Manifesto Paris Komünü’nden sonra yazılsaydı?

0

Cengiz Alğan

Sosyalist literatürün en ‘meşhur’ belgesi sayılan Komünist Manifesto’yu, Şubat 1848’de, Avrupa’yı sallayacak devrimlerin arifesinde, henüz 30’una basmamış iki genç adam kaleme aldı. Çok tanıdık iki isim: Marks ve Engels. Sosyalizm fikrini ütopya sahasından bilim sahasına ‘sıçratan’ bu metin, yazıldığı dönemde sosyalist düşünce tarihinde bir kilometre taşı olmakla kalmadı; 163 yıl sonra bugün de tüm dünya sosyalist hareketinin ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Komünist Manifesto, en kestirmeden söyleyecek olursak, modern işçi sınıfı hareketi tarihinin özünü yansıtır. Adından başlayarak. Yazıldığı dönemde ona, örneğin, Sosyalist Manifesto denemezdi. 1888 İngilizce baskıya önsözde Engels bunu şöyle ifade eder:

“1847’de, sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları (…), öte yanda, her türden yamacılıkla, sermayeyi ve kârı hiçbir tehlikeye sokmaksızın, her türlü toplumsal bozukluğu düzeltmeyi tasarlayan çok çeşitli şarlatanlar.. işçi sınıfı dışında ve destek için “eğitilmiş” sınıflara güvenen kimseler anlaşılıyordu. İşçi sınıfının hangi bölümü salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir toplumsal değişmenin zorunluluğunu ilân etmişse kendisine komünist diyordu.. 1847’de sosyalizm bir orta sınıf hareketi, komünizm ise bir işçi sınıfı hareketiydi. Sosyalizm.. Kıta’da “saygıdeğer”di; komünizm ise tam tersi. Baştan beri düşüncemiz ‘İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır’ olduğundan, hangi ismi seçeceğimiz konusunda hiçbir kuşku olamazdı.”

Hem iktidarların, hem her türden muhalefetin (sosyalistler dâhil) birbirini komünist olmakla ‘suçladığı’ bir dönemde, Londra’da toplanan çeşitli ülkelerden komünistler, hepi topu 40 sayfalık bu program ile “Avrupa’da dolaşan hayalet”in amaç ve hedeflerini bütün dünyaya ilân etmişlerdir. Ve ilerleyen yıllarda Kaliforniya’dan Sibirya’ya tüm dünya işçilerinin esin kaynağı haline gelen bu ‘küçücük’ broşür gir(ebil)diği her coğrafyada yaygın tartışmalar yaratmıştır (örneğin, 1888’de İstanbul’da Ermenice bir çevirisi yayınlanması bekleniyordu. Ama yayıncı üzerinde Marx adı bulunan bir kitaptan korkmuş; çevirmen de kitabın kendi eseriymiş gibi gösterilmesini kabul etmemişti).

Daha başlangıç cümleleriyle o güne kadar kabul görenden bambaşka bir tarih anlayışı ortaya koyan (“Günümüze kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir”) Marks ve Engels, Manifesto’da, toplumsal emeğin bağrında yatmakta olan (önceki toplumsal düzenler tarafından üreticilikleri engellenmiş) üretici güçlerin devrimci potansiyellerinin farkına vardıklarını apaçık sergiler. O güne kadarki her mülkiyet ilişkisi üretici güçlerin önünde engeldir. Feodal toplumun içinden doğan, ancak feodal mülkiyet ilişkilerinin, gelinen aşamada, kendisine asla yetmediği modern burjuvazinin ‘devrimci’ rolünü ilk görenler olurlar. Ama şunun da farkındadırlar; kendi devasa üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplum,”büyüleriyle harekete geçirdiği ölüler diyarının güçlerini artık denetleyemeyen büyücüye benzer”.

Çünkü Marks ve Engels’e göre burjuva çağını daha önceki bütün diğer çağlardan ayırt eden şey “üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki kesintisiz sarsıntı, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik”tir. Çünkü burjuvazi üretim araçlarını ve dolayısıyla üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeden var olamaz.

Modern devlette yürütmenin (hükümetlerin) rolünü de yerinde bir saptamayla “tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite” olarak tarif eden ikili, burjuvazinin “kendi mezar kazıcısını” da yarattığını tespit eder. Sermaye hangi oranda gelişirse işçi sınıfı da aynı oranda gelişir. Yeni üretim ilişkileri içinde kendisi de bir meta haline gelen emek, yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden tüm bireyselliğini yitirir. İşçi makinenin bir uzantısı haline gelir. En tekdüze işleri yapması beklenen işçinin üretim maliyeti sadece kendi bakımı ve neslinin devamı için gereken geçim araçlarından ibarettir. Bu nitelikleriyle işçiler (tıpkı sermaye gibi) ‘yoğunlaşarak’ sınıf karakteri kazanır ve ‘yaratıcısına’ karşı mücadelenin odağı haline gelir.

Manifesto, henüz 1848 Şubat devrimini görmeden ve daha önemlisi proletaryanın siyasî iktidarı tarihte ilk kez ele geçirdiği 72 günlük Paris Komünü deneyimine vakıf olmadan yazılmıştır. Bu bakımdan elbette bazı eksikleri vardır. Örneğin 2. Bölüm’ün sonundaki devrimci önlemler her yerde her zaman uygulanamaz. “Bütün mültecilerin ve asilerin mülklerine el konulması”, “… bir ulusal banka aracılığıyla kredinin devlet elinde merkezileşmesi” gibi Fransız devriminden esinlenen önlemler geçerliliğini Komün’den sonra yitirmiştir. İlk Almanca baskılarda ‘sınıf’ yerine kullanılan ‘katman’ tanımı; ‘değişim’ yerine kullanılan ‘karşılıklı ilişki’ tanımı (Komün’den) sonraki baskılarda değiştirilmiştir.

1872’de, Almanca baskıya Önsöz’de eksiklerini dile getiren Marks ve Engels, “Manifesto, üzerinde artık değişiklik yapma hakkımız olmayan tarihsel bir belge haline gelmiştir”, diye belirterek, “Komün, işçi sınıfının devlet aygıtını olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için işletmekle yetinemeyeceğini kanıtlamıştır” der. Çeşitli muhalefet partilerinin ve sosyalist literatürün eleştirisinin de yetersiz kaldığını vurgularlar. Çünkü siyasal durum tamamen değişmiş, o partiler ortadan silinmiştir.

Ancak Manifesto’da geliştirilen temel ilkeler doğruluklarını tümüyle korur. Bunların pratikteki uygulanışı ise (bizzat Manifesto’da belirtildiği gibi) her yerde ve her zaman o günün tarihsel koşullarına bağlı olacaktır. Manifesto’nun gücü diyalektiğin bu derin kavranışında yatar zaten.

Share.

About Author

Leave A Reply