Başkadır Haziran’da direnmek

0

Atilla Dirim

Türkiye’de 1960’ların başından itibaren sanayi hızla gelişmeye, yeni fabrikalar açılmaya, buna bağlı olarak da işçi sınıfı nicel olarak büyümeye başladı. DİSK’in kurulmasıyla birlikte işçilerin bu yeni sendikaya ilgisi büyük oldu; işçi sınıfının en mücadeleci, en direngen kesimi burada toplanmaya başladı. Bu durumdan son derece rahatsız olan patronlar, hükümetin çıkaracağı yeni İş Yasası ve Sendikalar Yasası ile DİSK’i kapatmaya ve işçilerin bu sendikaya akmasına engel olmaya çalıştı. Ama bu çabanın tek sonucu, 15-16 Haziran 1970’te on binlerce işçinin hayatı durdurarak kendi gücünün farkına varması oldu.

Türkiye işçi sınıfı grev hakkını 1963’te kazandı. İşçilere grev hakkı tanıyan yasanın kabul edilmesinin en önemli nedeni, bir yandan kapitalizmin ivme kazanarak büyümesi, öte yandan işçi sınıfının giderek artan hareketliliğiydi. Özellikle İstanbul-İzmit arasındaki bölgede ardı ardına fabrikalar açılıyor, patronlar büyüyen ekonomiye mal sağlamak için fabrikaların geceli gündüzlü çalışmasını istiyordu. Grev ve direniş üretimde düşüş anlamına geleceği için, bunlara hiç tahammülleri yoktu. Bu nedenle ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi talepleri karşısında işçilere hızla taviz verme eğilimindeydiler.

Grevler ve fabrika işgalleri 1966-67 yıllarında giderek daha yoğun bir şekilde yaşanmaya başladı. Türk-İş’te örgütlü on binlerce işçi, patronları dize getirmek için polisle çatışmak pahasına fabrikaları işgal ediyor, greve çıkıyordu. Ancak işçiler pek çok açıdan Türk-İş’in önündeydi. Türk-İş’in Paşabahçe direnişinde patronla anlaşarak işçilere haber bile vermeye gerek görmeden sözleşme imzalaması ve hemen ardından 138 işçinin işten çıkartılması, bardağı taşıran damla oldu.

Yeni Sendikalar Yasası

Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş sendikalarının genel kurulları 12 Şubat’ta bir araya gelerek Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulduğunu ilan etti. DİSK’in kurulmasıyla birlikte işçi sınıfının en mücadeleci kesimleri akın akın bu yeni sendikaya üye olmaya başladı. Birçok fabrikada işçiler kendi sendikalarını kendileri seçebilmek için mücadele ediyordu.

DİSK’in giderek güçlenmesi patronlar tarafından kabul edilir bir durum değildi. Kendileri açısından bu kötü gidişatı durdurmak için, mecliste yeni bir İş Yasası ve Sendikalar Yasası’nın görüşülmesini sağladılar. Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi işbirliğine giderek 1970 yılında çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklik yapan tasarıyı önce Meclis’ten, sonra da komisyondan geçirdi.

Asıl amacı Türk-İş’ten DİSK’e üye akışını engellemek ve DİSK’in kapanmasını sağlamak olan yeni düzenlemeye göre, bir sendikanın Türkiye genelinde faaliyet gösterebilmesi için bir işkolunda sigortalı çalışan işçilerin üçte birini örgütlemesi gerekiyordu. Bu, DİSK’in kapanması anlamına gelmekteydi. DİSK, 13-15 Haziran tarihlerinde 3. Genel Kurulu’nu topladı ve bu saldırıya direnme hakkını kullanacağını açıkladı.

DİSK’in çağrısına uyan işçiler, 15 Haziran’da üç kol halinde İstanbul şehir merkezine doğru yürüyüşe geçti. Zaten iki yıldır İstanbul’un birçok fabrikasında grev ve direnişler yaşanıyordu; bu ortamın da etkisiyle yürüyüşe katılan işçilerin sayısı çok büyük oldu. Kentin Anadolu yakasında başlayan yürüyüş Kartal İlçesi’nden yürüyüşe katılan işçilerle Ankara Asfaltı (E-5 karayolu) boyunca ilerlerken, kendilerine başka fabrikalardan da katılanlar oldu. Avrupa Yakası’nda ise aynı gün Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüş yapıldı. Göztepe dolaylarında, Otosan Fabrikası işçileri ile DMO işçileri de onlara katıldı ve yürüyüş saat 17:00’ye kadar sürdü. Bir başka yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe’den Üsküdar’a doğru oluştu.

Ertesi gün Gebze’den başlayan işçi yürüyüşü Kartal’dan katılan işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Burada polis işçilere ateş açtı, çok sayıda işçi hayatını kaybetti ve yaralandı.

Sıkıyönetim

Aynı gün, kentin Topkapı dışındaki kesimlerinden gelen kollar birleşip Aksaray üzerinden önce Sultanahmet’e, oradan Cağaloğlu ve Valiliğin önünden geçip Eminönü’ne geldi. Valilik, Haliç üzerinde o zamanki iki köprüyü de açtırarak eylemcilerin Beyoğlu tarafına geçmesini engelledi. Levent ve Beyoğlu’nda da küçük yürüyüş kolları oluşmuştu. Gösterilere pek çok fabrikadan 75,000 dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de toplu halde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.

Sıkıyönetimin ilan edilmesiyle beraber DİSK başkanı Kemal Türkler, radyodan yaptığı konuşma ile direnişin bittiğini ilan etti. Böylece hareket tek önderliğini de yitirmiş oldu. İşçilerin arasında sosyalistler de vardı; bunlar hareketi ileri çekebilmek için var güçleriyle çalışıyordu, ancak sıkıyönetime rağmen işçileri sokağa çağıracak, hareketi bütün Türkiye’ye yayabilme yeteneğine sahip bir örgütlenmeyi yaratabilecek devrimci bir partinin eksikliği kendini belli ediyordu.

Aradan geçen 41 yıldan sonra, kitlesel sol bir partinin inşası sosyalistlerin önünde en acil bir görev olarak durmaya devam ediyor.

***

İsyanı mayalayan koşullar

Kasım 1963’te yapılan sayıma göre Türkiye’de 947.100 ücretli işçi bulunuyordu ve bunların ancak yarısı 10’dan fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde çalışıyordu. İşçilerin yaklaşık üçte ikisi imalat sanayinde çalışıyordu. 500’den fazla işçi çalıştıran 131 işyerinden 80’i kamu yatırımıydı ve işçilerin karşısına “sınıflar üstü” görünümüyle “devlet” çıkıyordu.

Büyük imalat sanayinde çalışanların yaklaşık yüzde 60’ı Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Aydın ve Bursa’da toplanmıştı. İstanbul’un payı üçte biri aşıyordu. Küçük imalat sanayinde 158 bin işyerine dağılmış 354 bin işçi vardı. Bu dönemde fabrikalarda kadın işçilerin sayısı da arttı. Kadın işçilerin en yoğun olduğu işkolları tütün, dokuma ve kimya idi. Kadınlar erkek işçilerle aynı işi yapmalarına rağmen erkek işçi ücretlerinin ortalama yüzde 70’ini alabiliyordu. Çocuk işçi sayısı da bu dönemde yoğunlaşmaya başladı.

İşçi hareketleri ve sınıf mücadelesi 1963-71 döneminde bu maddî koşullarda gelişti. İşçiler belli merkezlerde yoğunlaşırken, kente göç artıyor, kır ve şehir yoksulları, işsizler çoğalıyordu. Özellikle tarımda, madencilikte ve inşaat işkolunda geçici ve mevsimlik işçilik yoğundu Bu arada en vasıflı işçiler 1960 sonrasında yurtdışında çalışmaya gitti.

Bu yıllarda Trio Lastik, Kavel, Bozkurt Mensucat, Ataş Rafireneri, Singer, Good Year, Ankara Oteli, Ankara Erkut Döküm, Batman Rafineri, Zonguldak madenleri, İzmit Tarım Koruma, Devlet Tiyatrosu, Mannesman Boru, Paşabahçe, Lastik işçileri, Belediye işçileri, Pancar Motor grev ve direnişleri gibi irili ufaklı bir dizi eylem gerçekleşti.

İşçi sınıfındaki bu hareketlenme, yalnızca işçilerin üretim sürecinde içinde bulundukları koşulları değil, toplumsal hayatın bütün cephelerini etkileyen bir alt üst oluşa gösterilen bir tepkiydi. Şehre göç rekor düzeylere ulaşmış, örneğin Ankara’da 1950’de 62 bin olan gecekondulu nüfus, 1960’ta 364 bine ulaşmıştı. Bu şehirleşme sürecine bağlı olarak, bireylerin üzerindeki geleneksel denetim mekanizmaları azalmaya başlamıştı; gecekondularda çekirdek aileleri barındıran haneler arasında yeni komşuluk ilişkileri, dayanışma biçimleri gelişiyordu.

Bu nüfusun şehrin vaat ettiği olanaklardan yararlanmaya başlaması ancak 1960’dan sonra, iç pazarın genişletilmesini amaçlayan planlı ekonomi döneminde mümkün oldu.

Bu dönemde ara mallar üzerinde yoğunlaşan kamu sektörünün yanında özel sektörün de dayanıklı tüketim malları üzerinde yoğunlaşması öngörülüyordu. Buna bağlı olarak, çok sayıda işçi çalıştıran büyük  işletmelerin sayısı artmaya ve gecekondulu nüfusun işçileşme süreci hızlanmaya başladı. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından “büyük” diye tasnif edilen işyerlerinin oranı 1963’te yüzde 80.6 iken, 1970’te yüzde 88’e ulaştı. Üretim iç pazara yönelik olarak yapıldığı için, işçilerin modern ve kolektif bir üretim süreci tarafından içerilmeleriyle, tüketici olarak alışmış oldukları kalıpların kırılması birbirine paralel olarak seyreden süreçlerdi. Çalışanların maddî hayatı bu iki sürecin baskısıyla giderek dinamik bir tempo kazanırken, geçmişte onların rejimle ilişkisini düzenlemiş bürokratik kurumlar bu tempoya intibak edebilecek esnekliği, gösteremiyordu. Türk-İş Genel Sekreteri Halil Tunç 1965’te bile “Dünya sendikacılık hareketinin sert ve sabırsız davranışlarının aksine, bugünkü Türk sendikacılık hareketi ve onun başında bulunan liderleri, mücadelelerini büyük bir soğukkanlılık içinde ve toplum çıkarların bağdaştırarak yapagelmişlerdir” diyebiliyordu.

Tüketim kalıplarındaki alt üst oluş, yalnızca işçi sınıfını etkilemediği gibi, yalnızca maddî düzeyle de sınırlı değildi. Türkiye’nin özellikle şehirlerdeki bütün kesimler, farklı kanallardan da olsa, 1960’ların başında dünya ile yeni ilişkiler kuruyor, geleneksel taşralılıklarını aşıyordu. Sanayi burjuvazisi gerek devlet dolayımıyla gerekse doğrudan ilişkiler aracılığıyla uluslararası sermaye ile kurduğu bağların sayesinde tekelleşirken, özellikle Almanya’ya yönelen işçi göçü, çalışanların önünde sancılı da olsa yeni bir ufuk açıyordu.

Taşralılıktan çıkış süreci en hızlı sonuçlarını entelektüel düzeyde verdi. 1961’de Yön Bildirgesi’nde arayışlarını hâlâ resmî kalıpların içinde ifade etmiş olan aydınların önemli bir kısmı TİP’in kuruluşunu izleyen süreçte yalnızca resmî ideolojinin genel kabulleriyle bağlarını koparmakla kalmadı, hayatın her alanında alternatif perspektifler üretmeye başladı. Entelektüel düzeydeki bu hareketlenme yalnızca siyasal kerteyle ya da toplumsal yapı üzerindeki düşüncelerle sınırlı değildi. Gerek edebiyat gerek görsel sanatlarda kimi zaman siyasal düşüncedeki gelişmelerden etkilenen, kimi zaman söz konusu disiplinin kendi iç tarihinden kaynaklanan yeni ve cüretli biçimsel arayışlara girişiliyordu.

Toplumun çeşitli kesimlerinin 1960’ların başında benzer etkiler altında içine girmiş olduğu bu dinamizm, büyük ölçüde birbirlerinden bağımsız mecralarda seyretti. Yalnızca bir yandan sendikal mücadele içersinde kendi bağımsız kurumlarını yaratırken, bir yandan da giderek siyasal bir boyut kazanan işçi sınıfının mücadelesi bağlamında değil, her alanda, verili kurumların dışına taşan, kendisine yeni ifade biçimleri arayan ve yaratan bu hareketlilik, 1960’ların sonuna varıldığında hem siyasal rejimi, hem potansiyel olarak sermaye egemenliğini aşmaya yönelen bir kalkışmaya dönüşecekti.

***

Kadın işçiler direnişin en önündeydi

“Levent ve çevresindeki bütün fabrikalarda işçiler işi bıraktı, efendim. Hepsi kapılardan çıkıyor… Bazılarının ellerinde sopalara takılmış kartonlar var… Yazıları okuyamıyorum… Şimdi birisini seçebildim, efendim. “Sendikamız anamız, feda olsun canımız” yazıyor… Birisinde de “Demirel istifa” yazılı… Hepsi Tekfen Fabrikası’na doğru yürüyor efendim…

“Komiserim, Tekfen’deki işçileri de yürüyüşe çağırıyorlar… Toplum Polisi fabrikayı koruyor. Müdür Muavini Yusuf Aksu’yu görüyorum, efendim. Yanında Emniyet Müdür Muavini Kenan Koç Bey var, efendim. Bir dakika efendim. Kenan Koç, işçilere bir şeyler söylüyor… ‘Dağılın’ diyor, ‘sonra fena olur’ diyor. İşçiler, birden toplum polislerinin kordonunu yarmaya çalıştı… Hayır, ellerinde bir şey yok. Kadın işçiler öne geçti, efendim. Bazılarının elinde sopa var, pankart astıkları sopa gibi şeyler efendim. Bizimkiler coplarını kullanıyor efendim. İşçilerden kim olursa, copları başlarına, bellerine, kollarına vuruyorlar, efendim. Kadın işçiler yerlere yıkıldı efendim, Ortalık ana baba gününe döndü efendim. Toplum Polisi çok sert giriyor efendim.”

“Erkek işçiler evlerin bahçe demirlerini söküyor; fidanları tutan demir çubukları da ellerine geçirip toplum polisine saldırmaya başladılar efendim… Kıyasıya bir dövüş oluyor burada… İşçiler çok kalabalık, yeni yürüyüşçüler de geliyor efendim. Elleri sopalı, demir çubuklu işçiler çatışmadan üstün çıktı, bizimkiler hızla koşuyor, işçiler de peşlerinden gidiyor efendim…”

“Eczacıbaşı fabrikasındayım efendim. Beyefendi durum vahim, arzediyorum… Toplum polisi buraya doğru koşar adım geliyor. Bazılarının miğferleri yok başlarında… Bazıları kalkansız… Silah sesi duydum. Silah sesleri birbirini izliyor. Bizimkiler de tabanca ile ateş ediyor… Birini gördüm. Tabancasını ateşledi ve fabrikaya girmeye çalışıyor.”

“Tekfen‘den buraya doğru geliyorlar. Yerlerde sürüklenen kadın işçiler var. İşçiler taş atıyor, camları kırıyorlar. Bazı arkadaşlar Eczacıbaşı’nın karşısındaki eve sığındılar. İşçiler polisleri dışarı çıkartmaya çalışıyor… İşçiler evin kapısını kırdılar efendim. Polisler pencereden atlıyor… İşçiler peşlerini bıraktı… Yerlerde sürüklenen yaralılar var… İşçilerin bir kısmı yaralılarla ilgileniyor… Tamam efendim, ben de bizim yaralılarla ilgileneceğim…”

“Bir kısım işçiler Philips Fabrikası’na doğru ilerliyor. Yol askeri inzibatlarla kesilmiş. Subayın ‘Dağılın, yoksa ateş açtırırım’ uyarısına aldırmayan işçiler barikatı aşarak yollarına devam ediyor. İşçiler “Demirel İstifa”, “İşçi köylü ele ele, Bağımsız Türkiye”, “Sendikalarda ele ele. Tüm baskılar nafile” sloganları atıyor. İşçilerin yürüyüş kolu Mecidiyeköy’e varıyor. Orada Amerikalılara ait TUSLOG binası taşlanıyor ve camları kırılıyor…”

“İşçiler Puro Fabrikası’nın önüne geliyor. “İşçiler dışarı” diye sloganlar atarak fabrikayı boşaltıyorlar. Bu sırada Roche işçileri geliyor ve alkışlanıyor. Ardından Arı Bisküvi işçileri… Ve Gripin işçileri… Esentepe‘den Mecidiyeköy’e doğru yürüyorlar. Mecidiyeköy’de birleşen işçiler buradaki inzibatların oluşturduğu barikatı da aşıyor… Bu barikatı da öne geçen kadın işçilerle aşıyor… İşçiler Profilo Fabrikası‘na doğru marşlar söyleyerek gidiyor…”

Share.

About Author

Leave A Reply