Kapitalizm krizlerle yaşar

0

Ümit İzmen

Kapitalizmin tarihi büyük krizlerle şekilleniyor. Kriz, kapitalizmin doğasında var. Çünkü işin içinde kâr hırsı var. Birileri bir yerden çok kâr ediyorsa, herkes aynı yere yatırım yapıyor. Başka yerlere para yatırıp daha az kâra razı olmak aptallık olarak kabul ediliyor. Herkes aynı yere yatırım yapmak isteyince, bu durum yüksek getiriyi de garanti etmiş oluyor. Bu süreçte giderek şişen balon günün birinde kaçınılmaz olarak patlıyor.

Zaman içinde bu kârlı yatırım alanları değişiyor, ama son kertede kapitalizmin krizlerinin arka planında bu kadar basit bir mantık var. Bu son krizde en kârlı yatırım alanı konut kredilerinden türetilmiş finansal enstrümanlardı. Geçmişte ise demiryolları senetlerinden lale soğanlarına kadar çok farklı yatırım enstrümanlarına kâr hırsıyla yapılan yatırımlar krizlerle sonuçlandı.

Tabii her krizden sonra, o krizi oluşturan özel koşullar bir daha yaşanmasın diye tedbir alındı. Bu yüzden tüm büyük krizler, özgün biçimleriyle sadece bir kez yaşanır. Bir tane lale krizi oldu ve bir tane mortgage krizi olacak. Bir önceki krizin özgün koşullarını dikkate alan önlemler aynı krizin yaşanmasını engeller, ama yeni kârlı yatırım alanı bulma dürtüsünü gemleyemez. Bu yüzden piyasa kontrolü ne kadar gelişse de, düzenlemelerin kalitesi ne kadar artsa da, sonuç hiç değişmez: Her seferinde yeni bir mecraya doğru yola çıkılır.

Krizlerin çıkış yeri ekonomi. Ama etkileri ekonomi ile sınırlı değil. Toplumsal ve siyasî hayatın örgütlenmesine kadar uzanan sonuçları oluyor. Krizin büyüklüğüne göre bu etkileri de değişiyor. Büyük krizler kapitalizmi dönüştürüyor, hatta dünya siyasî tarihini etkiliyor. 1929 Büyük Bunalımı böyleydi. Sonrasında korumacılık, içe kapanma, otarşi, faşizm ve savaş!

Bu yüzden kapitalizmin büyük krizlerine sadece finansal piyasalarda olan biten açısından bakmamak lazım. Finansal piyasalarda her şey en çok 1-2 yıl içinde olur biter. Zaten 2008 Eylül’ünde patlayan krizden sonra finansal piyasalar 2009’un ikinci yarısında normale dönmeye başlamıştı bile. Ama 2008 krizinin toplumsal ve siyasî sonuçları ancak yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Tüm etkilerin ortaya dökülmesi vakit alacak. AB’de yaşananlar da, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk ayaklanmaları da bu uzun dönem sonuçlarından.

Dünya ekonomisi içinde Türkiye ekonomisinin performansını da bu uzun dönem perspektifi içinde değerlendirelim. Aksi halde yapacağımız değerlendirme ister istemez piyasa bakış açısının dar kalıpları içine hapsolacak.

Dünya ekonomisinde eski zenginler ve yeni zenginleşmekte olanlar

Dünya ekonomisinde kriz öncesinde var olan ve kriz sonrasında daha da güçlenen bir eğilim var: Eski zengin, gelişmiş Batı ülkelerinin dünya ekonomisinden aldıkları pay giderek azalıyor, eski fakir, gelişmekte olan Doğu ve Güney ülkelerinin payı artıyor.

Zengin ülkelerin dünya ekonomisinden aldığı pay 1990 yılında % 55 idi. Bu oran 2008’e gelindiğinde %44’e düştü. Küresel krizden sonra bu süreç biraz daha hızlanacak. Çünkü kriz eski zengin ülkelerde uzun sürecek bir durgunluğa yol açacak, yoksul ülkeler hızla büyümeye devam edecek. Yoksul ülkelerin dünya üretiminden alacakları pay 2030 yılında % 70’e yükselecek.

Buna bakıp bir kapitalizm güzellemesi yapılamaz. Kapitalizmin giderek eşitliği ve adaleti sağlayan bir sisteme evrildiği söylenemez. Dünya giderek şahane bir yer olmuyor. Ama meseleye sadece eşitsizliklerin sürekli derinleştiği söylemiyle bakmak da resmi anlamaya yetmiyor. “Zenginler daha zengin, fakirler daha fakir” söylemi, ne gerçek durumla örtüşüyor, ne de olmakta olanı anlamaya imkân veriyor.

Bu aslında kapitalizmin gerçek anlamda küreselleşmesi süreci. Kapitalizm daha önce ancak sınırlı ölçüde nüfuz ettiği ülkelere şimdi bütün gücüyle giriyor ve bu alanlar da kapitalist sistemin entegre bir parçası haline geliyor. Kapitalist sisteme hızla entegre olan ülkelerde gelir seviyelerinde de hızlı bir artış oluyor belki, ama bu ülkeler kapitalizmin krizlerine de daha açık hale geliyor.

Kapitalizmin küreselleşmesi sürecinde, eski merkez Avrupa şimdi güç kaybediyor. Bu senenin ilk yarısında Fransa ve Almanya çok hızlı bir büyüme gösterdi, ama bu yüksek büyüme ikinci yarıda yavaşlayacak. Avrupa sorunları görmezlikten gelme, zaman kazanmaya çalışma, böylece radikal adım atmaktan kurtulma alternatiflerini tüketti. Yunanistan borç krizinin artık içinden çıkılmaz bir noktaya gelmesinden sonra şimdi gündemde olan, AB’nin para birliğinde, yani Euro bölgesinde çok radikal bir takım değişiklikler, Euro bölgesinin parçalanması, AB’nin daha üst bir ekonomik ve siyasî birliğe doğru gitmesi gibi seçenekler.

Dünya Bankası’na göre önümüzdeki 14 yılda dünya ekonomisindeki büyümenin yarısından fazlası eskinin fakir ama şimdi hızla zenginleşmekte olan altı ülkesinden gelecek: Güney Kore, Brezilya, Hindistan, Çin, Rusya ve Endonezya. Bunun sonucunda, 2025 yılında dünyada artık ABD dolarının hegemonyasının biteceği iddia ediliyor.

Dünya ekonomisindeki değişimin bir başka nişanesini de Sosyalist IMF başkanını Dominique Strauss-Kahn’ı görevinden eden seks skandalı sonrasında gördük. Eskinin zengin ülkeleri arasında, daha IMF ve Dünya Bankası’nı kurarken yapılmış olan centilmenlik anlaşması gereği, IMF başkanı Avrupalı, Dünya Bankası başkanı Amerikalı oluyor. ‘BRIC’ ülkeleri denilen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin bu duruma ilk kez ortak deklarasyonla itiraz etti. IMF başkanı bu kez de Avrupalı olacak belki, ama bu bile değişimin bir göstergesi. IMF’deki yönetim reformunu ve gelişmekte olan ülkelerin artan oy ve söz hakkını da hatırlamakta fayda var.

Türkiye kendi geçmişine göre iyi ama…

Şimdi bu genel çerçeveden Türkiye ekonomisine bakınca ne 2002-2007 dönemindeki performans göründüğü kadar parlak, ne küresel kriz sırasında bir finansal kriz yaşamamış olmak çok sıra dışı, ne de dünyanın 10. büyük ekonomisi olmak gerçekleştirilebilir bir hayal.

Türkiye ekonomisi 2002-2007 döneminde %7 ile karanlık 1990’lı yılların %2,5 civarındaki büyüme hızının çok üstünde bir performans gösterdi. Ama diğer gelişmekte olan ülkelerin performansı Türkiye’den daha iyiydi. Küresel kriz sırasında Türkiye’nin bir finansal kriz yaşamamış olması da çok şaşırtıcı değil. Çünkü finansal kriz gelişmiş ülkelerde yaşandı.  Türkiye’deki üretim düşüşü diğer gelişmekte olan ülkelerin üstünde oldu.

Yani Türkiye’nin makroekonomik performansı, kendi geçmişiyle kıyaslandığında çok iyiydi. Ama, kıyaslama diğer gelişmekte olan ülkelerle yapılınca aynı övgüyü yapmak mümkün değil. Bu yüzden bu dönemde Türkiye ekonomisine getirilen eleştiriler, nesnel olmaktan çok, sırf AKP’ye muhalefet olsun diye yapılan eleştiriler oldu. Bir başka ifadeyle, geçen 12 Eylül referandumunun “Yetmez ama Evet” sloganını Türkiye ekonomisi için de uyarlamak mümkün. Türkiye ekonomisi geçmiş döneme kıyasla iyi, ama bu iyilik ne yeterli ne de gelecekte devam etmesinin bir garantisi var.

Makroekonomik istikrar gerekli koşul; yeterli koşul değil

Türkiye ekonomisinden söz ederken esas olarak konuştuğumuz konu makroekonomik istikrar. Makroekonomik istikrardan da kastettiğimiz ekonomik aktivite artarken diğer parasal göstergelerin aynı seviyede kalması. Yani yüksek büyüme, düşük enflasyon, düşük faiz oranları, değişmeyen kur. Makroekonomik istikrarı çok önemsiyoruz, çünkü diğer ekonomik sorunların çözülebilmesi için istikrar şart. İstikrar olmadan istihdam konuşamayız. İstihdam yoksa refah, hayat standardı, çalışma koşulları ve sendikalaşmaya gelmez sıra. Üretim yoksa neyi nasıl ürettiğimiz, kime ne ihraç ettiğimiz,  kimden ne ithal ettiğimizin de önemi kalmaz. Enerjiye ihtiyacımız olup olmadığını, enerji ihtiyacımız varsa bu enerjiyi nasıl üretmek gerektiğini de tartışmak gerekmez. Üretim yoksa ortada tartışılacak bölüşüm de olmaz.

Ama istikrar gerekli şart; yeterli şart değil. Esas ekonomik tartışma bu noktada başlamalı. AKP’nin ekonomi politikalarına yönelik eleştiri de buradan kaynaklanmalı. Yoksa varolan ekonomik istikrarın aslında olmadığına insanları inandırmaya çalışmanın işe yaramadığını her seçim bir kez daha kanıtlıyor.

İstikrar ve ekonomik büyüme bir süre için tüm diğer ekonomik sorunların üzerini bir şal gibi örtebiliyor. Mesela gelir dağılımını alalım. AKP döneminde gelir dağılımında bir parça iyileşme olduysa da, bu iyileşme bozuk gelir dağılımını düzeltmekten çok uzak. Ama 1990’lı yıllar ücretlilerin ve yoksulların gelirlerinin artmak bir yana dursun, eridiği bir dönemdi. Bu dönemin ardından gelen AKP iktidarında herkesin geliri az da olsa bir parça arttı. Bu durum gelir dağılımında varolan adaletsizliğin bir süre için gözden kaçması ile sonuçlandı.

İstihdam için de aynı şeyi söylemek mümkün. Kriz sırasında %15’e çıkmış olan işsizlik oranının kısa sürede %11’in altına düşmüş olması şüphesiz iyi. Ama bu durum istihdam oranının %40’ın az üstünde olduğu, genç işsizlik oranının yüksek, işlerin niteliğinin düşük, gelirinin az, çalışma koşullarının vahşi olduğu gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

Ya da üretim yapısını örnek olarak alalım. Üretim yapmaya devam edebilmek için sürekli daha fazla ithalat yapmanın zorunlu olduğu bir yapıda cari işlemler açığı sürekli artar. Artan bu açık borçlanarak finanse edilebildiği sürece sorun yok gözükse de, bunun bir gün gelip tıkanacağı bellidir.

Üretim yapısının çevre koşulları üzerindeki tahribatı ise makroekonomik istikrarın kapsama alanına hiç girmez bile. Ama yaşadığımız çevreyi tüketerek üretmeye devam etmek, yaşam kalitesini de bozar, bir süre sonra makroekonomik istikrarı da.

Şimdiki ekonomik performans, daha derine inen ekonomik sorunları konuşmak, tartışmak ve çözmek için elverişli bir zemin sağlıyor. Ama bu zemini iyi değerlendirmediğimiz, yapısal sorunları çözmek için anlamlı bir çaba içinde olmadığımız ortada.

Üstelik bu elverişli zemin de hızla daralıyor. Çünkü dünya ekonomisindeki muhtemel gelişmeler, bundan sonra koşulların Türkiye ekonomisi için daha zorlaşacağını gösteriyor. Cari açığı finanse etmek için uluslararası piyasalardan borçlanmak eskisi gibi kolay ve ucuz olmayacak. Bu yüzden şimdi makroekonomik istikrarın ötesine giden bir tartışma açmanın tam zamanı. Bu tartışmada üretim yapısını dönüştürmeyi hedefleyen, üretirken ne ürettiğini ve nasıl ürettiğini önemseyen, üretilenin nasıl bölüşüleceğini salt piyasa dinamiklerine teslim etmeyen, tüketim hakkı kadar tembellik hakkını da dikkate alanların söyleyecekleri çok söz var. Ekonomik istikrar üzerinden yürüyen kısır tartışmayı ileriye taşıyacak olan sözler. Başka bir ekonomik anlayışı mümkün kılacak sözler.

Share.

About Author

Leave A Reply