallık.

İşin tuhaf tarafı, ne tabiat ne de kâinat, insanın böylesine budalaca bir kibrini haklı çıkartacak tek bir veri bile sunmuyor. Yani, durum o ki, insanlık, tek bir rasyonel dayanak noktası olmaksızın kendini “Gökler Hakimi Gordon” veya –bizim bu tarafların diliyle söylersek– “eşref-i mahlûkat” ilan ediyor. Bir tür “kaadir-i mutlak” varlık olarak “şirk koşuyor” yani. Yazana ve söyleyene de, okuyana ve dinleyene de çok cazip gelen önermeler bunlar. İnsana muhakkak kendini iyi hissettiriyorlardır. Küçük bir sorun var yalnızca: Doğru değiller. Hiçbiri doğru değil. Gerçek dünya ile tüm ilişkileri kesilmiş.

“Kâr tanrısı, ölüm tanrısı”

Pulitzer ödüllü gazeteci ve yazar Chris Hedges, geçen Nisan ortasında New York’ta Bank of America’nın bir şubesi önündeki –Banka’nın vergi ödememesini protesto edenlerin katıldığı– eylemde yaptığı konuşmasına şöyle başlıyordu:

“Bugün, finans tapınaklarımızın birinin kapısı önünde toplanmış bulunuyoruz. Bu tapınak açgözlülük ve kâr hırsının en yüksek değer olarak el üstünde tutulduğu, insanın kendi değerinin servet ve kudreti başkalarının zararına tepeleme yığma becerisiyle ölçüldüğü, kanunların manipüle edildiği, yeniden yazıldığı ve çiğnendiği, insanlığın ilerlemesini sonsuz uzunlukta bir tüketim koşu bandının belirlediği, sahtekârlık ve suçun, iktisadî ve ticarî faaliyetlerin araçlarını oluşturduğu bir tapınak.

“Tümü bu sistemden kâr sağlayan finansçıları, bankacıları, şirket yöneticilerini ve belli başlı iki partimizin liderlerini yönlendiren temel dürtüler, insan doğasının en yıkıcı iki gücü olan açgözlülük ve hasetten ibaret. Bunlar, kendilerini yaradılışın merkezine yerleştiriyor.. İnsanları ve doğal dünyayı, tüketilip bitirilene kadar sömürülecek basit birer metadan ibaret görüyorlar. İnsanın ıstırabıymış, savaşlarmış, iklim değişikliğiymiş, yoksullukmuş, bütün bunlar iş yapmanın bedeli. Kutsal olan hiçbir şey yok. Kâr Tanrısı, Ölüm Tanrısıdır.”

Yine Hedges, Truthdig adlı web sitesindeki köşesinde yer alan bir sonraki yazısında da, demokrasinin hepimizin gözleri önünde can çekiştiği, kendisini artık iflah etmez şekilde ruhsuz bir farsa, hatta bir “absürd siyaset tiyatrosu”na dönüştürdüğü günümüzden söz ediyor.

Saçmalığın farkına varmak neyi gerektirir? Başkaldırıyı

Gelin görün ki, işin oyun olmadığını, hepimizin hayatlarının düpedüz büyük tehlikede olduğunun da farkındayız. “Tüketici kültürü riyâsına meydan okumalıyız,” diyor Hedges. “Hayatlarımızda merhamet ve adaletin önceliğine geri dönmeliyiz.. Ülkemizi ve gezegenimizi kurtarmak istiyorsak, kendimizi göklere çıkarmaktan vazgeçmeli, kendi kişiliğimizi yeterince alçaltıp komşumuza bakmalıyız. Özveri, hastalıklı şirket ideolojisine başkaldırmaktır. Özveri meslekî ilerleme, para kazanma ve kudret elde etme fırsatlarıyla dalga geçmektir. Özveri, açgözlülük ve tamah mabutlarını yerle bir etmektir.. Hayat sadece bizimle ilgili bir şey değildir. Komşumuz adalete kavuşuncaya dek, biz asla adalete sahip olamayız. Konforumuzdan feragat edip açıkça isyan bayrağını açmadan da, kendi özgürlüğümüzü asla geri alamayız.” Başkan’ın, Kongre’nin, mahkemelerin, basının, üniversitelerin, seçim demokrasisinin halkı yüzüstü bıraktığı bir ortamda, halka kalan tek yolun başkaldırı ve sivil itaatsizlik gibi zorlu, uzun ve acılı bir yol olduğunu, bununsa özünde özveri anlamına geldiğini, elde kalan tek mekanizmanın da bu olduğunu belirtiyor Hedges.

Albert Camus, “Sisifos Miti” adlı denemesinde, Tanrı’dan ve ebedi doğrular ya da değerlerden yoksun, anlaşılamaz bir dünya karşısında insanoğlunun (ya da insankızının), anlam, bütünlük ve açıklık peşindeki nafile arayışını ortaya koyduktan sonra sorar: “Saçmalığın farkına varmak, intihar etmeyi gerektirir mi?” Sonra, kendisi cevap verir: “Hayır. Başkaldırmayı gerektirir.” Camus denemesini, şu vargıyla sona erdirir: “Mücadelenin kendisi.. insanın kalbini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu biri olarak hayal etmeliyiz.”

Evet, mücadelenin kendisi kalplerimizi umutla doldurmaya yetiyor. Tunus’ta, Mısır’da, bütün Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, komşu Suriye’de dostlarımız değişimin birdenbire ve hızla gelebileceğini bize gösterdiler ve göstermeye devam ediyorlar. Yazar ve aktivist Bill McKibben’ın söylediği gibi, “onlar en büyük başarıları şiddet kullanmadan elde ediyorlar, ama asla özverisiz değil. Büyük bir yüreklilikle, güleryüzle ve espriyle yapıyorlar bunu; internetle ve aynı zamanda yüzyüze örgütlenme yoluyla.”

Tabandan yükselen bu mücadelelerin başarı şansı nedir? Şimdiden bilemeyiz. Soruya karamsarlığa kapılmadan rasyonel ve kendimize göre “gerçekçi” bir cevap bulmak istiyorsak, galiba Noam Chomsky’nin “Dünya, batmasına izin verilemeyecek kadar büyük mü?” (ya da “Dünya kime ait?”) başlığıyla yayınlanan Amsterdam konuşmasının kapanış cümlelerine bakmamız gerekecek: “Geniş halk kitleleri pasif ve kayıtsız kaldıkça, tüketiciliğe ya da mağdurlara karşı nefrete saptırıldıkça, o zaman muktedirler de istedikleri gibi at oynatacak, hayatta kalanlara da bütün bunların sonuçları üzerinde düşünüp taşınmak kalacaktır.”

Düşünüp taşınmak mı?

Yok, biz almayalım, teşekkürler.

J.R. McNeill, Something New Under the Sun: An Environmental History of the Twentieth – Century World, Norton, 2000.

Clive Ponting, DünyanınYeşil Tarihi: Çevre ve Büyük Uygarlıkların Çöküşü, çev: Ayşe Başcı, Sabancı Üni. Yayınları, 2008.

Bu yazının daha uzun hali Açık Radyo sitesinde yer almaktadır: http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=28378&cat=100.

Share.

About Author

Leave A Reply