<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Altüst Dergisi</title>
	<atom:link href="http://www.altust.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.altust.org</link>
	<description>AYAKLAR BAŞ OLACAK!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 17 Apr 2012 06:00:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>KCK bahane, hedef BDP!</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/kck-bahane-hedef-bdp/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/kck-bahane-hedef-bdp/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:32:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kürt hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[BDP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=882</guid>
		<description><![CDATA[Şemsi Dinç KCK Türkiye Meclisi’nin İstanbul’daki örgütlenme ve faaliyetleriyle ilgili davanın iddianamesi hazırlandı. 2403 sayfalık iddianamede, Prof. Büşra Ersanlı hakkında 22,5 yıl, Ragıp Zarakolu hakkında 15 yıl hapis cezası isteniyor. KCK davalarının binlerce tutuklusu var. Belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, BDP İl Başkanları ve yüzlerce BDP üye ve yöneticisi tutuklu. “Terör örgütü”ne sempati İddianamenin özü, <a href='http://www.altust.org/2012/04/kck-bahane-hedef-bdp/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şemsi Dinç</strong></p>
<p>KCK Türkiye Meclisi’nin İstanbul’daki örgütlenme ve faaliyetleriyle ilgili davanın iddianamesi hazırlandı. 2403 sayfalık iddianamede, Prof. Büşra Ersanlı hakkında 22,5 yıl, Ragıp Zarakolu hakkında 15 yıl hapis cezası isteniyor.</p>
<p>KCK davalarının binlerce tutuklusu var. Belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, BDP İl Başkanları ve yüzlerce BDP üye ve yöneticisi tutuklu.</p>
<p><strong>“Terör örgütü”ne sempati</strong></p>
<p>İddianamenin özü, BDP’nin KCK’nin organik bir parçası olduğunu kanıtlamaya ayrılmış. Bu iddianın kanıtı ise, telefon dinlemeleri. Bir suç işlendiğine dayanak yapılacak hemen hiçbir delilin gösterilmediği iddianame, esas olarak siyasî bir iddiayı kanıtlamaya adanmış. Bu iddia ise açık alanda, siyasî partiler yasasına uygun bir şekilde faaliyet gösteren BDP üyelerinin, ama sadece BDP üyeleri değil, Kürt halkıyla dayanışma sergileyenlerin de, bilerek ve isteyerek terör örgütünün emellerine sinsice hizmet ettiğini kanıtlamak.<span id="more-882"></span></p>
<p>Hatta Ragıp Zarakolu’nun uluslararası prestijini kullanarak “terör örgütü”ne sempati yaratmak istediği bile iddianamenin konusu. Savcıya göre yıllar içinde verdiğiniz mücadeleyle, insan hakları için sürdürdüğünüz mücadeleyle oluşan etkinizi sadece savcının sınırlarını çizdiği bir alanda kullanabilirsiniz!</p>
<p>Yine de hakkını yememek gerek, iddianame, bazı BDP’lilerin ve Kürt halkının talepleri için mücadele eden bazı insanların, bir yanılgı içinde olduğunu söylüyor. Yanılgı içinde olanlar, bilmeden KCK’ye yardım ediyor, bilmeden KCK propagandası yapıyor!</p>
<p><strong>BDP’yi siyasal alanın dışına itmek</strong></p>
<p>Açık olan şu: Bu iddianame hukuksal bir metin değil. Bu, Kürt sorununda belirgin bir tutumun hukukî terimlerle süslenerek ifade edildiği bir metin. Örneğin, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından gasp edilmesinden sonra yapılan basın açıklamaları ve yürüyüşler savcı tarafından yasadışı ilan ediliyor ve bunlara katılanlar ya KCK üyesi ya da bilerek ve isteyerek “terör” propagandası yapan bir suçlu oluyor. En iyi ihtimalle kandırılmış, “büyük bir yanılgı içinde” olan ama yine de “teröre” destek veren bir şüpheli oluyor.</p>
<p>Bu iddia, özellikle BDP’nin Siyaset Akademisi derslerine katılanlar açısından daha belirgin bir hale geliyor. Siyaset Akademisi’nde ulusal sorun, demokratik özerklik, Bask modeli gibi herhangi bir konuyu tartışan, o konuyu anlatan, dinledikleri hakkında not alanlar savcı tarafından doğrudan “terör örgütü”nün propagandasını yapmış sayılıyor.</p>
<p>İddianame, tüm bir BDP faaliyetini siyasal alanın dışına itmek isteyen bir siyasî eğilimin ürünü. BDP üyesi olmak, BDP yöneticisi olmak, BDP toplantılarına katılmak, BDP eylemlerine katılmak, BDP KCK’nin organik uzantısı olarak ilan edildiği için, suç kapsamında tanımlanıyor.</p>
<p>Bununla da kalınmıyor. BDP ile birlikte kurulan platformlarda yer alan, seçim Bloğundan demokrasi platformlarına kadar tüm eylem zeminleri iddianamenin mantıksal sonucu olarak suçlu ilan ediliyor. Mantık çok özlü: BDP, KCK’nin siyasî uzantısı, BDP ile işbirliği yapanlar, örneğin seçimlerde BDP’nin desteklediği adayların kampanyasını destekleyenler de suçlu. Örneğin, 12 Haziran 2011 seçimlerinde İstanbul 1. Bölge adayı Sebahat Tuncel’e oy veren 93,313 kişi, KCK’ya yardım ve yataklık yapmış görülüyor. Mardin’de Ahmet Türk’e oy veren 60,023 kişi de öyle.</p>
<p>Tüm BDP seçmenleri, KCK’nin siyasî uzantısı olduğu iddia edilen BDP adaylarına oy verdiği için KCK’dan yargılanmalı. Bazılarımız oyumuzu “yanılgı içinde” verdiğimize Savcı Bey’i ikna edebilirsek, daha düşük bir ceza alarak kurtulabiliriz.</p>
<p><strong>Çözüm istemeyen devletin belgesi</strong></p>
<p>KCK iddianamesi, Kürt sorununda çözüm istemeyen devletin belgesi olarak okunmalıdır. Bu belgenin, Yargıtay Başsavcılığı’na gönderilmesi, Başsavcılığın gereğini yapmasının istenmesi de, KCK davasının BDP’yi kapatmak için başlatılan hamlenin bir evresi olduğunu gösteriyor.</p>
<p>12 Haziran seçimlerinin iki kazananı vardı: Biri AKP, biri de BDP, Kürt halkı. BDP, AKP’yi gerileten, Kürt illerinde yenen tek güç olarak öne çıktı. Kürt sorununun hem dile getirilmesinde hem de çözümün tartışılacağı platformlarda temel muhatap olarak öne çıktı. AKP, bükemediği bileği öpmesini öğrenmeli ve Kürt sorununda çözümden söz edenler, BDP’ye asla dokunmamalı. Binlerce BDP’linin tutuklanması, Newroz etkinliklerinin de gösterdiği gibi korkmaktan vazgeçmiş bir halkın özgürlük mücadelesini engelleyemedi.</p>
<p>Tayyip Erdoğan acele etse iyi olacak. Böyle giderse müzakere edeceği bir BDP bulamayacak!</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/kck-bahane-hedef-bdp/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP’nin iki yüzü</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/akpnin-iki-yuzu/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/akpnin-iki-yuzu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:29:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[AK Parti]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=880</guid>
		<description><![CDATA[Şenol Karakaş AKP bir burjuva partisidir. Bu, AKP ile ilgili hem çok şey açıklayan hem de hiçbir şey açıklamayan bir tespit. Bir yandan çok şey açıklıyor: AKP liderliğini nobranlığını, İdris Naim Şahin’i, 2023 projesi süslemesiyle anlatılan büyük sermayenin hedefleri doğrultusunda adım adım ilerleyişin acısını işçi sınıfından çıkartışını, KCK tutuklamalarını, herbiri bir diğerinden iddialı açılımların kofluğunu, <a href='http://www.altust.org/2012/04/akpnin-iki-yuzu/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şenol Karakaş</strong></p>
<p>AKP bir burjuva partisidir. Bu, AKP ile ilgili hem çok şey açıklayan hem de hiçbir şey açıklamayan bir tespit.</p>
<p>Bir yandan çok şey açıklıyor: AKP liderliğini nobranlığını, İdris Naim Şahin’i, 2023 projesi süslemesiyle anlatılan büyük sermayenin hedefleri doğrultusunda adım adım ilerleyişin acısını işçi sınıfından çıkartışını, KCK tutuklamalarını, herbiri bir diğerinden iddialı açılımların kofluğunu, askerî harcamalarda dünyanın on beşincisi olmasını, “Afedersiniz Rum” özlü nefret söylemini, umarsız kentsel dönüşüm hırsına eklenmiş benzersiz bir inşaat patlaması faciasını, nükleer santral kurma hırsını, KESK’e yönelik özel gıcığını, hemen tüm akarsuların tepesine hidroelektrik santral  kurma tutkusunu… Liste daha da uzatılabilir. İşsizlik eklenebilir, gelir adaletsizliği eklenebilir, yine sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren bizzat Başbakan’ın dillendirdiği “üç çocuk” perspektifi eklenebilir.<span id="more-880"></span></p>
<p>AKP’nin burjuva partisi olması, bu listeyle kanıtlanıyor. Ama bir dizi başka gelişme ve bu gelişmelere ulusalcı cenahın verdiği tepkiler, AKP’nin karakteri konusunda politik bir muamma yaratıyor. Özellikle ilk dönem icraatları arasında yer alan Kıbrıs politikasının statükocu devlet çizgisinden farklı olması gibi. 2007’de bir askerî muhtıraya muhatap olması gibi örneğin. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaya çalışılması, parlamenter çoğunluğundan yola çıkarak istediği  kişiyi cumhurbaşkanı seçtirme hakkının gasp edilmeye çalışılması ya da azınlık vakıflarına ve okullarına ilişkin kısıtlı da olsa demokratik iyileştirmeler geliştirmesi gibi.</p>
<p>AKP’nin karakteri konusunda kafa karışıklığı yaratan en önemli hadise ise, Ergenekon tutuklamaları ve dava süreci. Cunta girişimlerinin, genelkurmay başkanlarının, hatta 4 Nisan’da gerçekleştiği gibi 12 Eylül darbesinin muzaffer komutanlarının AKP’nin iktidar olduğu dönemde yargılanması kafa karışıklığını daha da şiddetlendiriyor.</p>
<p><strong>AK Parti’nin “anormalliği”</strong></p>
<p>Bu kafa karışıklığından kurtulmanın ilk yolu, AKP’ye dair üretilmiş olan tüm çarpıtılmış kodlardan kurtulmak. Bu kodların ortak özelliği, AKP’yi anormal olarak tarif edilmesi. Olağanın dışında bir parti olarak en önemli AKP kodlaması, bu partinin özel bir gündemi olduğu hissini de uyandıran, AKP’nin şeriatçılığı.</p>
<p>Şeriatçı kodlamasının yetmediği yerde, devreye AKP’nin faşizmi giriyor.</p>
<p>Yine de AKP’liler sevinmeli bu kodlamalara. Çünkü daha fenası var sırada: AKP’nin emperyalizmin işbirlikçisi olduğunu vurgulayan BOP eşbaşkanlığı ayrı bir tanım. Sırada ise cemaatlerle anormal bir ilişkisi olduğunu da kapsayarak üretilen ‘sivil vesayet’ kurucusu olarak AKP var. Kendi rejimini kuran AKP, kendi derin devletini kuran AKP, otoriter eğilimlerin yeni kalesi olarak AKP.</p>
<p>Bir partiyi, üstelik yüzde 50 oranında oy alan bir partiyi, sınıfsal kökenlerinden kopartarak tanımlaya çalışan bu kodlamalar, yıllardır hayalî düşmanlar yaratıyor. Bu yüzden, AKP’yi anlamaya çalışırken öncelikle 2001 Şubat krizi ya da tarihe Kara Çarşamba olarak geçen sarsıcı süreçten başlamak bir zorunluluk.</p>
<p>Durduk yere gökten düşmedi bu AKP. 12 Eylül darbesinden sonra 2000’li yılların başına kadar, kısacası Özal döneminden sonra Türkiye ekonomik ve siyasal kriz içerisinde debelendi, durdu. Toplumda 12 Eylül darbesinin etkilerinden sıyrılmak yönünde başlayan değişim isteği, Kürt silahlı mücadelesinin şiddetlenmesi, Kürt hareketinin yığınsallaşması, askerî vesayetin su götürmez ağırlığı, faili meçhuller gibi bir dizi gelişmeyle paralel ilerledi, ama bu değişim isteğine parlamenter yanıt, her seferinde egemen sınıfın siyasal bölünmüşlüğünün bir ifadesi olarak okunması gereken koalisyon hükümetleri oldu.  DSP-ANAP-MHP koalisyonu, koalisyonlar döneminin sonu oldu. Kara Çarşamba, o güne kadar Cumhuriyet tarihinde yaşanan en büyük ekonomik kriz olarak sisteme çok büyük bir şiddetle çarptı. Halk bir gecede yüzde 25 fakirleşti. Gecelik faizler %7500 seviyelerine tırmandı, borsa çöktü. Haftalarca gösteriler, protestolar ve çatışmalar yaşandı.</p>
<p>28 Şubat darbesiyle perçinlenen askerî vesayet/egemen sınıfın bölünmüşlüğü/parlamenter bölünmüşlük üçgeni, egemen sınıf açısından ürkütücü boyutlara ulaştı. Emek örgütlerinin gösterileriyle “esnaf eylemleri” adı verilen esas olarak işsiz kalan küçük işletme işçilerinin radikal eylemleri, orta sınıfların dağılma eğilimiyle birleştiğinde egemen sınıfın toplumu yönetmesini sağlayan tüm kayışlarda kopma ihtimali, aşağıda, milyonlarca yoksul arasında yaşanan öfkeyle aynı anda şekillendi.</p>
<p><strong>AK Parti’nin üç adımı</strong></p>
<p>Sınıflı toplumlarda ilk sözü egemen sınıflar söyler. Onun partileri, ordusu, polisi değil! Egemen sınıf açısından ideal olan ise iş yerlerindeki askerî disiplini gölgeleyecek olan sakin bir toplumsal yaşam ve dengeli siyasettir, ekonomik ve siyasî istikrardır. Bu da egemen sınıfların orta sınıfları ve orta sınıflar aracılığıyla mülksüz yığınları dengeli bir yaşamın sürekliliğine ikna etmesiyle mümkün oluyor. 21 Şubat krizi, işte tüm bu ikna araçlarının parçalandığı, belirsizliğin hüküm sürdüğü bir dönemin başlangıcı olarak siyasî krizi daha da şiddetlendirdi. Kriz sonrası yapılan seçimlerde, koalisyon hükümetinin en çok oy alan partisi, seçmenler tarafından eşi benzeri olmayan bir şekilde cezalandırıldı ve DSP yüzde 1,2 oy aldı. Diğer iki koalisyon partisi de seçim barajını aşamadı. AKP sanki uzaydan gelmiş gibi, yüzde 34,28 oranında oy alarak tek başına iktidar oldu.</p>
<p>AKP, 2002 seçimlerinden zaferle çıktığı andan beri üç adımı birden atmaya çalışıyor.İlki, askerî vesayetten paçasını kurtarma adımı. AKP’nin askerî vesayetle uzlaşabileceğini iddia edenler şurada yanılıyor: Askerlerin AKP ile uzlaşmak gibi bir niyetleri yok. İsmet Berkan’ın <em>Asker Bize İktidarı Verir mi?</em> kitabında özetlediği gibi, 28 Şubat’ın yarım kalmış darbesini tamamlamak isteyen cuntacılar sürekli darbe planı yapmaya, hatta bu planların somut adımlarını da atmaya başladılar. Balyoz davasında anlatılan hikâye, o yılların hikâyesidir.</p>
<p>AKP’nin askerî vesayetle kapışmak zorunda kalması, AKP liderliğinin bir devlet örgütlenmesi olarak orduyla sorunu olduğu anlamına gelmiyor. AKP, ordunun darbe yapmasına karşı, orduya karşı değil! Bu anaokulu bilgisinden mahrum olan mutat ulusalcı zevatın darbe girimlerine karşı toplumsal muhalefeti örgütlemeye çalışan “Yetmez ama Evet”çileri tek kalemde AKP’li ilan etmesi, olsa olsa AKP’ye hayalini bile kuramayacağı bir misyonu yüklemek anlamına gelir.</p>
<p>AKP’nin ilk seçimlerden sonra aynı anda attığın üç adımdan ikincisi, egemen sınıfın güvenini kazanmaya dönük oldu. Bunu, egemen sınıfın taşra bakkalı olarak değil de küresel düzeyde ciddiye alınan bir güç olma hedefine uygun olarak Avrupa Birliği üyeliği yönünde istekli hamleleri, bankacılık sistemini disiplin altına alan icraatları, orta sınıfları sakinleştirip egemen sınıfa yaklaştıran siyasetleri ve yeni liberal ekonomik programı aynen uygulamaya devam ettiğini kanıtlamasıyla yaptı. AKP’nin kapatılması gündeme geldiğinde Rahmi Koç’un AKP’yi de “yolda bulmadıklarını” söyleyerek sahiplenmesi, bu güvenin bir işaretiydi.</p>
<p>Bu iki adımın önemli bir ortak özelliği, PKK’nin de uzun süreli ateşkes ilan ettiği döneme rastlaması nedeniyle, toplumda bir sakinleşme, normalleşme ve geleceğe dair belirsizlikten önemli ölçüde kurtulmanın verdiği rahatlama duygusunun egemen sınıfın aradığı istikrara tekabül etmesidir. Bir Tokat mitinginde Erdoğan’ın “Zam yap, sen yap!” pankartıyla karşılanması atı alanın Üsküdar’ı çoktan geçtiğini gösteren trajik bir gösteriş olmanın ötesinde, halk yığınlarının bir önceki dönemin kaotik politik ortamından duyduğu derin rahatsızlığı da ifade ediyor.</p>
<p><strong>AK Parti ve değişim rüzg</strong><strong>ârı</strong></p>
<p>Burada devreye AKP’nin atmaya çalıştığı üçüncü adım giriyor. Dünyada kapitalizme karşı öfkenin antikapitalist hareketle vücut bulduğu, savaşa karşı öfkenin milyonlarca insan katıldığı savaş karşıtı radikal koalisyonlarla örgütlendiği, 11 Eylül sonrasında ABD’de “benim adıma savaşma” kampanyasının gündemi belirlediği, Irak işgaline karşı tüm dünyada on milyonlarca insanın ayağa kalktığı dünyada, Türkiye’de de milyonlarca insan değişim arzuluyordu, geçmişin pisliklerinden ve krizin etkisinden kurtulmak istiyordu. AKP’nin, bu değişim isteğinin yarattığı rüzgârı arkasına aldığını göremeyenler, seçimlerde özellikle işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde AKP’nin aldığı oyları sadece makarna, beyaz eşya ve kömür “hediyeleri”ne bağlayanlar, AKP’ye karşı muhalefetin elinin kolunun bağlanmasına ve her seferinde sonuçları önceden belirlenmiş bir müsabakaya çıkılmasına neden oluyor.</p>
<p>AKP, burjuva politikasını normalleştiriyor. Taktığı ulusalcı gözlükler nedeniyle okuduğunu anlamaktan muzdarip olanlara, politikayı güzelleştirdiğinden değil, normalleştirdiğinden söz edildiğini bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Erdoğan’ın yeni liberal politikaları uygularken milyonlarca işçiden nasıl oy aldığı sorusunun yanıtı burada gizli.  Yanıtın bir başka bölümü ise AKP’nin alternatifinin koalisyon hükümeti, hem de CHP-MHP koalisyonu ya da bir askerî darbe olarak görülmesinde yatıyor.</p>
<p>Özetle, anormal olan AKP değil. Cumhuriyetin, bir idamlar cumhuriyeti olması anormal olan. Ermeniler ve Kürtlerin mezarlığı olan bir cumhuriyet. Askerî darbeler cumhuriyeti. Kapatılan sendikalar cumhuriyeti. Laiklik maskesi altına gizlenen dini inançlar üzerinde şiddet uygulayan bir cumhuriyet. Askerler cumhuriyeti. Diktatörler cumhuriyeti. Başbakan asanlar cumhuriyeti. Deniz Gezmişleri asanların, Hrant Dink&#8217;i öldürenlerin, Varlık Vergisi’ni çıkartanların, 6-7 Eylül vahşetini planlayanların cumhuriyeti.</p>
<p><strong>Çarpık kodlamaların sonucu</strong></p>
<p>Bu cumhuriyetten kazanımı olan tek toplumsal kesim, Türk burjuvazisi. Burjuvazi açısından kazanımlarla dolu bir cumhuriyet bu. Burjuvazinin bekçiliğini yapan sivil-asker bürokrasi açısından da kazanımlarla dolu bir cumhuriyet. Bu sivil-asker bürokrasi, bu bürokrasinin güç aldığı sermayenin bazı blokları, bu cumhuriyetin kalıpları altında şekillenen merkez medya AKP’yi ve onun temsil ettiği kitleleri genetik olarak reddettiği için, AKP değişim isteyen insanların adresi olarak görülüyor. AKP liderliği demokrat olduğu için değil, burjuva politikasını normalleştirmezse yaşama imkânı olmadığı için, Dersim katliamı nedeniyle devlet adına özür diliyor. Sonra, burjuva politikasının normal olan sınırlarında, Uludere katliamının ardından komutanları selamlıyor, Kürt halkından özür dilemiyor. Ahmet Türk’e yumruk atılmasından sonra, istisnasız tüm emniyet çalışanlarını Newroz’a müdahaleden dolayı tebrik ediyor.</p>
<p>AKP hakkındaki çarpık kodlamalar, şeriatçı, cemaatçi, sivil vesayetçi olduğu iddiaları AKP liderliğini son derece memnun ediyordur. Bazı solcuların “Eğer AKP durdurulmazsa saltanat rejimi hortlayacak ya da ABD&#8217;nin planları doğrultusunda Türkiye’nin bağımsızlığı tasfiye edilecek” iddiaları o kadar anlamsız ki, geniş kitleler arasında yankı bulması tümüyle imkânsız. AKP’ye karşı tüm özgürlüklerin sınırsız ölçüde genişlemesi taleplerinin yerine “sol” tarafından bu türden cumhuriyet savunularının öne sürülmesi, AKP’ye karşı kazanma şansına sahip tek siyasetin, özgürlükçü bir sınıf mücadelesinin önüne köhnemiş barikatlar kuruyor. “Sol”un değişim isteyen tabanın yanında değil de cumhuriyetin, yani mevcut devletin yanında yer alması, AKP’nin karşısına anlamlı bir muhalefet inşa edilememesi sonucuna yol açıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/akpnin-iki-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hükümetin iki zihniyeti</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/hukumetin-iki-zihniyeti/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/hukumetin-iki-zihniyeti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[AK Parti]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=878</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyin Çakır Ne oluyor, neden oluyor sorusu sorulmaya devam edilirken, çok farklı görüşler varmış gibi görünüyor olsa da, olup bitenler iki zihniyetin çatışması etrafında toplanıyor. Birinci zihniyet değişim, ikinci zihniyet değişime şu ya da bu gerekçelerle karşı çıkma ve direnme. Her iki zihniyetin militan, kemikleşmiş, radikal savunucusu ve taraftarı yok. Olsaydı, devrim, karşı devrim, “Anadolu <a href='http://www.altust.org/2012/04/hukumetin-iki-zihniyeti/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hüseyin Çakır</strong></p>
<p>Ne oluyor, neden oluyor sorusu sorulmaya devam edilirken, çok farklı görüşler varmış gibi görünüyor olsa da, olup bitenler iki zihniyetin çatışması etrafında toplanıyor.</p>
<p>Birinci zihniyet değişim, ikinci zihniyet değişime şu ya da bu gerekçelerle karşı çıkma ve direnme.</p>
<p>Her iki zihniyetin militan, kemikleşmiş, radikal savunucusu ve taraftarı yok. Olsaydı, devrim, karşı devrim, “Anadolu Baharı” gibi şeyler olurdu. Bu nedenle değişim süreci dura kalka,  tökezleyerek, sürünerek ilerliyor. Süreci her iki zihniyetin aktörlerinden çok, somut durumlarda/olaylarda her iki zihniyet etrafında yer alışlar belirliyor.</p>
<p>Bir olayda değişimden yana olanlar, başka bir olayda statükodan yana olabiliyor.  Vesayetçi, otoriter devletin ideolojik, siyasî ve ekonomik yapılanması çözülüyor. Bütün gürültü vesayetçi devletin değiştirilmesinden çıkıyor. <span id="more-878"></span></p>
<p><strong>Nereye kadar değişim</strong></p>
<p>Değişime karşı direnç noktası, değişimin nereye kadar yapılıp yapılamayacağında düğümleniyor. Devletin nereye kadar değişeceği, devlet kurumlarının içinde ortaya çıkan kavganın asıl nedeni. Değişim radikal dönüştürücü adımlar atılarak yapılmadığı, yapılamadığı için, süreç devletin çüzülmesi biçiminde ilerliyor. Siyasal iradenin kapsamlı, takvime bağlanmış bir değiştirme, dönüştürme programı yok. En çok patırtı gürültü nerede ortaya çıkıyorsa, yönünü oraya dönüyor ve böylesi durumları bugüne kadar hiç iyi yönetemediğini gördük. Ergenekon’un ve darbecilerin yargılanmasıyla sınırlı bir reform ve demokrasi anlayışı, devletin demokratik dönüşümünü sağlamıyor.</p>
<p>İktidarın demokratikleşme, “ileri demokrasi” sözlerinin dayandığı somutlaşmış hedefleri yok. En önemlisi, demokratikleşme sorunun önünü açacak “esas sorun”, “ana engel” nedir sorusuna net cevabı yok. Belki de bu nedenle, değişimin toplumsal dinamikleriyle siyasal iktidar arasındaki güvensizlik duvarı büyüyor. Reformlarda frene basılması iktidarı devletin içine çekiyor ve devleti yöneten bir iktidar yerine, devleti paylaşan görünüm ortaya çıkıyor.</p>
<p>Radikal demokratik değişimden yana siyasal muhalefetin olmaması, iktidarın hem oy hesabı yaparak, hem değişim karşıtı güçlerle sertleşmeden, iktidar paylaşımı konusunda problem yaratmayacak bir yol izlemesine izin veriyor.</p>
<p><strong>Kürt meselesi</strong></p>
<p>Devletin nereye kadar değişeceği meselesinde iktidarın tutumu yeni anayasa ile ortaya çıkacak. Toplumsal mutabakatın ortak keseni neresi olacak, devletin yeniden yapılanmasının demokratik, katılımcı zemini nasıl belirlencek? İktidarın, muhalefetin ve Kürt muhalefetinin yeni anayasanın felsefesinde temel hak ve özgürlükler, devletin yeniden yapılanmasının sınırları konusundaki tutumları değişimin yönünü belirleyecek. Yeni anayasanın değişim derinliği Kürt sorunun kalıcı çözümünün başlangıcı olacak.</p>
<p>Her şey Kürt meselesine gelip dayanıyor. Sorunun iki muhatabı arasında gizli müzakerelerin ortaya çıkmasından sonra, bu sürecin şeffaf ve kamuoyu önünde sürdürülmesi toplumsal desteği artıracaktır. Tepelerden bakanların “görmeme” haline karşın, kamuoyu araştırmaları toplumun %67’sinin Kürt sorununun müzakere yoluyla çözümünü istediğini gösteriyor.</p>
<p>Kürt meselesi hem sebep, hem sonuç. Değişim ve demokratikleşmede Kürt sorunu hem engeleyci olarak kullanılıyor, hem iktidar savaşında demokratikleşme ve radikal değişimi engellemek için iki zihniyet tarafından şantaj olarak kullanıyor. Olumlu adımlar atılmıyor değil, ama sorunun derinliğine göre atılan adımların anlamı silikleşiyor.</p>
<p>İktidar, muhalefet, devletin silahlı ve sivil kurumları Kürt sorunu üstünden değişim ve demokratikleşme pozisyonlarını tanımlıyor. Her iki zihniyet de, çözümsüzlüğü gerginleştirmek için, milliyetçiliği, şovenizmi, militarizmi propaganda malzemesi olarak kullanıyor. Demokratik çözüm sürecinin önü tıkanıyor.</p>
<p><strong>Mücadele-müzakere stratejisi</strong></p>
<p>İktidarın “müzakere-mücadele” stratesinde, “mücadele” boyutu “güvenlik” boyutuyla bütünleştiğinde başka “zinde güçler” devreye giriyor. Değişim ve demokratikleşme karşıtlarının alanlarını genişletme ve karşı manevralar yapma olanakları artıyor. Siyasal olarak izahı mümkün olmayan eylemler kaçınılmaz hale geliyor. İktidar içinden “müzakere-mücadele” tarafları arasında “müzakereler devam edecek”, “teröristlerle müzakere olmaz” açıklamaları aynı gün içinde gelebiliyor. Bu durum, iki zihniyetin bir durumdan ötekine ne kadar kolay geçebildiğini gösteriyor.</p>
<p>“Mücadele” stratejisinde, askerî operasyonların yanında hukuk yolunun devre girmesiyle, sonu başı belli olmayan tutuklamalar ortamı provokosyonlara açık hale getirdi. İktidarın Meclis’i devre dışı bırakarak gizli müzakere/pazarlık yapma yöntemi, Meclis’teki Kürt muhalefetini işlevsizleştirdi, demokratik katılımcı yoldan sorunun çözümünün tıkanmasına yol açtı.</p>
<p>Muhalefetsiz iktidar, kendi içinden muhalefeti üretiyor. Bu muhalefet bugün çok açık olarak ortaya çıkmıyor/çıkamıyor. Ancak iki zihniyeti de içinde barındıran iktidar, iktidara yakın olan ve bu yakınlık yoluyla rant dağıtımından aslan payını alanlarla bunu seyredenler arasındaki çatlak, siyasal olarak Kürt sorununa “mücadeleci-müzakereci”  farklılığı olarak çıkıyor. Bu iki zihniyet muhalefet partilerinde, sol muhafette, devletin silahlı, sivil bürokrasisinde, iş dünyasında, sivil toplum kurumlarında, aydınlar arasında, her yerde, her durumda, her olayda, yeniden harmanlanıyor, sarkaç gibi bir o yana, bir bu yana gidip geliyor.</p>
<p>Tabandan gelen basınç müzakere zihniyetini dayatmayı başarabildiği güne kadar bu sarkacı izlemeye devam edeceğiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/hukumetin-iki-zihniyeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mesut Yeğen ile söyleşi: “İki uluslu bir ülke ihtimali göze alınmalı”</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/mesut-yegen-ile-soylesi-iki-uluslu-bir-ulke-ihtimali-goze-alinmali/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/mesut-yegen-ile-soylesi-iki-uluslu-bir-ulke-ihtimali-goze-alinmali/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:24:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Azınlıklar sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=876</guid>
		<description><![CDATA[Bu toprakların kadîm sorunlarından birisi olan Kürt sorunu, tarafların üzerinde anlaştığı gerçek bir çözüm bulunana kadar ‘sorun’ olarak kalmaya devam edecek. Sorunun adı aynı olunca içeriğinin de aynı kaldığını sanıyoruz belki, ama yanılıyoruz. Bu sorun, çözülmediği her gün kronikleşiyor, derinleşiyor, en önemlisi daha fazla cana mal oluyor. Dolayısıyla sorunu çözmekten kaçtığımızda olduğumuz yerde durmuş olmuyoruz… <a href='http://www.altust.org/2012/04/mesut-yegen-ile-soylesi-iki-uluslu-bir-ulke-ihtimali-goze-alinmali/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu toprakların kad</strong><strong>î</strong><strong>m sorunlarından birisi olan Kürt sorunu, tarafların üzerinde anlaştığı gerçek bir çözüm bulunana kadar ‘sorun’ olarak kalmaya devam edecek. Sorunun adı aynı olunca içeriğinin de aynı kaldığını sanıyoruz belki, ama yanılıyoruz. Bu sorun, çözülmediği her gün kronikleşiyor, derinleşiyor, en önemlisi daha fazla cana mal oluyor. Dolayısıyla sorunu çözmekten kaçtığımızda olduğumuz yerde durmuş olmuyoruz… Peki yıllardan beri etrafından dönüp durduğumuz ve bir türlü içinden çıkılamayan Kürt sorununun çözümünde hangi noktadayız? Çözümün önündeki engeller neler? Kürt sorununu çözmek ne demek? Tüm bu soruları, <em>Son Kürt İsyanı</em>, <em>Devlet Söyleminde Kürt Sorunu</em> ve <em>Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa</em> kitaplarının yazarı, İstanbul Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Mesut Yeğen ile konuştuk.</strong><strong> <span id="more-876"></span></strong></p>
<p><strong>Arife Köse:</strong> <strong>2011’de yayımlanan <em>Son Kürt İsyanı</em> adlı kitabınızın önsözünde “Fırtına dinmiş görünüyor. Kürt meselesinde geçmişe nazaran iyi zamanlardayız. Geçmiş derken öyle uzak geçmişi&#8230; o feci doksanları bile kastetmiyorum. Çok daha yakın bir geçmişe, sadece birkaç sene öncesine nazaran iyi zamanlardayız” diyorsunuz. Bugün h</strong><strong>â</strong><strong>l</strong><strong>â</strong><strong> aynı ümide ve tespite sahip misiniz?</strong></p>
<p><strong>Mesut Yeğen:</strong> Aynı ümidi taşıyorum, ama oradaki analiz doğrulandı mı derseniz, kısmen evet, kısmen hayır. Şunu söylemeye çalışmıştım: Devlet, Cumhuriyet dönemi boyunca Kürt meselesiyle Kürtlerin haklarını tanımamak ve Kürtleri tepelemek, yani tenkil etmek vasıtasıyla meşgul oldu. Cumhuriyet’in Kürt meselesi siyaseti 1990’lara kadar bu iki sütun üzerine yükseldi. 2007’de ise, doksanlarla birlikte başlayan bir sürecin tekamül ettiğini söylemiştim. Bu yeni sürecin esasını da şu oluşturuyordu: artık tanımamak olacak iş değil, Kürtlerin haklarının bir şekilde tanınması ve tenkilden vazgeçmek gerekiyor. Bugün şunu söyleyebilirim, 2007’de tenkilden vazgeçmeye ve tanımamayı sorgulamaya binaen oluşturulan yeni siyaset, yeni paradigma bugün de devam ediyor. Ama bu yeni siyaset içerisinde taktik değişiklikler, taktik savrulmalar var.</p>
<p>- <strong>Ne gibi mesela?</strong></p>
<p>- 2011 Haziran seçimlerinden önceki halimizi ve şimdiki halimizi düşünün. 2011 seçimleri öncesinde devlet ve PKK arasında görüşmeler gerçekleşiyordu ve Kürt meselesinin silahlı mücadele kısmının çözümü çok yakın gibi görünüyordu, bugün ise bu noktadan epey uzaklaşmış gibi görünüyoruz. Ama şimdi geriye dönük olarak vakıf olduğumuz bilgiler şunu gösteriyor: Cumhuriyet hükümeti, MGK, yani aslında devlet, Kürt meselesini başka bir biçimde ele almanın imkânlarını araştırmış, burada kendince bir etüt de yapmış. Her ne kadar çok başarılı olmasa da ortada yeni bir etüt var, bu belli.<strong> </strong></p>
<p>- <strong>Hangi açılardan başarısız buluyorsunuz?</strong></p>
<p>- Benim anladığım 2011 civarında devlet, esas olarak kısmî, zayıf bir tanıma siyaseti ve PKK’yi çok fazla onurlandırmayacak ya da çok fazla bir prestijle buluşturmayacak türden bir af siyaseti karşılığında silahsızlandırma işini halledebileceğini düşündü. Anladığım kadarıyla planlarını bunun üzerine inşa etti. Ancak bu yeni siyaset pek de başarılı olmadı. Dolayısıyla günümüzün sorusu, PKK’ye çok prestij kazandırmayacak türden bir af ve zayıf tanıma siyasetinin ötesinde bir yere geçebilecek miyiz, geçemeyecek miyiz sorusudur. 2011 Haziran’ından bugüne kadarki süreçte hükümet ve devlet bunun ötesine geçmeyeceğini beyan etti. Ancak geride kalan süreç bu geçmeme halinin devlet ve hükümet açısından hayırlı neticeler üretmeyeceğini gösterdi. En son Newroz’da yaşadıklarımız da gösterdi ki örneğin artık Diyarbakır’ı yasakla, baskıyla yönetmenin imkânı kalmamıştır.</p>
<p>- <strong>Bu zayıf tanıma politikasının sınırları nelerdir?</strong></p>
<p>- Beyan edilen çok belli. Kürt siyasetinin tanıma meselesine dair iki büyük talebi var: Birincisi, “Kürdistan’ı, o olmadı Kürt şehirlerini, seçilmiş Kürtler yönetecek”, yani özyönetim. İkincisi, Kürtçe’nin eğitim dili olması ve bölgesel bir resmî dil olarak kabul edilmesi. Kürtlerin tanıma kısmında talepleri bunlar, devletin önerisi ise Kürtçenin seçmeli ders olması, özyönetimin ise Kürtlerin istediği biçimde olmayıp sadece yerel yönetimlere bir takım yetkilerin devredilmesiyle sınırlı kalması. Dolayısıyla tanıma siyasetinde talep edilen ile önerilen arasında büyük bir makas var. Ve hükümet şu ana kadar bu makası kapatmamak konusunda kararlı. Ama ben bunun sadece hükümetin fikri olduğunu sanmıyorum. Bence bu MGK’da 2007’de kararlaştırılmış bir siyaset. 2007’den beri devlet bu zayıf tanıma siyaseti karşılığında PKK’yi bir şekilde silahsızlandırmaya çalışıyor.</p>
<p>- <strong>Dünyada bu tür süreçlerin çözümüne dair örnekler, silah bırakma ve müzakere etme pratikleri var. AK Parti’nin bunları bilmemesi mümkün değil. Dolayısıyla AKP’nin sözünü ettiğiniz kararlılığı ancak bir tercih olabilir. Bu tercihin altında yatan etkenler nelerdir?</strong></p>
<p>- İki şeye referansla sorunuza cevap vermeye çalışayım. Birincisi Kürt meselesinin niteliğiyle, ikincisi ise AK Parti’nin Kürt meselesini etüt etme biçimi ile ilgili. İkincisiyle başlayacak olursak, AK Parti Kürt meselesini önceki hükümetlerden farklı olarak şöyle etüt etti: “Cumhuriyet Kürtlere gereğinden fazla haşin davrandı ve kimliklerini tümden yadsıyarak gururlarını kırdı. Dolayısıyla, en azından Kürtlerin kırılmış gururunu onaracak düzeyde bir tanıma siyaseti ve buna eşlik edecek bir şefkat siyaseti ile Kürtler mevcut temsilcilerinden, yani BDP ve PKK’den koparılabilir.” Bence AK Parti böyle bir hesap yaptı ve MGK’yı da bu siyasetin geçerliliğine ikna etti. Bu siyasette, bu etütte yanıldı AK Parti. AK Parti’nin önerdiği bu çözüm 80’lerin ortasında, 90’larda gelseydi belki bir karşılığı olabilirdi. Kürtler belki BDP-PKK çizgisinden kopup daha rejim içi bir aktörün etrafında toplanabilirdi. Ama geçmiş olsun, köprünün altından çok sular aktı. Dolayısıyla, birincisi AK Parti etütte yanıldı. Kürtler ne bu zayıf tanıma siyasetine onay verdi, ne de Kürtler açısından mesele basitçe bir şefkat meselesi. Bir şefkat meselesi olduğu taraf var, ama Kürtler için bu mesele daha ziyade bir haysiyet meselesi. Yani Kürtler Kürtlüklerinin olduğunca hacimli bir şekilde tanınmasını istiyor. Dünyada ulusal kimliklerin bu hacimde tanınmasının çok temel biçimleri var. Eğitim gibi, yayın gibi alanlarda o dilin kendisini ifade etmesinin önünü açmak bunlardan bir tanesi. Şimdi Türkiye’de henüz bu kısma gelinmiş değil. Kürt meselesinin niteliği ile ilgili kısma gelecek olursam, AK Parti ve MGK bence Kürt meselesinin niteliğini ya doğru anlamış değiller ya da fazlasıyla doğru anlamışlar.</p>
<p>- <strong>Nasıl?</strong></p>
<p>- Fazlasıyla doğru anlamış olabilirler. Şöyle ki, Kürt meselesinde demin dediğim çizgide radikal bir tanıma adım atacak olursanız şöyle bir gerçekle karşı karşıya kalırsınız: burası iki uluslu bir devlete döner. Ya işin buraya gideceği bilindiği için MGK ve AK Parti bu yolu açmak istemiyor ya da Kürtlerin bu ülkede ikinci bir ulus olabileceklerine dair bir inançları yok, dolayısıyla Kürtçe eğitim gibi, özyönetim gibi haklarının tanınmasını ‘gereksiz’, ‘aşırı’ buluyorlar. Ben daha ziyade birincisinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani bu ülkede devlet, hükümet şunu apaçık biliyor; bu tanıma siyaseti hacimli bir şekilde takip edilirse, yani Kürtçe eğitim ve özyönetim talepleri kabul edilirse, mevcut ulus anlayışımızı da değiştirmezsek, yirmi sene sonra ulaşacağımız şey iki uluslu bir ülkedir. Kelimenin gerçek anlamıyla vatandaşlık esaslı bir ulus fikrini benimsemediğimiz takdirde, sözünü ettiğim türden bir tanıma siyaseti, Türkiye’yi Kürtlerden ve Türklerden mürekkep iki uluslu ve iki bölgeli bir federal devlete götürür.</p>
<p>- <strong>Ama 1924’e kadar anayasal ve pratik düzeyde böyle iki uluslu bir durum vardı. </strong></p>
<p>- Evet, aslında 1918-24 arasında devlet aklı tam da bu durumu tanıdı. Yani dünya savaşı sonrasındaki birkaç sene boyunca gittiğimiz yer tam da özerk ya da federal bir Kürdistan’dı. Ancak devlet bir noktada bunu engelleyebilecek gücü olduğunu hissetti. Gücünü kullanarak ilerlemenin o yönde olmasına engel oldu ve 80 sene bir anlamda başarılı bir engelleme siyaseti izledi. Kürtler ve Türkler 1920’ler civarında neredeyse eşit kültürel ve siyasî haklara sahip olacakken, ‘Kürtler yoktur’ fikriyle 80 yıl geçirdik. Bu da şu demek: Cumhuriyet’in Kürtler ve Türklerden oluşan bir Türkiye fikrinin reddine dayanan siyaseti kısmen başarılı oldu, çünkü 1920’lerde ‘Kürtler ve Türkler iktidarı paylaşacak’ önermesinden sonra 80 yılı Kürtlerin Kürtlüklerinin inkâr edilmesiyle geçirdik. Bu anlamda, inkâr siyaseti, iki uluslu bir siyasî yapıyı reddetme siyaseti başarılı oldu, ama ancak 1990’lara kadar.</p>
<p>- <strong>Nasıl gelişti bu süreç?</strong></p>
<p>- Şunu görmek lazım: 1940’lar ve 60’lar arasında sadece hükümetleri yönetenler, rejimin kurucuları ve onları takip eden birinci kuşak değil, uluslararası kamuoyu da Kürt meselesinin bittiğine, Kürtlerin adım adım Türkleşmeye başladığına ve Kürtlerin buna gönüllü biçimde rıza gösterdiğine ikna olmuştu. Manzara 1960’dan sonra değişmeye başladı. 1958’de Baasçı darbe Irak’ta Kürtlerin önünü açtı. Akabinde 1960 darbesi ve ardından solun gelişimi Türkiye’de Kürtlerin önünü açtı. Kentleşme ve sanayileşme insanları yeni deneyimlerle buluşturdu. Bütün bu siyasî ve sosyolojik gelişmelerin ardından Kürtlük denen şey aslında tarihe geri döndü. Önce Kürt solu, sonra PKK çıktı ortaya. Bu irade ve sözünü ettiğim sosyolojik koşullar birleşince, Cumhuriyet’in 80 sene önce hallettim dediği şey Kürt sorunu olarak bütün cesametiyle önüne dikildi.</p>
<p>- <strong>1924 sonrasında da Ermeniler Ermeni kimlikleri, Rumlar Rum kimlikleriyle tanınırken, Kürtlerin bu statüde bile tanınmayıp doğrudan yok sayıldıklarını görüyoruz. Bunun nedeni neydi?</strong></p>
<p>-  Bu tamamen Müslimlik gayrimüslimlik ayırımıyla ilgili. Cumhuriyet, gayrimüslimleri Türkleştiremeyeceğini düşündüğü ya da Türkleştirmek istemediği için onları etno-dinsel kimlikleriyle tanıdı. Ama bu tanımanın da bedelini ödetti onlara. Lozan ile birlikte gayrimüslimlerin kültürel hakları tanındı, ama bu hakların tanınmış olmasının bedeli onlar için ayrımcılık oldu. Ülkenin her yerinde ve her düzeyde ayrımcılığa maruz kaldı gayrimüslimler. Kürtler ise Türkleştikleri oranda ayrımcılıktan nasiplerini almadılar, ama Kürtlüklerinden mahrum kalarak. Cumhuriyet’in böyle bir etnik siyaseti vardı. Bir dönem Osmanlı’ya tabi olarak yaşamış Müslümanlar Cumhuriyet’in muteber ve makbul vatandaşları olma hakkına sahip oldu; şüphesiz dillerini unutarak. Gayrimüslimler ise Lozan’da elde ettikleri farklı kalma hakkının bedelini her düzeyde ayrımcılığa maruz kalarak ödedi.</p>
<p>- <strong>Tanıma siyasetindeki tartışmalara dönersek, bu konuda yaygınca ifade edilen bir görüş Kürtlerin sürekli verilenden fazlasını istedikleri, duracakları noktayı bilmedikleri yönünde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?</strong><strong> </strong></p>
<p>- Şu ana kadar Kürtlere tanınan haklar ortada. Tanınan en radikal hak TRT 6. Hükümet, eğitim meselesinde seçmeli dersin ötesine geçmemeye kararlı görünüyor. Kürtçe’nin medeniyet dili olup olmadığını sorgulayan bir anlayış var karşımızda. Şimdi bu koşullarda Kürtlere öyle çok fazla hak falan verildiğini, Kürtlerin de bunlarla yetinmediğini söylemek ampirik olarak mümkün görünmüyor. İkincisi, demokrasi dediğimiz şey bence tam da vatandaşın aldığından daha fazla hakkı istemesiyle ilgili bir durumdur. Demokrasi, geleceğin belirsiz olduğu, toplumun nereye gideceğinin, nereye evrileceğinin belirsiz olduğu bir rejimdir. Demokraside yurttaş her şeyi isteyebilir. Yani yurttaşların bir kısmı kalkıp ‘biz ayrılacağız’ da diyebilir, böyle bir hakka da sahiptirler. Yurttaşın hep daha fazlasını istediğini, arsızlaştığını söylemek demokrasiye inanmamaktır. Ama bence burada başka bir mesele var.</p>
<p>- <strong>Nedir o?</strong></p>
<p>- Türkiye 28 Şubat sonrasında çok temel bir dönüşüm yaşadı. 28 Şubat’ta devlet Türkiye’nin muhafazakârlarına bir sınır gösterdi. Dindarlar, muhafazakârlar ve onların temsilcileri o sınırı aşıp gitmek, devirmek yerine, o sınırın etrafından dolaşmayı uygun buldu. Böyle yapmalarının da bir sebebi var. Tarihsel olarak muhafazakârlar, dindarlar herkesten daha fazla kendilerini bu ülkenin sahibi olarak hissediyor. Bizim demokrasi kültürümüzde de bunun bir karşılığı olduğunu kabul etmek lazım. Eninde sonunda burası bir çoğunlukçu demokrasi kültürüne sahip. Dindarlar, muhafazakârlar ülkeye baktıklarında hep şunu görüyorlar: “Biz burada büyük bir çoğunluğuz ama devlet bu çoğunluğa uygun davranmıyor, devlet bu çoğunluğun elinde değil”. Dolayısıyla 28 Şubat sonrasında geliştirdikleri tavır, refleks bence esas olarak bununla ilgiliydi. Devleti <em>kendi</em> <em>devletleri</em> olarak gördükleri için, bu engeli yıkıp geçmektense, aşıp geçmek, bu sınırları zorlamak gibi bir yol benimsediler. Bu serüveni yaşamış dindar ve muhafazakârlar ve onların temsilcileri Kürt meselesine ve Kürt siyasetine fazlasıyla kendi özgül serüvenlerinden bakıyorlar. Ve şöyle düşünüyorlar muhtemelen: “Biz bu ülkenin en kalabalık kesimi, bu ülkeyi yönetmeyi en fazla hak eden insanlar bakın şöyle bir mutedil tavır sergiledik, devlet topuyla tankıyla karşımıza çıktı, onun üzerine çıkmak yerine etrafından dolaştık ve bakın iktidara geldik. Siz Kürtler boyunuza posunuza bakmadan direngen olmakta neden bu kadar ısrar ediyorsunuz?” Bence tipik bir iktidara yakın muhafazakâr entelektüel ve siyasetçinin kafası böyle çalışıyor. Sıradan muhafazakârları kastederek söylemiyorum. Bence o kesimde, başka birçok insan gibi, benim de güvendiğim, önemsediğim başka tür ayrışmalar, farklılaşmalar yaşanıyor. Ancak Kürt meselesi muhafazakârların beklediği jestin gösterilmesi için çok uygun bir mesele değil.</p>
<p>- <strong>Neden?</strong></p>
<p>- Kürtlerin etrafından dolaşacağı bir engel yok ortada. Kürtler sayıca çok azlar. En başarılı oldukları parlamento seçimlerinde 36 milletvekili aldılar. Kürtlerin hepsinin oyunu alsalar 70-80 milletvekili belki çıkaracaklar. Muhafazakârların gösterdiği o ‘etrafından dolaşma’ stratejisini Kürtler denemek istese bile bir sonuç vermez. Üstelik Kürtler aslında bu siyaseti daha önce takip etti. Devlet ise bu siyasetin önünü açmak bir yana, bu siyasete tahammül bile etmedi. Legal Kürt siyasetine ya da ılımlı Kürt siyasetçilerine bile bu devlet tahammül etmedi ve bu tahammülsüzlüğün neticesinde bugün PKK gibi bir silahlı örgütle karşı karşıyayız. Ben Kürtlere dönük ‘ne versen daha fazlasını istiyorlar’ yaklaşımının kökeninde bu tür bir zihniyetin yattığını düşünüyorum.</p>
<p>- <strong>Ucundaki ışığın bazen yanıp bazen söndüğü o tünele nasıl yeniden girebiliriz peki? Çözümü konuşmaya nasıl başlayabiliriz?</strong></p>
<p>- Son birkaç senedir içinde bulunduğumuz o tünelin dışına çıkmadığımızı, o tünelin içinde hareket ettiğimizi düşünüyorum. Ümitsiz değilim, ancak öngöremediğimiz, kestiremediğimiz ihtimaller her zaman karşımıza çıkabilir. Özellikle Suriye’deki, Irak’taki gelişmelere bağlı olarak Türkiye’de Kürt meselesinde bambaşka bir kanala sıçrayabiliriz. Ama gördüğüm kadarıyla Kürtler ve Türkler birbirleriyle çatışmaya niyetli değil. Çatışmayı savunanlar var, ama egemen olanlar onlar değil. Türkler bu işin çözümünü büyük oranda devlete, AK Parti’ye, Kürtler de PKK’ye, BDP’ye bırakmış durumda. İnsanlar kendi siyasî temsilcilerine güveniyor. Kürtler arasında ‘ayrılalım’ diyen eğilim de, Türkler arasında ‘Kürtleri şu haritadan silelim’ diyen eğilim de çok güçlü değil. Ancak bu hal bu şekilde devam ettirilemez. Türkiye’nin bu şekilde geçirilecek bir 10 senesi daha olduğunu düşünmüyorum. Hiç rahat olmamak, bu işi bir iki yıl içinde çözmek gerekiyor.</p>
<p>- <strong>Nasıl bir çözüm olabilir bu?</strong></p>
<p>- Benim aklıma, bütün aktörlerin yeni anayasa tartışmaları etrafında kendileri açısından riskli gördükleri adımları atmalarından başka bir şey gelmiyor. Hükümetin de BDP-PKK’nin de kendileri açısından riskli gördükleri bazı adımları atmaları gerek.</p>
<p>- <strong>Ne tür adımlar?</strong></p>
<p>- Devlet bu ülkenin eninde sonunda iki uluslu bir ülke olabileceği ihtimalini göze almalı. Bu ülke içinde başka bir ulusun varlığını kabul etmeyi tahayyül edebiliriz. Ama henüz bu tahayyülün çok uzağında duruyoruz. Bu uzağında durmak hasebiyle de hükümetin ya da devletin atabileceği radikal adımlar bizi gerçekten iki uluslu bir Türkiye’ye taşıyabilir. Devletin muhakkak bu riski alması, biraz Kürtlerin sağduyusuna, biraz da dünyanın gidişatına güvenmesi gerek. BDP-PKK de bence benzer bir risk almalı. Orada alınması gereken risk şu: “Silah bırakıldığında, silahların zorlayıcı özelliği, tehdit kapasitesi ortadan kalktığında, Kürtler adına bir şey elde edemeyiz” fikrinden uzaklaşılmalı. Yani “silahlar olmadan da, Kürtlerin sivil gücüyle de Kürtlerin temel hakları savunulabilir, elde edilebilir” fikrine biraz güvenilmeli. “Silah ortadan kalktığında bu devletten hiçbir şey alamayız” şeklindeki kestirmeci analizden vazgeçilmeli. Orada da yine hem Türkiye’nin sağduyusuna hem de dünyanın gidişatına biraz güvenilmeli. Kürtçe eğitimin olduğu ya da Kürt şehirlerinin Kürtlerin seçtiği insanlar tarafından yönetildiği ve bu arada silahların konuşmadığı bir ortamda 10 yıl geçirebilirsek, tüm bunlar insanlara çok daha doğal meseleler olarak görünecektir.</p>
<p>- <strong>Ama PKK defalarca ateşkes ilan etti. Üstelik dünyadaki örneklerine baktığımızda örneğin silah bırakmak IRA’nın bir takım güvenceler aldıktan sonra yaptığı bir şeydi. Devlet hiçbir adım atmazken PKK’ye ‘silah bırak’ çağrısı ne kadar rasyonel olabilir?</strong></p>
<p>- Tabii, müzakerenin başlamasının önkoşulu olarak PKK’den silah bırakmasını talep etmek bence de makul değil. Ama devlet bunun ötesine geçti zaten ve silah bırakmadan PKK ile müzakereye başladı. Silah bırakma, müzakereler koptuktan sonra retorik olarak çok seslendirilen bir şey olmaya başladı. Ondan önce hem Öcalan’la hem Avrupa’da  Sabri Ok’la görüşüldü ve bu sırada bırakın PKK’nin silah bırakmasını, bütün kadroları dağda duruyordu. Dolayısıyla devlet o aşamayı geride bırakabildi. Ancak PKK’nin de “bütün anayasal haklar tanındıktan sonra silah bırakacağım” gibi bir ısrarının olmaması gerekir. Bu süreç onu da çok fazla kaldırmaz. Ama müzakerelerin akışına baktığımda, müzakereler silah bırakma meselesinde değil, hangi hakların tanınacağında ve bu hakların kayda geçirileceği belgenin statüsünün ne olacağında düğümlendi. Çünkü orada karşılıklı bir takım adımlar atıldığı taktirde PKK’nin çatışma olabilecek alanların dışına çekilmesi, akabinde ülkenin dışına çekilmesi ve ardından da silahlarını muhtemelen KDP’ye geçici olarak teslim etmesi ve tümden silahsızlanıp Türkiye’ye dönmesi söz konusuydu. Bu tür adımlar zaten konuşuluyor ve biliniyordu. Ve bu adımlar büyük ihtimalle bir takvime bağlanmıştı. Bu noktada ben bir uzlaşma olduğunu düşünüyorum, ama dediğim gibi zaten film burada kopmadı. Gerçi sürece tümüyle vakıf da değiliz. Ama görünen o ki, müzakereler neticesinde PKK’nin taleplerini karşılayan bir metin oluşmuş durumda. Anladığımız kadarıyla asıl sorun müzakere metinlerinin, mutabakat metninin statüsü olmuş. Yani kim tarafından imzalanacak, imzalanacak mı imzalanmayacak mı gibi sorunlar var. Müzakerenin ses kayıtlarına baktığımızda PKK’nin taleplerini bildirdiğini, MİT’in de talepleri kağıda geçirdiğini görüyoruz. O ses kaydından MİT’in ya da devletin bu taleplere karşı ne dediğini anlamıyoruz. Ama bu metnin Kandil’e gittiğini, Kandil’in bir küçük düzeltme yaptığını, sonra tekrar geldiğini ve akabinde imzalanma sürecinin konuşulduğunu ve filmin orada koptuğunu biliyoruz. Burada da söylenen şu: “Başbakan ya bu metni imzalasın ya da bu işin arkasında olduğunu ifade eden bir beyanda bulunsun”. Büyük olasılıkla Başbakan bunu yapmayı kabul etmemiş gibi görünüyor. Ama devlet açısından mesele sadece imza meselesi mi, yoksa talepler meselesi mi, bunu bilemiyoruz.</p>
<p>- <strong>Yukarıda Türkiye’nin bir 10 yıl daha böyle devam edemeyeceğini söylemiştiniz. Eğer devlet bu şekilde devam etmeyi tercih ederse bunun sonuçları ne olabilir?</strong><strong> </strong></p>
<p>- Halen süregitmekte olan ayrışma süreci derinleşir tabii. Bir müddettir Türkler ve Kürtler kader birliği etme halinden uzaklaşıyor. Bir on sene daha silahların tehdidi altında yaşamaya devam edersek, bir on sene daha “Kürtler kendi dillerinde eğitim görmesin” fikrinde ısrar edersek, oluşacak ilk netice mevcut ayrışmanın derinleşmesi olur tabii. Ama bundan da önemlisi, bölgedeki muhtemel gelişmeler bu ayrışma ikliminde yaşamayı çok riskli kılıyor. Bölgede yaşanabilecek bir büyük altüst oluş durumunda bu ayrışma iklimi hızla halklar arası bir kopuş ve çatışma durumuna evrilebilir. Bu Türkiye için, hem Türkler hem Kürtler için, büyük bir felaket olur. Bunun muhakkak önünü almak gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/mesut-yegen-ile-soylesi-iki-uluslu-bir-ulke-ihtimali-goze-alinmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Orta derecede İngilizce bilen Bülent Arınç</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/orta-derecede-ingilizce-bilen-bulent-arinc/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/orta-derecede-ingilizce-bilen-bulent-arinc/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:16:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Azınlıklar sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Irkçılık ve Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Anadil]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=873</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Sediyani  Bülent Arınç, 25 Mayıs 1948 tarihinde Marmara bölgesinin Bursa şehrinde dünyaya gelmiş. “Mayıs”, Latince. “25 Mayıs 1948”, Gregoryen takvimi. “Tarih”, Arapça. “Marmara”, Yunanca. “Bursa”, Yunanca. “Şehir”, Farsça. “Dünyaya gelmiş”, leylekçe. Lise eğitimini Manisa kentinde almış ve Manisa Lisesi mezunuymuş. “Manisa”, Yunanca. “Kent”, Yunanca. “Lise”, Fransızca. “Mezun”, Arapça. 1970 senesinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni <a href='http://www.altust.org/2012/04/orta-derecede-ingilizce-bilen-bulent-arinc/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İbrahim Sediyani</strong><strong> </strong></p>
<p>Bülent Arınç, 25 Mayıs 1948 tarihinde Marmara bölgesinin Bursa şehrinde dünyaya gelmiş.</p>
<p><strong>“Mayıs”</strong>, Latince.<br />
<strong>“25 Mayıs 1948”</strong>, Gregoryen takvimi.<br />
<strong>“Tarih”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Marmara”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Bursa”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Şehir”</strong>, Farsça.<br />
<strong>“Dünyaya gelmiş”</strong>, leylekçe.</p>
<p>Lise eğitimini Manisa kentinde almış ve Manisa Lisesi mezunuymuş.<span id="more-873"></span></p>
<p><strong>“Manisa”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Kent”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Lise”</strong>, Fransızca.<br />
<strong>“Mezun”</strong>, Arapça.</p>
<p>1970 senesinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukat olmuş.</p>
<p><strong>“Sene”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Angora”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Engurî”</strong>, Farsça.<br />
<strong>“Üniversite”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Hukuk”</strong>, Arapça, ama buradaki Kemalistçe.<br />
<strong>“Fakülte”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Avukat”</strong>, İtalyanca.</p>
<p>Manisalı olduğu için memleketi Manisa’da serbest avukatlık yapmış.</p>
<p><strong>“Serbest”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Memleket”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Manisalı”</strong>, Tarzanca.</p>
<p>Refah Partisi’nden milletvekili seçilerek 1995’te parlamentoya girmiş.</p>
<p><strong>“Refah”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Parti”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Millet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Vekil”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Parlamento”</strong>, İtalyanca.</p>
<p>Bu dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu ve Türkiye-AB Karma Komisyonu’nda çalışmış.</p>
<p><strong>“Millet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Meclis”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Adalet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Komisyon”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Avrupa Birliği”</strong>, bilmece bildirmece.<br />
<strong>“Türkiye Büyük”</strong>, gülmece güldürmece.</p>
<p>28 Şubat postmodern darbe sürecinde Refah Partisi kapatılmış.</p>
<p><strong>“Şubat”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Darbe”</strong>, Kemalistçe.<br />
<strong>“Postmodern”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Müslüm Gündüz – Fadime Şahin”</strong>, biz Elâzığlıların komşu Malatyalılara karşı tarih boyunca elde ettiğimiz tek üstünlük.</p>
<p>Kapatılan Refah Partisi’nin yerine kurulan Fazilet Partisi’nden 18 Nisan 1999’da ikinci kez milletvekili seçilmiş.</p>
<p><strong>“Nisan”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Refah”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Parti”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Fazilet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Parti kapatmak”</strong>, pek bir sevimsizce.</p>
<p>Fazilet Partisi de aynı akıbete maruz kalıp Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış.</p>
<p><strong>“Akıbet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Maruz”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Mahkeme”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Anayasa Mahkemesi”</strong>, kimse bilmiyor nece.</p>
<p>Daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi kurulmuş ve ona katılmış.</p>
<p><strong>“Parti”</strong>, muhafazakâr demokrat ve Latince.<br />
<strong>“Kalkınma”</strong>, abdestli kapitalizm ve Türkçe.<br />
<strong>“Adalet”</strong>, rafa kaldırıldı ve Arapça.</p>
<p>AK Parti Hükûmeti’nin başlattığı ve önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım”, en nihayetinde de “Millî Birlik ve Beraberlik Projesi” adını verdiği paket başta Kürt halkı olmak üzere tüm halk nezdinde büyük ümit ve heyecan dalgası yaratmış.</p>
<p><strong>“Kürt”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Demokratik”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Demokratik Açılım”</strong>, ben de seni!<br />
<strong>“En nihayet”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Millî”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Beraber”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Proje”</strong>, Fransızca ve 1915 tarihli.<br />
<strong>“Millî Birlik ve Beraberlik Projesi”</strong>, halay da bizim, horon da bizim, zılgıt da bizim, zeybek de bizim, Mastika da bizim, Şemmamê de bizim!<br />
<strong>“Halk”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Nezdinde”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Ümit”</strong>, Farsça.<br />
<strong>“Heyecan”</strong>, Farsça.<br />
<strong>“Paket”</strong>, Fransızca.<br />
<strong>“Demokratikleşme”</strong>, kökü Yunanca, kuyruğu Türkçe.</p>
<p>Şu anda hükümette başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü olarak vazifesini icra ediyor.</p>
<p><strong>“Hükümet”</strong>, Arapça.</p>
<p><strong>“Başbakan”</strong>, Recep Tayyip Erdoğan. “Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı tanımayan” Türkiye’nin başbakanı olarak “tam dört tane resmî dili olan” İspanya’nın başbakanı ile birlikte “Medeniyetler İttifakı”na eşbaşkanlık yapıyor. Futbolla yakından ilgili. Türkiye’de Fenerbahçe’yi, İspanya’da ise “kendisini Katalonya Millî Takımı olarak gördüğü için” formasına reklam almayan ve İspanya devletinin de buna hoşgörüyle yaklaştığı Barcelona’yı tutuyor. Kendi ülkesinde Kürdistan ve Lazistan isimlerini kullanmak yasak, fakat Katalonya ve Bask takımlarında oynayan Türk futbolcularıyla gurur duyuyor.</p>
<p><strong>“Sözcü”</strong>, okuma yazma bilmeyenlerin çıkardığı bir gazete. Argo dilinde yayın yapıyor. Her 10 Kasım günü “Atatürk Yaşasaydı” adlı mizah sayfası hazırlıyor.</p>
<p><strong>“İcra”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Hak”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Vazife”</strong>, Arapça.</p>
<p><strong>“Hak yok vazife vardır”</strong>, Millî Güvenlik derslerinde bize sık sık okutulan ve ezberletilen şiir.</p>
<p>Şu anda 63 yaşında, fakat yakında 64’e girecek. Evli; iki çocuk babası.</p>
<p><strong>“İki çocuk babası”</strong>, normalde en az üç olması lazım, fakat hâlâ geç kalmış değil.</p>
<p>Sempatik ve naif bir insan. Hislidir, sık sık gözyaşı döker. Kibar ve beyefendidir. Bu yüzden hasımları tarafından bile sevilir. Karizması “kodu mu oturtması” değil, nezaketidir.</p>
<p><strong>“Sempatik”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Naif”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“İnsan”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“His”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Gözyaşı”</strong>, Kürt Sorunu.<br />
<strong>“Kibar”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Efendi”</strong>, Yunanca.<br />
<strong>“Hasım”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Nezaket”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Karizma”</strong>, Latince.<br />
<strong>“Quaresma”</strong>, Beşiktaş’ın Portekizli futbolcusu.</p>
<p>Ancak bütün bu artı yönlerine karşın, bir de eksi yönü var bu anlattığımız zat-ı muhteremin. Kendi anadili haricinde hiçbir dili öğrenmemiş, bilmemiş. Diğer diller konusunda hiçbir şey bilmiyor. Sadece birazcık, o da “orta derecede” İngilizcesi var, o kadar!</p>
<p><strong>“Anadil”</strong>, Allâh’ın âyeti.<br />
<strong>“Bilmemek”</strong>, ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.<br />
<strong>“Zat”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“Muhterem”</strong>, Arapça.<br />
<strong>“İngilizce”</strong>, İngilizce.<br />
<strong>“Orta derecede”</strong>, this is a book.</p>
<p><strong>Yaşasın cehennem!</strong><strong></strong></p>
<p>Fakat kendi anadili dışındaki dilleri bilmediği, diğer bir dili hiç öğrenmediği halde, başka diller hakkında yargıda bulunuyor, ahkâm kesiyor. Ve ne kadar nazik bir insan olursa olsun, bilmediği bir konuda ahkâm kesen, tanımadığı bir şeyi yargılayan herkesin yaptığını o da yapıyor: Nezaketsizlik!</p>
<p>Aslında “nezaketsizlik”, yaptığı şey için kullanılabilecek en hafif kelime. Ancak ben yine de üç sebepten dolayı en hafif kelimeyi kullandım:</p>
<p>Birincisi, babam yaşında bir insan olduğu için. Yani yaşına hürmeten.</p>
<p>İkincisi, sevdiğim ve değer verdiğim bir insan olduğu için. Ve bugüne kadar, kalbimde ona karşı sevgi ve muhabbet dışında hiçbir duyguyu taşımamış olduğum için.</p>
<p>Üçüncüsü ve en önemlisi, her ne kadar bu zat-ı muhterem, ırkçılığın ve kavmiyetçiliğin Allah ve Resûlü tarafından lanetlendiğini, ırkçılık ve kavmiyetçiliğin İslam’da yeri olmadığını henüz layıkıyla kavrayamamışsa da, ben yine de onun zahirî görüntüsüne bakarak kendisini Müslüman bir insan olarak bildiğim ve Müslüman kardeşim olarak gördüğüm için.</p>
<p>Bu zât, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı ve konuşup yazmasını da bilmediği Kürtçe’ye 70 milyon insanın önünde açıkça hakaret edebiliyor. Bu ülkede 20 milyon insanın anadili olan bir dili herkesin önünde aşağılayabiliyor.</p>
<p>Eğer biraz olsun Müslümanlık ve insanlık iddiası varsa, Kürt halkından özür dilemelidir. Eğer bunu yapmazsa, geçen gün Bediüzzaman Said-i Kürdî’den aktardığı “Zâlimler için yaşasın cehennem!” sözü, Allah muhafaza, kendisine de yönelebilir. Çünkü Said-i Kürdî o sözü Suriye rejimi için değil, Kürtçe’ye hayat hakkı bile tanımayan Türkiye rejimi için söylemiştir. Dış politikaya alet etmeye gerek yok; Üstad’ın sözü “meclisten içeridir”.</p>
<p>Kürtçe’nin medeniyet dili olmadığını, zengin bir dil olmadığını söylüyor. Bunu da “Kürtçe eğitim” yapılmasının “imkânsız” olduğunu ispatlama çabasıyla yapıyor.</p>
<p>Eğer bu sözleri, anadili Arapça, Farsça veya Yunanca, Fransızca olan biri söylemiş olsaydı, kendisini ciddîye alır, bunca yasaklamalar, inkâr, imhâ ve asimilasyon politikalarına rağmen Kürtçe’nin bugün dünyanın en zengin dillerinden biri olma özelliğini hâlâ koruduğunu bilimsel veriler ve kaynaklar ışığında izah etmeye çalışırdım.</p>
<p>Ancak Doğu ve Batı dillerinden arakladıkları kelimelerle anadillerini zenginleştirmiş, konuştukları dildeki sözcüklerin %80’ini başta Kürtçe olmak üzere diğer dillerden çalmış, bu gerçeği de en iyi bizzat kendileri bildiği için diğer dilleri inkâr, yasaklama ve asimilasyon ile tatmin olmayıp bir de pervasızca aşağılamaktan ve hakaret etmekten imtina etmeyenlere karşı böyle bir çaba içerisine girmem.</p>
<p><strong>Bir medeniyet dili</strong></p>
<p>Kürtçe’nin dünyanın zengin dillerinden biri olduğunu kavramak için dilbilimci ya da akademisyen olmaya gerek yoktur. Sadece hem Kürtçe’yi hem de Doğu ve Batı dillerini biliyor olmanız yeterlidir.</p>
<p>Ancak bu yaşına kadar kendi anadili dışında hiçbir dil öğrenmemiş, bilmemiş, öğrenmediği ve bilmediği gibi, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığı ve okuma yazmasını da bilmediği bir dil hakkında yargıda bulunabilen insanların bunu anlayabilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Almanya’ya 1960 senesinde işçi sıfatıyla gelen Türklerin çocukları 50 yıl sonra bugün Türkçe bilmiyor.</p>
<p>Dünya savaşı döneminde Rusya ve Kazakistan’da kalan Almanlar, 50 yıl sonra 1990’larda Almanya’ya toplu olarak getirilip hepsine Alman vatandaşlığı verildiğinde tek kelime Almanca bilmiyorlardı.</p>
<p>Bugün Almanya’daki Türklerin çocukları evde Almanca, Rusya’dan getirtilen Almanların çocukları da evde Rusça konuşuyor.</p>
<p>Almanca gibi zengin, köklü ve güçlü bir dil, Sovyetler Birliği’ndeki yasak ve asimilasyona 50 yıl bile dayanamadı, unutuldu.</p>
<p>Türkçe ise, Almanya’da yasak ve asimilasyon olmadığı halde 50 yıla kalmadan unutuldu. Türk derneklerinin çabalarıyla ayakta kalmaya çalışıyor.</p>
<p>Kürtçe ise medeniyet düşmanı ırkçı rejimin bunca baskılarına, yasak ve imhâ, inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı hâlâ hayatın her alanında Kürtler tarafından konuşulup yazılmakta.</p>
<p>Çünkü Kürtçe bir medeniyet dilidir. Bu medeniyet, ilim, kültür, icad, çevre bilinci ve şehircilik, sanat ve edebiyât medeniyetidir. Barbarlık, kılıçtan geçirme, tahtını kaptırmamak için kundaktaki bebeği boğma, tahta geçmek için kendi öz kardeşlerini öldürme, işgal, ırkçılık, inkâr ve asimilasyon medeniyeti değil.</p>
<p>Kürtçe’nin zengin bir dil olmadığını söyleyip hakaret eden ve aşağılayan zat-ı muhteremin biyografisini eksiksiz aktardım.</p>
<p>Bu biyografiyi, onun bizzat kendi kişisel web sitesinden aktardım. Yani bizzat kendisinin o pek övündüğü “öz Türkçe”siyle yazdığı otobiyografiyi aktardım.</p>
<p>Türk etnik topluluğunun bir mensubu olduğu için galiba ahirette cenneti de otomatik olarak garantilemiş olduğuna imân etmiş olan bu kardeşimizin, dünyada bildiği tek dil olan kendi anadili Türkçe yazdığı otobiyografi yukarıdadır.</p>
<p>Türkçe kaleme alınmış olan 300 kelimelik biyografisinde topu topu 15 tane “öz Türkçe” sözcük var. Türkçe’de toplam kaç kelime varsa hepsi kullanılmış yani anlayacağınız.</p>
<p><strong>Bılınd Arinc</strong><strong></strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 63 yaşında, anadili Türkçe, üniversite mezunu, ilkokuldan üniversite bitimine kadar anadili Türkçe eğitim almış, hukukçu, siyasetçi, devlet adamı, hükümet sözcüsü&#8230;</p>
<p>Böylesine önemli bir konumda bulunan bu zat-ı muhterem, bütün hayatı boyunca kendi anadili Türkçe eğitim aldığı halde, 63 yıllık ömründe topu topu 15 tane Türkçe sözcük biriktirebilmiş. Türkçe’de toplam kaç tane sözcük varsa hepsine denk gelecek kadar tecrübeli ve birikimli yani.</p>
<p>Ortada nasihat edilecek değil, acınacak bir durum var hakikaten.</p>
<p>Sen gel beş sene ilkokul, üç sene ortaokul, üç sene lise, dört sene de üniversite oku, Türkçe olarak oku, fakat bu 15 senelik eğitim hayatında sadece 15 tane Türkçe kelimeyle karşılaş. Ondan sonra de ki, “Kürtçe eğitim dili olamaz. Çünkü zengin bir dil değil.”</p>
<p>Peki, “Kürtçe zengin bir dil değil” diyen bu insan kim?</p>
<p>Adı – soyadı: <strong>Bülent Arınç.</strong></p>
<p><strong>“Bülent”</strong>, Kürtçe.<br />
<strong>“Arınç”</strong>, Kürtçe.</p>
<p>Kürtçe kökenli <strong>“bülent”</strong> kelimesi, <strong>“yüksek, yüce, ulu”</strong> anlamına gelir. Kürtçe <strong>“bılınd”</strong> kelimesi Türkçe’ye <strong>“bülent/bülend”</strong> şeklinde geçmiştir.</p>
<p>Yine Kürtçe kökenli olan <strong>“arınç”</strong> kelimesi <strong>“huzur, güven, emniyet”</strong> anlamına gelir. Kürtçe <strong>“arinc”</strong> kelimesi Türkçe’ye <strong>“arınç”</strong> şeklinde geçmiştir.</p>
<p>Anlayacağınız, “Kürtçe zengin bir dil değil” diyen bu devlet büyüğümüzün bizzat kendi adı ve soyadı bile Kürtçe.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/orta-derecede-ingilizce-bilen-bulent-arinc/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arap Baharı ‘Emperyalizmin Oyunu’ mu?</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/arap-bahari-emperyalizmin-oyunu-mu/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/arap-bahari-emperyalizmin-oyunu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:11:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Marksist bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Arap devrimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=871</guid>
		<description><![CDATA[Doğan Tarkan Özgürlük ve Dayanışma Partisi&#8217;nin (ÖDP) düzenlediği bir toplantıda Suriye’deki gelişmeler tartışılmış. Toplantı hakkındaki bilgileri BirGün gazetesinden Ahmet Meriç Şenyüz&#8217;ün yazısından öğrendim. İlginç bir toplantı olmuş doğrusu. Konuşmacıların bir kısmı “Suriye&#8217;de devrim oluyor” derken, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, BirGün Dış Politika Editörü İbrahim Varlı, Faik Bulut ve Cumhuriyet ve Sol Portal yazarı Mustafa <a href='http://www.altust.org/2012/04/arap-bahari-emperyalizmin-oyunu-mu/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doğan Tarkan</strong></p>
<p>Özgürlük ve Dayanışma Partisi&#8217;nin (ÖDP) düzenlediği bir toplantıda Suriye’deki gelişmeler tartışılmış. Toplantı hakkındaki bilgileri <em>BirGün</em> gazetesinden Ahmet Meriç Şenyüz&#8217;ün yazısından öğrendim. İlginç bir toplantı olmuş doğrusu.</p>
<p>Konuşmacıların bir kısmı “Suriye&#8217;de devrim oluyor” derken, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, <em>BirGün</em> Dış Politika Editörü İbrahim Varlı, Faik Bulut ve <em>Cumhuriyet</em> ve Sol Portal yazarı Mustafa Kemal Erdemol buna karşı çıkmış. Toplantıyı ve konuşmaları aktaran Şenyüz de Suriye&#8217;de devrim olduğu fikrine karşı çıkıyor.</p>
<p>İlk konuşmayı ÖDP Genel Başkanı Alper Taş yapmış ve &#8220;Emperyalizmin bölgedeki planlarını da, muhalefetin bazı haklı taleplerini de göz ardı etmemeli&#8221; demiş. Doğru, çeşitli emperyalist güçlerin ve alt emperyalistlerin bölgede ve tek tek Ortadoğu ülkeleri üzerinde elbette planları vardır. Ama diğer konuşmacıların yaptığı gibi gelişmeleri &#8216;emperyalizmin planlarına&#8217; bağlamak yanlış. Onlara göre &#8220;her şey emperyalizmin tertibi&#8221;.<span id="more-871"></span></p>
<p>Suriye&#8217;de ve diğer Arap ülkelerinde &#8220;Devrim olmadı&#8221; diyenlerin ilk hatası soyut, genel bir &#8220;emperyalizmden&#8221; bahsetmeleri. Onlara göre tek bir emperyalizm var, o da herhalde ABD emperyalizmi. Oysa ABD&#8217;nin yanı sıra bazı Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin de emperyalist ülkeler ve bölgeye dönük çıkarları ve dolayısıyla planları var. İran, Türkiye, Suudi Arabistan gibi alt emperyalist ülkelerin de bölgeyle ilgili planları var elbet.</p>
<p>Ancak Tunus&#8217;ta başlayan ve bütün bölgeye, ardından dünyanın birçok başka yerine yayılan dalga, emperyalist planların bir ürünü değil, tam tersine emperyalist çıkarlara karşı halkların, emekçilerin mücadelesinin sonucu.</p>
<p>Açık ki emperyalistler Tunus ve Mısır devrimleri başladığında mevcut diktatörleri destekliyordu. Siyasî desteğin yanı sıra pratik, fiili destek vermeyi de önerdiler. Bu ülkelerde iktidardaki güçler son ana kadar diktatörlere sadık kaldı.</p>
<p>Ancak aşağıdan yükselen dalganın önüne geçilemeyeceği anlaşıldığında, hem emperyalist güçler hem yerel egemen güçler diktatörü harcamayı kabul etti, ayaklananları destekler göründüler. Eski rejimin önde gelenlerinin bir kısmı birer birer muhalefete katıldı ve bir kısmı -az yıpranmış unsurları- yeniden iktidara getirildi.</p>
<p>Tunus ve Mısır&#8217;ın ardından pratik biraz farklı gelişti. Libya, Yemen ve Bahreyn&#8217;de özgürlük isteyenlere karşı aşırı şiddet kullanıldı. Tunus ve Mısır&#8217;da gösterilere esas olarak polisle müdahale edilirken, bu ülkelerde ordu devreye sokuldu. Daha sonra Suriye&#8217;de de aynı şey gerçekleşti.</p>
<p>Bir dizi ülkede ise, diktatörler ve krallar derhal reform silahına sarıldı. Ücretler yükseldi, sosyal yardımlar arttı, özgürlükler bir ölçüde çoğaldı. Petrol gelirinin çok küçük bir kısmı halka verildi. Fas, Ürdün ve Cezayir&#8217;de egemen güçler bu yolu seçti. Suudi Arabistan kralı bile çok büyük miktarlarda para dağıtarak adeta rüşvet verdi.</p>
<p>Özetlersek, emperyalist güçler önce halk hareketine, aşağıdan yükselen harekete karşı çıktı, sonradan müdahale ederek devreye girdiler. Yani yaşananlar emperyalizmin bölgedeki planı değil, tam tersine emperyalizme rağmen halkın özgürlük isteyen hareketiydi.</p>
<p><strong>İkinci sınıf casus romanları</strong></p>
<p>Emperyalizm ne kadar güçlü olursa olsun, milyonları, işçi sınıfının hemen hemen tümünü harekete geçirebilme yeteneğine sahip değildir. Emperyalistler hiçbir zaman işçi sınıfını yığınlar halinde harekete geçirmez. Bazı solcuların tersine, kapitalist sınıf ve emperyalistler, işçi sınıfının kitlesel hareketinin kendileri için nasıl bir tehlike olduğunu iyi bilir. Kitlesel bir hareketin bir aşamadan sonra kontrol edilemez olduğunu bilirler. Ortadoğu ülkelerinde halkları, işçi sınıfını emperyalistlerin planlarının harekete geçirdiğini söylemek, sadece ikinci sınıf casus romanları yazanların düşünebileceği bir kurgudur.</p>
<p>Toplantıda <em>BirGün</em> gazetesinin Dış Politika Editörü İbrahim Varlı “Polonya&#8217;da da sosyalizmin işçi hareketiyle tasfiye edildiğine” değinmiş. Toplantıyı aktaran Şenyüz bunu “önemli bir tespit” olarak görüyor.</p>
<p><strong>Polonya’da ne oldu?</strong></p>
<p>Anlaşılan, Varlı ile Şenyüz Polonya’da “sosyalizmin” nasıl yıkıldığını bilmiyor. Onlar bilmese de, Polonya’da aslında ‘tek parti’ rejimi bile değil, bir askerî diktatörlük vardı.</p>
<p>General Jaruzelski, Dayanışma Sendikası&#8217;nın güçlenmesinin önlenemediğini görerek SSCB destekli bir darbe yapmıştı. Askerî rejim Dayanışma&#8217;yı yasadışı ilan etmiş, önderliğini hapse atmış, ama sendikanın milyonlarca işçiyi örgütlemesini önleyememişti. Askerî rejim, seçimler yapmak ve ilk kez bu seçimlere iktidar partisi ve onun kukla cephe ortakları dışında partilerin de katılmasına razı olmak zorunda kaldı. Eğer seçimler yapılmasaydı, Polonya işçi sınıfı ayaklanacak ve aşağıdan bir hareketin başarısı ile rejimi yıkacaktı.</p>
<p>Bu, Polonya egemen sınıfı için çok daha büyük bir tehlikeydi ve bu nedenle seçimler yapıldı. Dayanışma Sendikası&#8217;nın sınırlı yerlerde seçimlere katılmasına izin verildi; ama Dayanışma girdiği her yerde seçimleri açık farkla kazandı. Bunun üzerine bütün Polonya&#8217;da seçimler yapıldı ve rejim değişti. İşçi sınıfı daha sonra Doğu Avrupa&#8217;nın diğer stalinist rejimlerini de alaşağı etti. Ama örgütsüz, politik bilinçten yoksun oldukları için, yıktıklarının yerine neyin geçirilmesi gerektiğini tam bilmedikleri için, &#8216;piyasa ekonomisi&#8217; devlet kapitalizminin yerini aldı.</p>
<p>Polonya&#8217;da ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde rejimleri işçi sınıfı hareketi değiştirdi. Bunun emperyalizmin oyunu olduğunu düşünmek için emperyalizmden, kapitalist devletten hiç anlamamak gerekir. Nitekim Varlı ile Şenyüz&#8217;ün anlamadığı belli.</p>
<p>Toplantının bir başka ulusalcı sosyalisti, Mustafa Kemal Erdemol, &#8220;Arap Baharı&#8221; deyiminin ayaklananlar tarafından yaratılmadığını söylüyor. Doğrudur, ayaklanan emekçiler &#8220;Biz bahar yaşıyoruz&#8221; demez. Çok romantik olmazlar. Onlar &#8220;Halk bu iktidarı değiştirecek&#8221;, &#8220;Diktatörlere ölüm&#8221; diye bağırıyorlardı ve bazı ülkelerde slogan hâlâ aynı.</p>
<p>Erdemol, &#8220;İran&#8217;ı düşürmek için yapılan bir girişim söz konusu&#8221; diyor. Aynı İran ve üstelik Suriye&#8217;de Esad rejimi, Mısır&#8217;da, Tunus&#8217;ta ayaklananlardan yanaydı. Bunu nasıl açıklıyor acaba Erdemol?</p>
<p>Yanıt çok basit. Emperyalist güçlerle birlikte, bir alt emperyalist güç olan İran&#8217;ın bölgede planları, hesapları, çıkarları var. Ancak &#8216;Suriye düşerse sıra İran&#8217;a gelir&#8217;, oradan da emperyalistler Pasifik&#8217;e kadar uzanır fikri gene kötü casus romanı yazarlığı gibi; ama bu defa ikinci sınıf bile değil. Oysa, Suriye&#8217;nin İran ile yakınlığı, Lübnan, Irak ve bölgenin diğer Şii nüfusları ile ilişkisi, bir müdahale halinde bütün bu güçlerin harekete geçme olasılığı, dış müdahaleyi imkânsızlaştırmasa da hayli zorlaştırmaktadır. Bu nedenle süreç Suriye&#8217;de bir dış müdahaleden çok iç savaşa doğru evrilmektedir.</p>
<p>Faik Bulut da &#8220;Emperyalistler Suriye&#8217;ye İran&#8217;ı devirmek için bu kadar yükleniyor&#8221; demiş. Emperyalistler Suriye&#8217;ye gerçekten yükleniyor mu, bu ayrı bir soru, ama Suriye&#8217;de ve diğer Arap ülkelerinde olanları &#8216;devrim değil&#8217; diye yorumlayanlar halkların mücadelesine, kararlılığına, taleplerine hiç bakmıyor.</p>
<p><strong>Ortadoğu&#8217;da milyonlar harekete geçiyor</strong></p>
<p>Bütün Ortadoğu ülkelerinde halklar özgürlük için, yeni liberal politikaların durdurulması için harekete geçiyor. Hareket denince öyle 5-10 bin kişilik gösterilerden değil, milyonların hareketinden bahsediyoruz. Bir iki gösteriden değil, haftalarca, aylarca hergün yapılan gösterilerden bahsediyoruz. Polis copu ve biber gazından değil; tüfeklerden, tanklardan bahsediyoruz. Tutuklulardan, yaralılardan değil; yüzlerce, binlerce ölüden bahsediyoruz. Önce bu hareketlerin niceliğini kavramak gerekir. Bu denli büyük yığınlar harekete geçince onları durdurmak çok zor, hatta imkânsızdır. Bu nedenle emperyalizmin muteber adamı olan Yemen diktatörü bile kaçmak zorunda kaldı.</p>
<p>Bahreyn&#8217;e, Körfez ülkelerinin orduları müdahale etti. Hareket şimdilik geri çekildi, ama yarın ne olacağı belli değil.</p>
<p>Bu denli büyük yığın hareketleri, katılanların değişmesine yol açar. Yıllarca diktatörlüklerin ağır baskısı altında yaşayan emekçiler, içine girdikleri mücadele sürecinde değişmeye, politikleşmeye, örgütlenmeye ve giderek daha somut talepler üretmeye başlar. Nitekim bütün büyük devrimlerde bu yaşanmıştır ve Ortadoğu’da da aynısı yaşanmaktadır. Örgütler, sendikalar doğmaktadır, muazzam bir tartışma ortamı yaratılmaktadır, kadınlar özgürleşmenin anlamını daha somut olarak kavramaktadır.</p>
<p>Kadınların durumunun değişmediğini göstermek için &#8220;Mübarek zamanında mecliste daha fazla kadın vardı&#8221; diyen ulusalcı Türk sosyalisti, kadınların bu ülkelerde yaşadıklarını anlamaktan tamamen uzak.</p>
<p>&#8220;Ama Mısır&#8217;da gene generaller var iktidarda&#8221; diyen ulusalcı sosyalist kafanın da işçi ve emekçilerin yaşadığı değişimi, bir yıldır süren mücadeleleri görmesi, anlaması mümkün değil.</p>
<p>Bu bakışların nedeni, devrim anlayışında yatıyor. Ulusalcılar devrimi aşağıdan bir süreç olarak değil, yukarıdan bir süreç olarak görür; devrimi büyük yığınların, işçi sınıfının büyük kesimlerinin kendi eylemi olarak değil, işçi sınıfı ve halk adına davranan kendi partilerinin eylemi olarak tasavvur eder. Devimci değil, ikameci ve darbecidirler.</p>
<p>Toplantının en başında Alper Taş&#8217;ın söyleyip toplantıyı aktaran Şenyüz&#8217;ün çok beğendiği saptamaya dönersek, Taş &#8220;Muhalefetin bazı talepleri de göz ardı edilemez, bazı talepleri de yanlıştır&#8221; diyor.</p>
<p>Acaba nedir bu yanlış talepler?</p>
<p>Esad rejiminin yıkılmasını istemek mi? &#8220;Esad&#8217;a ölüm&#8221; diye bağırmak mı? Ekmek istemek mi? Özgürlük istemek mi? Baas&#8217;ın 50 yıllık tek parti diktatörlüğünün son bulmasını istemek mi? Muhalefetin bazı talepleri göz ardı edilemezken, göz ardı edilebilecek olanları acaba hangileri?</p>
<p>Muhalefetin bazı talepleri göz ardı edilirken acaba Esad diktatörlüğünün bazı talep ve davranışları da haklı mı oluyor? Kentleri tanklarla bombalamak, 8.000 insanı katletmek, işkence ve devlet terörü gibi.</p>
<p><strong>Esad rejimini aklamak</strong></p>
<p>Aslında bu ifade sadece tutum almamak için kullanılmıştır. Yani Suriye Devrimi&#8217;nden yana görünmemek için. Esad rejimini biraz olsun aklamak için. Nitekim ÖDP&#8217;nin yakın dostu TKP, bütün gücüyle Esad rejiminin anti-emperyalist olduğunu anlatıyor. Bu, bütünüyle sahte bir iddia. Esad rejimi birinci Körfez Savaşı&#8217;nda ABD&#8217;nin yanına savaşacak güçler yollamıştır, Irak&#8217;ın işgali sırasında ABD-İngiltere müdahalesini desteklemiştir.</p>
<p>Sosyalistler, Esad rejimini, aynen işgal öncesinde Saddam diktatörlüğünü eleştirdikleri gibi eleştirir. Esad rejimine karşı ayaklanan ve 50 yıllık diktatörlüğün yıkılmasını isteyen, &#8216;yeni liberal politikalara son&#8217; diyen halk hareketi elbette desteklenmelidir.</p>
<p>Laikçi Türk ulusalcı sosyalistleri, Ortadoğu devrimlerinden Müslüman Kardeşler&#8217;in kazançlı çıktığını ileri sürüyor. Mısır ve Tunus&#8217;ta gerçekten de Müslüman Kardeşler, politik İslamcı örgütler seçimleri kazandı. Ancak bu, Ortadoğu devrimlerinin tek kazançlı çıkan politik unsurunun Müslüman Kardeşler ve İslamcı gruplar olduğunu göstermez. Onların yanı sıra diktatörlüğe karşı mücadele eden bir dizi laik akım da kazançlıdır. Bu ülkelerde sol, sosyalistler, işçi hareketi, sendikalar da hızla güç kazanıyor.</p>
<p>Tunus ve Mısır&#8217;da yeni sendikalar ve yeni sosyalist örgütlenmeler var. Yeni bağımsız sendikalar kuruluyor. Kadınlar örgütleniyor. Bunları görmeden, Müslüman Kardeşler&#8217;in seçim kazanımlarına bakarak, süreçten sadece politik İslam&#8217;ın kazançlı çıktığını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Böyle düşünenler sürecin sona erdiğini düşünüyor. Oysa devrimler sürüyor ve Ortadoğu daha yeni gelişmeler yaşayacak.</p>
<p>Son olarak; Arap Baharı sadece Ortadoğu ülkelerini sarmadı, tüm dünyaya yayıldı. Wisconsin&#8217;den Atina&#8217;ya, Afrika ülkelerinden Çin&#8217;e, Singapur ve Hong Kong&#8217;dan New York, Londra ve İspanya&#8217;ya kadar yayıldı. Her yerde işçiler ve emekçiler Arap Devrimleri ile kendi mücadeleleri arasında ilişki kuruyor.</p>
<p>Ulusalcı sosyalistler ise yıkılan &#8220;laik&#8221; diktatörlerin arkasından gözyaşı döküyor ya da yıkılmak üzere olanları savunmaya çalışıyor. Çok geç! Ortadoğu&#8217;da yeni bir dönem başladı.</p>
<p>Her şeyi Ortadoğu ülkelerinde işçi sınıflarının örgütlenmesinin hızı ve gücü belirleyecek.</p>
<p>Olumlu bir gelişme, sosyal devrime evrilecek; olumsuz, yetersiz bir gelişme ise devrimlerin sönümlenmesine yol açacak. Sosyalistlerin görevi, her koşulda işçi ve emekçilerin yanında yer almak olmalı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/arap-bahari-emperyalizmin-oyunu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Marksist devlet düşüncesi: İktidarsız toplum</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/marksist-devlet-dusuncesi-iktidarsiz-toplum/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/marksist-devlet-dusuncesi-iktidarsiz-toplum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:07:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Marksist bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Lenin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=869</guid>
		<description><![CDATA[Sinan Özbek Antropologlar homo sapiens sapiens’in yaklaşık 200 bin yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: Anatomik olarak bugünkü görünümüne sahip insan, bir başka ifadeyle modern insan 50 bin yaşında. Biz bu 200 bin yıllık sürenin çok kısa bir dönemi hakkında nispeten güvenilir bilgilere sahibiz. Çok cömert bir hesaplamayla 10-12 bin yıl öncesi hakkında elimizdeki arkeolojik bulgularla <a href='http://www.altust.org/2012/04/marksist-devlet-dusuncesi-iktidarsiz-toplum/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sinan Özbek</strong></p>
<p>Antropologlar <em>homo sapiens sapiens</em>’in yaklaşık 200 bin yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: Anatomik olarak bugünkü görünümüne sahip insan, bir başka ifadeyle modern insan 50 bin yaşında. Biz bu 200 bin yıllık sürenin çok kısa bir dönemi hakkında nispeten güvenilir bilgilere sahibiz. Çok cömert bir hesaplamayla 10-12 bin yıl öncesi hakkında elimizdeki arkeolojik bulgularla konuşma şansına sahibiz. Bu konuşmaların önemli bir kısmı da yorum olmaktan öteye geçmiyor.</p>
<p>İnsanın yerleşik hayata geçmesi tarım yapmaya başlamasıyla oluyor. Bu gelişme de bir buğday türünün ekilip biçilmesiyle Anadolu’nun güneyinin bir kısmın da içine alan “Verimli Hilal Havzası”nda oluyor. Son yılların en önemli arkeoloji keşfi Urfa yakınlarındaki Göbeklitepe’den geliyor. Burası belki de insanın ilk yerleşim birimi. Göbeklitepe MÖ. 11 bin yılına tarihleniyor. Tarıma başlama ve sürülere sahip olma giderek toplumda bir dönüşüme yol açıyor.<span id="more-869"></span></p>
<p>Antropologlar bu aşamadan sonra ortaya çıkan toplumları “bölünmüş toplum” kavramıyla tanımlıyor. Bu ifade, toplumun sınıflara bölünmüş olmasını anlatıyor. Geride kalan 190 bin yıllık dönem ise insan, toplayıcı ve avcı olarak yaşıyor. Topluluk ilişkisinde insanların üzerinde duran bir iktidardan söz edilemiyor. Bu toplayıcı avcı toplumlar “iktidarsız toplumlar” olarak değerlendiriliyor. Bu iktidarsız toplumlarda topluluğun her bir bireyi, diğer bireyler kadar değerli, önemli ve eşit. Bu, insanlık tarihinin çok önemli bir süresinin insanın insan üzerinde bir iktidarı olmadan yaşandığını tespit etmektir. Ancak bölünmüş toplumun ortaya çıkmasıyla birlikte giderek kendini devlet şeklinde örgütleyecek bir aparat da ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>Devlet</strong></p>
<p>Kuşkusuz devlet tartışması felsefenin önemli başlıklarından biri olageliyor. Daha antikçağda son derece detaylanmış bir devlet tartışmasına tanık oluyoruz. Ama bu tartışmanın ana doğrultusu daha yetkin, kusursuz devletin ne olduğunu bulmaktır. Başka bir ifadeyle, “ideal devlet”in nasıl olacağını anlatan bir tartışmadır bu. Devletin aynı zamanda bir ezici iktidar aygıtı olduğunun tartışılmaya başlaması daha yakın zamanların işidir.</p>
<p>Ancak devletin bu baskıcı yanının düşünülmeye başlaması, bu baskıdan kurtulmak nasıl mümkündür tartışmasına dönüşmüyor. En iyi ihtimalle baskının nasıl sınırlanacağı düşünülüyor. Dolayısıyla burada da asıl doğrultu devletin daha da yetkinleştirilmesidir. Devletsiz toplumlar insanlığın “barbarlık” dönemi olarak adlandırılıyor. Buna karşı devletin ortaya çıktığı toplumlar da “sivil” olarak adlandırılıyor. “Sivil toplum”, insanlar arasında bir sorun çıktığında başvuracakları bir kurumun olduğu toplumlar olarak tanımlanıyor. İşte insanların kendi aralarındaki sorunları çözmek için başvuracakları bu kurumların en yetkini, en üste duranı da devlet oluyor. Görüldüğü üzere devletli toplumların bir onaylanması bu tanımlama içinde saklı. Bu toplumlar, uygar toplumlar olarak değerlendiriliyor.</p>
<p>Devletin bir baskı gücü olarak savunulmasına çoğu zaman bir “insan doğası” tartışması eşlik ediyor. Buna göre insan doğuştan kötüdür ve bu kötülüğün vereceği zararları önlemek için baskı, sınırlama gerekir. Bu düşüncenin belki de en iyi örneği Hobbes’dur. <em>Leviathan </em>adlı eserinde şöyle diyor: “Kılıcın zoru olmadan ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez”. İşte buradaki kılıcın gücünü kullanacak, insanları korku içinde tutacak olan güç devlettir. Şimdi denilebilir ki, bu denli büyük bir gücün varlığı insanlar için olumsuz sonuçlar doğurur. Buna Hobbes’un cevabı, devletin yokluğunda “herkesin herkesle bir savaş durumunda” olacağı ve bunun daha vahim olduğudur. Şimdi devletin birey üzerindeki bu baskıcı gücünün görülmesi, iktidara karşı bireyin korunması fikrinin de gelişmesine yol açıyor. Bu anlamda Locke’un ve diğerlerinin kuvvetler ayrımı düşüncesini, iktidarın bölünmüş güçlerle denetlenmesi diye okumak mümkündür. Rousseau ile de devam eden bu gelenek iktidarı, devletin kendini radikal bir şekilde sorgulamayı düşünmüyor. Öyle ki Hobbes, “Her kim ki egemen gücün aşırı büyük olduğunu düşünerek onu azaltmayı isterse, kendini, onu sınırlayabilecek başka bir güce; yani daha büyük bir güce tâbi kılmak zorundadır” diyor. Son derece net ve bir o kadar da çarpıcı bir ifade. Bu düşüncede devletin kendisini sorun olarak görmenin kırıntısı bile yok.</p>
<p><strong>Marx’ın itirazı</strong></p>
<p>İşte bu nokta Marx’ın itiraz ederek devreye girdiği yerdir. Marx, <em>Fransa’da İç Savaşın Birinci Yazma Denemesi</em> adlı çalışmasında şöyle diyor: “Bütün devrimlerin sonucu sadece bu öldürücü kâbusu (devleti) kaldırıp atacağı yerde, devlet aygıtını daha da yetkinleştirmek oldu”.</p>
<p>Marx devleti uygar toplum üzerine yapışmış bir parazit olarak görüyor. Marx için asıl şaşırtıcı olan bu parazitin uygar toplumun göstergesi olarak sunulması. Hatırlanacağı üzere Marx’ın bu parazitin ortadan kaldırılması için çözüm önerisi komün örgütlenmesidir. Yine bilindiği gibi, Marx bunu Paris Komünü’ne bakarak geliştiriyor. Paris Komünü’nde tanık olduğumuz devlet aygıtının parçalanıp atılmasıdır. Devlet aygıtının yıkılmasıyla birlikte eğitimin parasız hale getirilmesi, düzenli ordunun kaldırılması, seçilmişlerin geri çağrılması gibi uygulamalar yaşam alanı buluyor.</p>
<p>Toplumun düzenlemesini ele alan işçi sınıfı, devleti kendi adına kullanmaya kalkışmamalıdır. Marx anılan kitabında şöyle diyor: “İşçi sınıfı hazır olan devlet makinesini olduğu gibi ele geçirmek ve onu kendi hesabına işletmekle yetinemez”.</p>
<p>Peki, neden böyledir? Çünkü devlet, tanımı gereği, bir baskı aygıtıdır. Bu aparatı ele geçiren işçi sınıfının kendi adına kullanması baskının ortadan kalkmasını sağlamaz. Bu kez baskı işçi sınıfı eliyle sürer. Oysa bu aparatın parçalanıp atılması gerekir ve yerine “devlet olmayan devlet” olan proletarya iktidarının getirilmesi gerekir. Daha sonra Engels işçi sınıfının iktidarının geçici bir iktidar olduğunun altını kalınca çiziyor. Bu “devlet olmayan devlet”i “Komünite” kavramıyla tanımlıyor.</p>
<p>Bu anlatılanlar Marksist iktidar düşüncesinin, geçicilik mührüyle damgalanmış bir komünite olduğunu hatırlatıyor. Buradan iki sonuç çıkar: Bir, sosyalistler (hele bir aydın grubu) sosyalizmi kendi iktidarı olarak tanımlayamaz. İki, Marx’ın devlet anlayışını eleştirenler komünite kavramı üzerinden, işyeri temeli örgütlenme ve komün önerisiyle tartışmak zorundadır. Komün ve Sovyet tecrübesi bölünmüş toplumların aşılması için son derece somut bir öneridir. Bununla hesaplaşmayan eleştirileri kale almak mümkün değildir. Lockecu düşüncelerden hareketle geliştirilmiş önerilerin sorunu çözmesi mümkün değildir. Bu doğrultuda yapılan her yeni hamle, Gramsci’nin ifadesiyle, silahlı polis gücünün arttırılması, yeteneksiz bürokrasinin sayısının artması ve sayısız asalak kurumun yaratılması sonucunu doğurur.</p>
<p><strong>Lenin ve Devlet</strong></p>
<p>Yukarıda anlatılanlar devlet hakkındaki teorik tartışmanın ana hatlarıdır. Ama tartışmanın ana hatlarının bilinmesi sosyalistlerin her koşul altında “ben komünite isterim!”, “Tek yol devrim!” diye tutturmasını mı gerektirir?</p>
<p>Kategorik olarak doğru olan bir düşüncenin sürekli tekrarlanması, siyaset dışına düşmeye neden olmaz mı?</p>
<p>Bu sorulara cevap vermek için Lenin’i izlemek gerekiyor: Lenin daha sorunu tartışmaya başlarken <em>Devlet ve Devrim</em> adlı eserinde devletin toplumun bağrından doğduğunu, ama toplumun üzerine çöreklendiğini anlatıyor. Burjuva devletinin ayırt edici niteliğinin, bürokrasi ve düzenli ordu olduğunu söylüyor. Parçalanacak burjuva iktidarının yerine konacak en son keşfedilmiş siyasî biçim olarak komünü yazıyor.</p>
<p>Lenin’in bu anlattıkları asıl olarak Marx ve Engels’ten öğrendiklerinin bir tekrarı gibidir. Ama tartışmayı bununla sınırlamıyor: Marx ve Engels’in çarpıtılarak anlatılıyor olmasına itiraz ediyor. Bununla birlikte Lenin, işçi sınıfının, sosyalistlerin bir burjuva iktidarı altında yaşadıkları bilinciyle düşünüyor. <em>Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi</em> adlı kitabında burjuva devletinin en yetkin, en ileri gitmiş şeklinin “parlamenter demokratik cumhuriyet” olduğunu söylüyor. Bu tespitini <em>Devlet ve Devrim</em> adlı çalışmasında bir başka şekilde ifade ediyor: “Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin mümkün en iyi siyasî kabuğudur”.</p>
<p>Lenin, devrimin son derece güncel olduğu, Rusya’da ve Avrupa’da devrim beklentisinin çok yüksek olduğu bir dönemde dahi “demokratik cumhuriyet”i diğer yönetim biçimlerine yeğlediğini ilan ediyor. Adı anılan kitabında şöyle diyor: “Biz kapitalist düzende proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız.” Lenin’in bu tespitini demokratik haklar için mücadelenin ne denli önemli olduğunun bir ifadesi olarak okumak yerinde olur.</p>
<p>Ama Lenin bununla yetinmez ve ekler: “Ama en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına düşenin ücretli kölelikten başka bir şey olmadığını unutmaya asla hakkımız yoktur.” Çünkü Marksist düşünce devleti ezilen sınıfın bastırılması için özel bir güç olarak görür. Bu yüzden hiçbir devlet ne “özgür” olabilir ne de “halkın devleti”.</p>
<p>Lenin bu düşüncesini daha da vurgulu bir şekilde ifade ediyor: “Devlet var olduğu sürece, özgürlük diye bir şey olamaz. Özgürlük var olduğu zaman ise devlet diye bir şey olmayacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/marksist-devlet-dusuncesi-iktidarsiz-toplum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Madem ki Ermenisin&#8230;</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/madem-ki-ermenisin/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/madem-ki-ermenisin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:04:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Azınlıklar sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Irkçılık ve Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=867</guid>
		<description><![CDATA[Ohannes Kılıçdağı Türkiye Ermeni toplumu bir anekdotlar topluluğudur. Ermeni kimliğinden dolayı birçoğunun başından gündelik hayatta yarı komik yarı trajik olaylar geçmiştir. Neredeyse her Türkiyeli Ermeni’nin, hiç değilse ismiyle ilgili olarak anlatacak en az bir anekdotdu vardır. Kendi adıma bunu size hemen ispat edebilirim. Epey bir zaman önce birkaç arkadaşla birlikte şimdi ne fuarı olduğunu hatırlamadığım <a href='http://www.altust.org/2012/04/madem-ki-ermenisin/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ohannes Kılıçdağı</strong></p>
<p>Türkiye Ermeni toplumu bir anekdotlar topluluğudur. Ermeni kimliğinden dolayı birçoğunun başından gündelik hayatta yarı komik yarı trajik olaylar geçmiştir. Neredeyse her Türkiyeli Ermeni’nin, hiç değilse ismiyle ilgili olarak anlatacak en az bir anekdotdu vardır. Kendi adıma bunu size hemen ispat edebilirim.</p>
<p>Epey bir zaman önce birkaç arkadaşla birlikte şimdi ne fuarı olduğunu hatırlamadığım bir fuara gitmiştik. İçeriye giriş kuyruğunda fark ettim ki kapıda, her nedense, ziyaretçilerin ad ve soyadlarını kayda geçiriyorlardı. Hemen kafamda tartmaya başladım, iki seçeneğim vardı: ya Türkiyeli Ermenilerin çoğu zaman yaptığı gibi bir ‘Türk’ adı uyduracak ve kapıdan ‘kazasız belasız’ geçecektim ya da gerçek ismimi söyleyip küçük çaplı bir krize neden olacaktım; zira ismimi tek seferde anlayıp yazabilen bir Türk’e henüz rastlamamıştım.<span id="more-867"></span> (O zamanlar Ermeniler bu kadar revaçta değildi!). Her seferinde yüzlerinde anlamayan bir ifadeyle, alınlarını buruşturup kibarlık derecelerine göre “Pardon?”, “Anlamadım?”, “Ne?” gibi sorularla karşılık verirler; muhtemelen ikinci söyleyişimde de anlamazlar, ama bir daha sormaya yüzleri tutmadığından Yaradan’a sığınıp kâğıdın üzerine bir şey uyduruverirlerdi.</p>
<p>Bazen de anlayamamalarını mazur göstermek için “Kusura bakmayın, yabancı isimleri pek bilmem de” diyerek savunma yapmaya kalkışırlardı. O anki ruh halime göre ya onlara ‘hızlandırılmış Ermeni tarihi’ kursu vermeye kalkarak Ermeniliğimi ifşa eder, “Üzülme kardeş, Allah başka dert vermesin” diyen bakışlara maruz kalır ya da içimden “Yabancı senin babandır” diyerek, ama yüzümde vesikalık bir gülümsemeyle muhatabımı zamanın yekpare sonsuzluğunda yok olmaya bırakırdım.</p>
<p>Sırada beklediğim birkaç dakika boyunca ne yapacağıma karar vermeye çalışır ve veremezken, sıra bana geldi ve kapıdaki kadın görevli malum soruyu sordu: “İsminiz?” O an herhalde kimliğime sahip çıkacağım tuttu, bütün cesaretimi toplayıp “Ohannes” dedim.</p>
<p>O da ne! Görevli kadın, ismimi tekrar ettirmemek bir yana, benimle işinin bittiğini anlatan bir el hareketiyle arkamdakine dönmüştü. Şaşırdım, aklıma ilk gelen ihtimal “Bu da Ermeni herhalde” oldu. Hemen ardından, aslında hiçbir önemi olmamasına rağmen “Acaba ne yazdı?” diye düşündüm ve merakıma yenik düşerek bankonun üstünden eğilip kâğıda baktım. Ad-soyad hanesinde şu yazıyordu: Orhan Deniz!  Böylece kadının soyadımı neden sormadığı da anlaşılmıştı. Adımı haddinden fazla uzun bularak, ondan bir de soyad çıkarmayı başarmıştı! Bu yaratıcılık karşısında şapka çıkartarak içeriye girdim.</p>
<p><strong>Millet-i hakime</strong></p>
<p>Bu hikâyeyi uzun uzun anlatmamın sebebi, elinizdeki derginin geçen sayısında Arus Yumul’un da Hannah Arendt’ten alıntılayarak söylediği gibi, bazen tek bir hikâyenin sayfalarca analize bedel olabilmesidir. Yine de, hikâyenin yetersiz olma ihtimalini düşünerek, Türkiye Ermenilerinin maruz kaldığı durumlar, muameleler, ayrımcılıklar konusunda bir özet yapmaya çalışalım.</p>
<p>Şüphesiz diğer ayrımcılık örneklerinde olduğu gibi Ermenilerin karşılaştığı ayrımcılığın temelinde de eşitlik, daha doğrusu eşitsizlik sorunu yatar ve bu, Cumhuriyet’e İmparatorluk’tan kalan bir sorundur. Hatta bütün bir 19. yüzyıl modernleşmesi vatandaşlar arasında eşitliğin sağlan(ama)masının hikâyesi olarak da okunabilir.</p>
<p>Eşitsizlik, yazılı yasalardan ziyade uygulamada ve o uygulamalara yol açan zihniyettedir. Bu zihniyete göre ülkenin asıl sahibi, millet-i hakimesi Türklerdir, diğerleri ise ‘yabancıdır’, ‘misafirdir’, ‘dışarılıklıdır’, millet-i mahkûmedir. Bunun bir sonucu olarak da, gerek bürokrasinin, gerek siyasetçilerin, gerekse halkın büyük bir kısmı Ermenileri eşit, inisiyatif kullanan siyasî özneler/yurttaşlar olarak görmeye tahammül edemez. Ermeniler ve Ermenilik ancak folklorik veya nostaljik bir unsur, bir ‘renk’ olarak kaldıkları, bundan fazlasını talep etmedikleri sürece makbuldür.</p>
<p>Ermenilerin karşılaştığı ayrımcı uygulama ve baskıları -bir önem sıralaması yapmadan- birkaç başlık altında toplamak gerekirse, ilk önce Hıristiyanlıklarından dolayı karşılaştıkları din baskısını zikredebiliriz. Genel anlamda kiliselerde ibadette bir sorun yoktur, ama İslam dışı bir dinin, hatta onun Sünnilik dışındaki bir mezhebinin kamusal görünürlüğü Türkiye’de pek hoş karşılanmadığından ibadetin ve Hıristiyanlık sembollerinin kilise dışına taşması sorun olabilir. Ayrıca, Anadolu’da kalan çok küçük Ermeni grupları üzerinde din değiştirme baskısı da, bu baskıyı görenlerin ifadeleriyle sabittir. Günlük hayatta karşılaşılan baskıların yanı sıra, tüm vatandaşlardan alınan vergilerle finanse edilen ama bugünkü yapısı ve işleyişiyle tek bir dinin ve mezhebin hizmetindeymiş gibi çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı da ayrımcılığın resmî boyutuna işaret eder.</p>
<p><strong>Devlet memurluğu</strong></p>
<p>Resmî boyut söz konusu olduğu zaman dikkat çeken ve şikâyet edilen bir başka uygulama da Ermenilerin (ve diğer Hıristiyan ve Musevilerin) devlet memuru yapılmamasıdır. Aslında yasal mevzuatta buna engel hiçbir hüküm yoktur, ama devletin ‘yazılı olmayan kuralları’ gereği Ermeniler bürokraside, hele de üst kademelerinde görevlendirilmez. Böyle bir niyeti olanlar bir şekilde ‘caydırılır’. Türkiye vatandaşı bir Ermeni’nin Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nde uzman olarak istihdam edilmesi ihtimali üzerine, zamanın Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in 19 Mayıs 2011’de yaptığı bir konuşmada “azınlıkları memnun etmek amacıyla devlet dairelerine onlardan memur atanması”ndan<a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Sayo%2006/Yaz%C4%B1lar/RM%20-%20Madem%20ki%20Ermenisin%20-%20Ohannes%20K%C4%B1l%C4%B1%C3%A7da%C4%9F%C4%B1.doc#_ftn1">[1]</a> şikâyet etmesi devlet aklının bu konuda nasıl işlediğinin çok iyi bir örneği olmuştur. Ermeniler devlet memuru olabilmeyi sembolik değerinden dolayı, eşit vatandaşlığın bir göstergesi olduğu için önemser; yoksa asker, polis, kaymakam vs. olmayı çok sevdiklerinden değil!</p>
<p>Ermenileri yabancı olarak gören anlayış açısından Ermenilerin bu topraklardaki varlığı açıklama gerektiren bir durumdur. Onlar Ermenilerin mutlaka ‘başka bir yerden’ geldiğini düşünür. Onun için de Ermenilerin en sık karşılaştıkları sorulardan biri “Nereden geldiniz?” sorusudur. Ermeniler için sık sık bu tür sorulara muhatap olmak ve varlığını tekrar tekrar açıklamaya ve meşru göstermeye çalışmak yıpratıcı ve ‘can sıkıcı’ olabiliyor, özellikle Anadolu’daki varlıklarına dair ilk yazılı kanıtın M.Ö. 6. yüzyıla tarihlendiği düşünülürse.</p>
<p><strong>Ermeniliğin temsilcisi</strong></p>
<p>Ayrımcılığın bir çeşidi de bir Ermeni’yi, diğer bütün kimliklerini görmezden gelerek, önce ve sadece Ermeni olarak ve bütün Ermeniliğin bir temsilcisi gibi görmektir. Halbuki bir Ermeni tabii ki birçok başka kimliğe sahiptir ve Ermeniliğini bunların içinde birinci sıraya yerleştirmiyor olabilir, ama bu anlayış ona başka şans bırakmaz. Bunun bir devamı olarak da kamusal alanda görünen bir Ermeni mutlaka Ermeniliğin bir temsilcisi olarak algılanır, söylediklerinin bütün Ermenileri bağladığı varsayılır. İşin ilginç yanı, bu yargı bir ölçüde Ermenilerin kendileri tarafından da benimsendiği için, kimi Ermeni bireyler “Ermenilere laf gelmesin” diye eylem ve hareketlerine daha bir dikkat eder.</p>
<p>Tabii ayrımcılıkların en derini, topluma en çok nüfuz etmiş olanı Ermeniliğin bir hakaret unsuru, bir küfür olarak görülmesi ve kullanılmasıdır. Ermenileri için en çok kullanılan sıfatlar ‘hain’ ve ‘düşman’dır.</p>
<p>Meral Akşener’in 1997’de İçişleri Bakanı iken Abdullah Öcalan’a hakaret kastıyla “Ermeni dölü” demesi bugün Ermenilerin hafızasında “ilk günkü tazeliğini” korurken, 5 Aralık 2010 tarihinde oynanan Beşiktaş-Bursaspor maçında Bursaspor seyricisinin “Ermeni köpekler Beşiktaş’ı destekler” şeklindeki tezahüratı ve son olarak 26 Şubat 2012’de yapılan ‘Hocalı’yı anma’ mitingindeki “Hepiniz Ermenisiniz hepiniz piçsiniz” pankartları bu yaklaşımın en net örnekleri olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Irkçılığın ve ayrımcılığın kökleri zihinlerde olmakla ve o kökleri sökmek amacıyla eğitim sistemini ve medyayı hedefleyen orta ve uzun vadeli projeleri uygulamaya koymak gerekli olmakla birlikte, ülkenin yasal mevzuatının da ivedilikle elden geçirilmesi şarttır.</p>
<p>Bunun ilk adımı eşitlikçi, özgürlükçü, insan haklarından yana bir anayasa hazırlamaktır. Ayrıca, nefret dili ve suçu kavramlarının gerek günlük hayatımıza gerek ceza kanunumuza girmesi, bu tür söylemlerin ve onun doğurduğu somut zararların önlenebilmesinde hayatî önem arzeder. Kaldı ki, bu tür söylem ve eylemlerin suç sayılması zihinlerde de dönüştürücü bir etkiye sahip olacaktır. Evet, yasalar yeterli değildir, ama gereklidir.</p>
<p><strong>Hoşgörü söylemi</strong></p>
<p>Farklı dinsel ve etnik grupların birarada yaşayabilmesi, ırkçılığın ve ayrımcılığın önlenebilmesi için başvurulmayacak bir söylem varsa o da hoşgörü söylemidir. Oysa Türkiye’de bu söylemin, özellikle Osmanlı’ya referansla sık sık gündeme getirildiğine tanık oluruz. Hakim unsurun ve devletin hoşgörüsü diğer insanların rahat yaşayabilmesinin teminatı olarak gösterilir. Halbuki hoşgörü, tanımı gereği, karşınızdakini ‘hatalı’, ‘eksik’ görmeyi ima eder. Ortada bir hata, bir eksik yoksa neyi hoşgöreceksiniz? Demek ki, Türk/Müslüman olmayanlara farklı kimliklerinden dolayı hoşgörü göstermekten bahsettiğiniz zaman onların varolma biçimlerini hatalı bulduğunuzu söylemiş ve kendinizi otomatik olarak hiyerarşinin en üst basamağına yerleştirmiş oluyorsunuz. ‘Alttakilere’ gösterdiğiniz hoşgörü de sizin ‘büyüklüğünüzün’ bir sonucu olmuş oluyor.</p>
<p>Oysa, günümüzde farklılıkların teminatı, insan hakları, özgürlük, eşitlik gibi kavramlardır. Dolayısıyla, hoşgörüyü bir kenara bırakıp bize benzemeyenlerin de en az bizim kadar varolmaya hakları olduğunu içselleştirmemiz gerekiyor.</p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Sayo%2006/Yaz%C4%B1lar/RM%20-%20Madem%20ki%20Ermenisin%20-%20Ohannes%20K%C4%B1l%C4%B1%C3%A7da%C4%9F%C4%B1.doc#_ftnref1">[1]</a> Doğan Haber Ajansı (2011). “Org. Koşaner’den şok Tespit”, 20 Mayıs 2011, &lt;http://www.dha.com.tr/org-kosaner-alternatif-tarih-yazilmaya-calisiliyor&#8211;son-dakika-haberi_163092.html&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/madem-ki-ermenisin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vasul Struma ya da insanlığın iflası</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/vasul-struma-ya-da-insanligin-iflasi/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/vasul-struma-ya-da-insanligin-iflasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 05:02:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Irkçılık ve Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Naziler]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=864</guid>
		<description><![CDATA[Doğan Akhanlı Struma Vapuru 12 Aralık 1942 Cuma günü Romanya’nın Köstence limanından demir aldığında, Alman ordusu Avrupa’nın neredeyse tamamını ele geçirmiş, kuzeyde Leningrad’ı kuşatmış, Moskova varoşlarında durdurulmuştu. Amerika bir gün önce savaşa girmiş, Nazilerin Ultra-Soykırım planı çoktan uygulanmaya başlamıştı. Yüz bine yakın engelli-özürlü 1939 Eylül’ünde gaz odalarında imhanın ilk kurbanları olmuş, 1941 Eylül’ünde Kiev şehrine <a href='http://www.altust.org/2012/04/vasul-struma-ya-da-insanligin-iflasi/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doğan Akhanlı</strong></p>
<p>Struma Vapuru 12 Aralık 1942 Cuma günü Romanya’nın Köstence limanından demir aldığında, Alman ordusu Avrupa’nın neredeyse tamamını ele geçirmiş, kuzeyde Leningrad’ı kuşatmış, Moskova varoşlarında durdurulmuştu. Amerika bir gün önce savaşa girmiş, Nazilerin Ultra-Soykırım planı çoktan uygulanmaya başlamıştı. Yüz bine yakın engelli-özürlü 1939 Eylül’ünde gaz odalarında imhanın ilk kurbanları olmuş, 1941 Eylül’ünde Kiev şehrine yakın Babi Yar’da 33.711 kişi kurşuna dizilirken, Auschwitz’te mavi asit de denilen Zyklon B gazı 900 Kızıl Ordu savaş esiri üzerinde denenmiş, Ekim ortalarında Almanya ve Avusturya’dan Yahudi, Roman-Sintilerin toplama ve imha kamplarına sürgünü başlamıştı. <span id="more-864"></span></p>
<p>İşte Struma yolcuları, toptan ölüme mahkûm edilmiş, Avrupa kıtasında yaşama şanslarını yitirmiş, çoğu Romanyalı Yahudi mültecilerden oluşuyordu. Romanya’da yürürlüğe giren ırkçı yasaların Yahudilerin hayatını çekilmez hale getirdiği 1941 yılında, Eylül ayından itibaren Bükreş’te “Vasul Struma” başlıklı ilanlar yayınlanmaya başlandı. Biletler iki yüz bin ley tutuyordu. Yüz ila yüz elli yolcu kapasiteli vapur için 800’e yakın bilet satıldı. Vapurun armatörü Pandelis, Filistin’e giriş vizelerinin İstanbul&#8217;da dağıtacağını bildirdi. Bükreş’ten Köstence’ye trenle sevkedildiler. Trenden inmelerine izin verilmedi. Üç gün bekletildiler. Trenden tek tek indirilip soyunmaya zorlandılar. Evlilik yüzükleri hariç bütün değerli eşyalarına el konuldu. Yanlarına yirmi kilodan fazla eşya almalarına izin verilmedi.</p>
<p>Struma vapurunun motorları demir aldıktan kırk dakika sonra durdu ve 13 Aralık Cumartesi günü sabahın erken saatlerine kadar vapur açık denizde sürüklendi. Yanaşan bir römorkun motorları tamir eden makinisti bir torbanın içine konulmuş iki yüz elli evlilik yüzüğüyle vapurdan ayrıldı.</p>
<p><strong>Struma İstanbul’da</strong></p>
<p>İstanbul’a 15 Aralık’ta ulaşan ve limana yanaşmasına izin verilmeyen vapur, motorları yeniden arızalanınca römorkla Sarayburnu açıklarına çekildi. İngiltere’nin Newcastle tersanelerinde 1867 yılında inşa edilen, 46 metre uzunluğunda, alt yapısı sac, gövdesi ahşap, sahibi Yunan, mürettebatı Bulgar, bandırası Panama olan Struma vapurunda mürettebat hariç, 103 çocuk, 269 kadın ve 406 erkek vardı.</p>
<p>Uzun bir bekleyiş başladı. Vapur, mültecileri kurtuluşa taşıyan bir nesne olmaktan çıkıp yüzen bir gettoya dönüştü. Türk hücumbotları tarafından kuşatılmış, sarı bayrak çekilerek karantinaya alınmıştı. Struma’ya yaklaşabilmek, Struma’dan kaçıp kurtulabilmek mümkün görünmüyordu. Yine de, 16 yaşındaki Jakop Mandel ile David Lazarescu adlı gençler, gece karanlığında kuşatmayı yarmayı, Boğaz’ın buz gibi sularına dayanmayı ve akıntıyı kulaçlarıyla yenmeyi başardı. İnzibatlar tarafından yakalanıp yeniden gemiye getirildiklerinde, biri kemersiz, diğeri gömleksizdi. Kemer karşılığında, iki kartpostal edinmişler, gömlek karşılığında, çorba ve pirzola yemişlerdi. Onları yakalayan inzibatlar tarafından postaya verilecek olan kartpostalların annelerinin eline geçtiğini hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdi.</p>
<p>Filistine kaçışı örgütleyen Siyonist teşkilatların çok sayıda militanı Struma yolcularını kurtarmak için İstanbul’a akın etti. Aralarında yıllar sonra Kudüs Belediye Başkanı olan Viyanalı Teddy Kollek de vardı. Onuncu gün, İstanbul Musevi Cemaati liderlerinden Polonya göçmeni Simon Brod’a, iaşe, ilaç ve 30 ekmekle güverteye çıkma izni verildi. Simon Brod, “Ümitlerinizi yitirmeyin, sabırlı olun” diyerek teselli etti onları. Birleşik Amerikan Yahudi Dağıtım Komitesi’nin Hahambaşılığa on bin dolar bağışta bulunduğu, “Lilly-Ayala” adı verilen bir yat alındığı, İspanya, Arjantin ve Portekiz’le görüşmelere başlandığı ve eğer tarafsız bir devlet Lilly-Ayala’nın kendi bayrağı altında seyretmesine razı olursa, ertesi gün yola çıkabilecekleri şeklinde ümit verici haberler de yayıldı.</p>
<p><strong>“Wannsee Protokolü”</strong></p>
<p>Struma’nın Sarayburnu açıklarında bekletildiği otuz sekizinci gün, 20 Ocak 1942’de, Nazilerin “Nihai Çözüm” planı, Berlin yakınlarındaki Wannsee Gölü kıyısında bakanlık müsteşarlarıyla düzenlenen konferansta ele alındı. Tarihe “Wannsee Protokolü” olarak geçen konferans tutanağında, Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşayan 11 milyon Yahudi’nin imhası için her türlü gayretin sarf edileceği resmîleştirildi. Kudüs’te 1962 yılında yargılanarak asılan Adolf Eichmann tarafından tutulan ve 1947’de Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları arasında bulunan tutanağın altıncı sayfası Yahudilerin Avrupa’da yaşadıkları ülkelere göre nüfus dağılımının yer aldığı listeye ayrılmıştı. Arnavutluk’ta yaşayan 200 Yahudi unutulmamış, Türkiye’nin Avrupa yakasındaki 55.500 Yahudi de imha planı kapsamına alınmıştı.</p>
<p>Struma’ya ulaşan iyimser haberler giderek azaldı. Motorları çalışmayan Struma’nın, Kasımpaşa tersanesinde kızağa alınması reddedildi. Türkiye Başbakanı, “Başka milletlerin, hele Almanların istemedikleri milleti biz ne yapalım” şeklinde demeçler verdi. Yolcuların yatak çarşaflarına yazıp küpeşteye astığı Fransızca “S.O.S.”, “Kurtarın bizi!” imdat çağrılarının yararı olmadı. “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Bizleri Kurtarın!” yazılı çarşaf da işe yaramadı. Durumu sadece Türk yetkililerinin değil, mültecilerin Filistin’e ulaşmasını istemeyen İngiltere’nin tutumu da zorlaştırıyordu. Öyle bir yalnızlık ve nefret çemberinin içine düşmüşlerdi ki, kimse onların hiçbir yere ulaşmasını istemiyordu. Boğaz’ın ortasında kalakalmışlardı&#8230;</p>
<p>Sarayburnu açıklarında 71 gün boyunca soğuğa, açlığa, dizanteriye karşı direnen yolculardan sadece, Vehbi Koç’un girişimleriyle Mobil şirketi Romanya Genel Müdürü Martin Segall ile eşi ve çocuğuna karaya çıkma izni verildi. Filistine vizeleri olan, Theodor Benjamin Brettschneider, Emanuel Ghefner, David Israel, Tiwia Franck, Emanuel ve Eduard Ludovic’e, hamile olan Medea Salamovitz’e de karaya çıkma izni verildi. Medea Salamovitz, Balat’taki Or Ahayim hastanesine kaldırıldı. Nişanlısına karaya çıkış izni verilmedi. Bu arada İngiltere’nin 14 yaşından küçüklere Filistin’e gitme izni vermesi de Türkiye tarafından reddedildi.</p>
<p><strong>SC 213 denizaltısı</strong></p>
<p>Bir Türk römorku 23 Şubat 1942 günü vapura yaklaştı. Öğle sularında da iki polis kayıkla gelip güverteye çıktı. Polislerden biri geminin dezenfekte edilceğini ileri sürerek kaptanın demir toplamasını istedi. Diğer polis yolcuların kulağına “Sizi Karadeniz’e götürecekler” diye fısıldadı. Önce sessizlik, sonra taşkınlık belirtileri görüldü, her ağızdan bir ses çıkmaya başladı. İki polis protesto sesleri arasında vapurdan ayrıldı. Çok geçmedi, seksen kişiyle geri döndüler: Silahlı ve sopalıydılar. Struma yolcuları çok direnemedi. Direniş kırıldıktan sonra çapasız, dümensiz, motorsuz vapur Karadeniz yönüne doğru çekildi. Sakin bir geceydi. Kimse konuşmuyor, çocuklar ağlamıyordu. Yön burnu açıklarında palamarları çözen çekici römork uzaklaştıktan sonra, Struma vapuru, sabaha karşı, Kaptan Dimitri Mihaelovitch Dantjko’nun yönetimindeki SC 213 Sovyet denizaltısının atış menziline girdi.</p>
<p>Vapurdan hayatta kalan son kişi olan David Stoliar, 24 Şubat 1942 gününü Kaptan Lazar’ın “Torpil!”, Grigori Buchspan adlı yolcunun “Mayın!” diye bağırdığını, infilakı, havaya savrulan çocukları, kadınları, erkekleri, portakal sandıklarını, kemanı, akordeonu ve yanık süt tozu kokusunu unutmadı. Vapurun alev topuna dönüp hemen battığını, soğuk sulara savrulan çocukların hemen boğulduğunu, kendisi ve Kaptan Lazar’ın su yüzünde kalmış kaptan köşkünün kapısına tutunduğunu, donmamak, uyumamak için birbirlerini tokatladıklarını unutmadı. Kaptan Lazar’ın da sabaha karşı sulara gömüldüğünü, kendisinin çakıyla intihara kalktığını, parmakları donduğu için bileklerini kesemediğini de unutmadı.</p>
<p>Şile yönünden bir balıkçı teknesinin yaklaştığını gördü sonra. Ona iki gün boyunca bakan balıkçılar Emniyet’i haberdar etti. Polisler Davit Stoliar’ı teslim alıp önce Şile köyüne, sonra Üsküdar karakoluna, sonra Haydarpaşa Hastanesi&#8217;ne, sonra da Emniyet Müdürlüğü&#8217;ne götürdü. Üç hafta boyunca sorguya çekildi. 704 sabıka sicil numarası altında fotoğraflandı. Emniyet amiri, deniz fırtınalı olduğundan kurtarma gemilerinin gönderilemediğini söyledi. Davit Stoliar, “Ama deniz karanlık, ıssız ve sakindi” diye itiraz etti. Emniyet amiri sinirlendi. “Ne dediğimi biliyorum, çeneni kapa!” diye susturdu. Onu Emniyet&#8217;in elinden kurtaran Simon Brod, “Struma’dan sağ kurtulmanın bir mucize, ancak bu facianın tek tanığı olarak resmî makamların elinden sağ kurtulmanın daha da büyük bir mucize” olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>Türkiye’yi aklama çabası</strong></p>
<p>Türkiye tarihinin yüz kızartıcı sayfalarından biridir Struma. Türkiye’de Struma hakkındaki tek kapsamlı araştırma Prof. Çetin Yetkin’e aittir. Ancak bu, bilimsel bir araştırmanın en basit özelliklerinden yoksun, özensiz bir çalışmadır. Öyle ki, Yetkin asıl kaynak olarak zikrettiği Maria Arsena’nın kim olduğundan bile habersizdir. Romanyalı bir yazar olan Maria Arsena, Çetin Yetkin’in “Yolcular” bölümünde hakkında ayrıntılı bilgi verdiği Arthur Leibovici’nin ta kendisidir. Yetkin, kitabının arkasında yer verdiği yolcuların listesine göz atsa, Basa ve Salomon Leibovici’nin adlarını görür ve karısı Maria Arsena mahlasıyla eserlerini yazan  Arthur Leibovici’nin Struma gemisine olan ilgisinin, gemide hayatlarını yitiren akrabalarından kaynaklandığını anlardı. Olayı doğru dürüst inceleme, açıklama yerine, propaganda ve Türkiye’yi aklama çabası asıl amaç olunca, kaynakları karşılaştırma, ayrıntılarla ilgilenme, olay mağdurlarına saygılı yaklaşım gibi bir araştırmacıda olması gereken etik değerler de önemini yitiriyor ve Yetkin’in yaptığı gibi, patlamadan sağ kurtulan Davit Stoliar adlı gencin İngiliz İstihbaratı’nın ajanı olduğu ve gemiyi bombaladığı iddiası ileri sürülebiliyor.</p>
<p>Hatta Struma trajedisi antisemit gevezeliğe şöyle de malzeme yapılabiliyor: “Zaten böyle bir kazadan sadece bir tek yolcunun kurtulmuş olması denizcilik prensiplerine uyan bir şey değildi&#8230; Bölgedeki başka gemi ve teknelerin kurtardığı Yahudiler olamaz mıydı? Konunun uzmanları bunun mümkün olduğunu söylüyordu. Bu Yahudiler o dönemin koşulları içinde Türkiye’de saklanmış olabilirdi. İşte bu Yahudilerin yanlarındaki altın ve mücevherlerle Türkiye’de iş yaptıkları ve o dönemin ünlü iş adamlarıyla ortaklıklar kurdukları söylenegelir.”</p>
<p>Struma, insanlığın iflas ettiği olaylardan biridir. Haklarında Nazilerin yok etme kararı verdiği bir gruba karşı gösterilen vurdumduymazlık, mültecilere karşı gösterilen ilgisizlik ve nefret, hemen her ülkeyi kirletmiştir. Tarafsız bir ülke olan Türkiye, başka olaylarda olduğu gibi bu olaydaki sorumluluğunu da üstlenmekten kaçınmış olmasına rağmen, Naziler döneminde Türkiye’ye sığınma imkânı bulan Alman ve Yahudi aydınları kanıt gösterilerek, Türkiye’nin Yahudilere tarih boyunca kucak açtığı tekrarlanır. Ama 1934 Trakya olayları, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, soykırımın doruğa ulaştığı 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’da yaşayan kendi vatandaşlarını korumadığı, bu yüzden 3000’i aşkın vatandaşının Nazilerin temerküz kamplarında can verdiği ve savaştan sonra Yahudilerin yüzde 80’inin Türkiye’yi terk ettiği hatırlanmak istenmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/vasul-struma-ya-da-insanligin-iflasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sayı 6: İçindekiler</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/04/sayi-6-icindekiler/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/04/sayi-6-icindekiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 04:55:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçindekiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=859</guid>
		<description><![CDATA[Sayı 6: Mart &#8211; Nisan Güncel KCK Bahane, Hedef BDP! [Şemsi Dinç] AKP’nin İki Yüzü [Şenol Karakaş] Hükümetin İki Zihniyeti [Hüseyin Çakır] Mesut Yeğen ile Söyleşi [Arife Köse] Orta Derecede İngilizce Bilen Bülent Arınç [İbrahim Seydani] Arap Baharı ‘Emperyalizmin Oyunu’ mu? [Doğan Tarkan] Ekonomik Kriz Sona mı Eriyor? [Alex Callinicos] Cinsiyetçilik Tarladan Yönetim Kuruluna: Çalışma <a href='http://www.altust.org/2012/04/sayi-6-icindekiler/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.altust.org/wp-content/uploads/2012/04/altust-sayi-6-light.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-860" title="altust-sayi-6-light" src="http://www.altust.org/wp-content/uploads/2012/04/altust-sayi-6-light.jpg" alt="" width="210" height="310" /></a></p>
<h4 style="text-align: center;"><strong>Sayı 6: Mart &#8211; Nisan</strong></h4>
<p><strong>Güncel</strong></p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/kck-bahane-hedef-bdp/" target="_blank">KCK Bahane, Hedef BDP!</a></strong> [Şemsi Dinç]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/akpnin-iki-yuzu/" target="_blank">AKP’nin İki Yüzü</a></strong> [Şenol Karakaş]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/hukumetin-iki-zihniyeti/" target="_blank">Hükümetin İki Zihniyeti</a></strong> [Hüseyin Çakır]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/mesut-yegen-ile-soylesi-iki-uluslu-bir-ulke-ihtimali-goze-alinmali/" target="_blank">Mesut Yeğen ile Söyleşi</a></strong> [Arife Köse]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/orta-derecede-ingilizce-bilen-bulent-arinc/" target="_blank">Orta Derecede İngilizce Bilen Bülent Arınç</a></strong> [İbrahim Seydani]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/arap-bahari-emperyalizmin-oyunu-mu/" target="_blank">Arap Baharı ‘Emperyalizmin Oyunu’ mu?</a></strong> [Doğan Tarkan]</li>
<li><strong>Ekonomik Kriz Sona mı Eriyor?</strong> [Alex Callinicos]</li>
</ul>
<p><strong>Cinsiyetçilik</strong></p>
<ul>
<li><strong>Tarladan Yönetim Kuruluna: Çalışma Hayatında Kadın</strong> [Ümit İzmen]</li>
<li><strong>‘Millî Olmak’ &#8211; Cinselliğimizin Milliyetçi Sınırı</strong> [Nil Mutluer] <span id="more-859"></span></li>
</ul>
<p><strong>Sosyalizm Tartışmaları</strong></p>
<ul>
<li><strong>Marx ve Odun Toplama Hakkı</strong> [Ozan Tekin]</li>
<li><strong>Din ve Başkaldırı İlişkisi</strong> [Barış Uzun]</li>
<li><strong>Eleştirel Düşünce Üstüne Birkaç Söz</strong> [Nabi Yağcı]</li>
<li><strong>Sol Diye Bir Şey Yoktur</strong> [Bülent Somay]</li>
</ul>
<p><strong>Gündelik Hayat ve Milliyetçilik</strong></p>
<ul>
<li><strong>Burası Türkiye! Gündelik Hayattan Biz ve Ötekilere Dair Aforizmalar</strong> [Ferhat Kentel]</li>
<li><strong>Çerkesler: Özgürlük Mücadelesinden Soykırıma</strong> [Kelemet Çiğdem Türk]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/madem-ki-ermenisin/" target="_blank">Madem ki Ermenisin…</a></strong> [Ohannes Kılıçdağı]</li>
<li><strong>Bir Üzüm Dalı Bekler</strong> [Yaprak Zihinoğlu]</li>
<li><strong>‘Soykırım Yalanları’</strong> [Cengiz Alğan]</li>
<li><strong>Jön Türklerin İnsanlık Suçları, Osmanlı’da Etnik temizlik</strong></li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/vasul-struma-ya-da-insanligin-iflasi/" target="_blank">Vasul Struma ya da İnsanlığın İflası</a></strong> [Doğan Akhanlı]</li>
</ul>
<p><strong>İnsanlığın Evrimi </strong></p>
<ul>
<li><strong>De vita fabula narattur: Dirim Birliğinin Uçsuz Bucaksız Hikâyesi</strong> [Mustafa Aslantunalı]</li>
</ul>
<p><strong>Hayvan Özgürleşmesi</strong></p>
<ul>
<li><strong>Hayvan Özgürleşmesi İnsan Özgürleşmesidir</strong> [Yalçın Ergündoğan]</li>
</ul>
<p><strong>Kentsel Dönüşüm</strong></p>
<ul>
<li><strong>Kentsel Dönüşüm: Siyasetin Askıya Alınması</strong> [Korhan Gümüş]</li>
<li><strong>Kentlerde Sınıf Siyasetinin Resmi Siyasetle Burkulması</strong> [Korhan Gümüs]</li>
<li><strong>Dönüştürülen Kent ve ‘Modern’ Kent</strong> [Aysim Türkmen]</li>
</ul>
<p><strong>Kültür</strong></p>
<ul>
<li><strong>Yeryüzünde Cennet Hayali: Charles Fourier</strong> [Ceyda Akaş Kabadayı]</li>
<li><strong>Niksar ve Çemişkezek: Cahit Külebi’nin İki Yurdu</strong> [Roni Margulies]</li>
<li><strong>Çağının Bir Tanığı: Charles Dickens 200 Yaşında</strong> [Melih Mol]</li>
</ul>
<p><strong>[…]</strong></p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/04/marksist-devlet-dusuncesi-iktidarsiz-toplum/" target="_blank">Marksist Devlet Düşüncesi: İktidarsız Toplum</a></strong> [Sinan Özbek]</li>
<li><strong>Yoksulluğun Kaynağı</strong> [Nihat Kentel]</li>
<li><strong>Portre: Salmen Gradowsk ‑ Bizden Sonra Gelenler Bilsin Diye…</strong> [Atilla Dirim]</li>
<li><strong>Bizden Olmayanların Acıları, Hikâyeleri</strong> [Behçet Çelik]</li>
<li><strong>Stalinist Rusya’nın Panoraması: Yaşam ve Yazgı</strong> [Doğan Tarkan]</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/04/sayi-6-icindekiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

