<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Altüst Dergisi</title>
	<atom:link href="http://www.altust.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.altust.org</link>
	<description>AYAKLAR BAŞ OLACAK!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Feb 2012 13:14:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>12 Eylül darbecileri yargılanırken</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/12-eylul-darbecileri-yargilanirken/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/12-eylul-darbecileri-yargilanirken/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 13:02:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anayasa tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük mücadelesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=784</guid>
		<description><![CDATA[Roni Margulies Kenan Evren ve diğer 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını ‘sol’ yıllardır talep eder. Aynı zamanda, 12 Eylül cuntasının yargılanmayacağını yıllarca iddia eden ve yargı süreci şimdi nihayet başladığında “Ne önemi var ki?” tutumunu dile getiren de yine ‘sol’. Bu ilginç, ilginç olduğu kadar da anlaşılmaz ve vahim bir tutum. 12 Eylül referandumunda Anayasa’nın geçici <a href='http://www.altust.org/2012/02/12-eylul-darbecileri-yargilanirken/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Roni Margulies</strong></p>
<p style="text-align: left;">Kenan Evren ve diğer 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını ‘sol’ yıllardır talep eder. Aynı zamanda, 12 Eylül cuntasının yargılanmayacağını yıllarca iddia eden ve yargı süreci şimdi nihayet başladığında “Ne önemi var ki?” tutumunu dile getiren de yine ‘sol’. Bu ilginç, ilginç olduğu kadar da anlaşılmaz ve vahim bir tutum.</p>
<p style="text-align: left;">12 Eylül referandumunda Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kalkmasını sadece bir “yem” olarak gören ve “hayır” oyu veren ulusalcı ‘sol’, o günlerde anayasa değişikliği paketini AKP’nin “oyunu” olarak görmenin yanı sıra, zamanaşımı nedeniyle 12 Eylülcülerin zaten yargılanamayacağını da söylüyordu. Eğer mümkün olmayacaksa,  eğer bu iddiaları doğru idiyse, neden referandumdan kısa süre öncesine kadar 12 Eylülcülerden hesap sorulması istenmekteydi, bunu da anlamak zor!</p>
<p style="text-align: left;">Referandumda “hayır” oyu veren ‘solcu’lar açıkça kendi işkencecilerinin yargılanmasına karşı çıkıyordu!<span id="more-784"></span></p>
<p style="text-align: left;">Ankara’da savcılık tarafından 12 Eylül cuntasının hayatta kalan iki generali hakkında soruşturma süreci başlatıldığında, bu defa da “İşte seçimlerden önce göz boyanıyor, nasıl olsa yargılamayacaklar, zaten zamanaşımı var” diyerek karşı çıkıldı!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Memnunsuzlar</strong></p>
<p style="text-align: left;">Şimdi, savcılık iddianamesi tamamlandı ve 2012’nin ilk günlerinde mahkeme bu iddianameyi kabul etti. Şimdi sıra Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın 4 Nisan günü yargıç önüne çıkmasında.</p>
<p style="text-align: left;">Ama bu kez “hayırcı” ulusalcılar “İddianame 12 Eylülcüleri değil sosyalistleri yargılıyor” diye itiraz ediyor. Bazıları da KCK operasyonlarıyla OdaTV davası sürerken iki yaşlı generalin yargılanmasını önemsiz buluyor. Yine generallerin yargılanmasından memnun değiller!</p>
<p style="text-align: left;">İddianamenin 12 Eylülcüleri değil sosyalistleri yargıladığı iddiası tek kelimeyle gülünç.</p>
<p style="text-align: left;">İddia iki unsura dayandırılıyor. Biri, iddianamedeki Fatsa bölümü; diğeri işkence iddialarının Muhsin Yazıcıoğlu ile başlaması.</p>
<p style="text-align: left;">Bunları kısaca ele alalım.</p>
<p style="text-align: left;">İddianamede bir Fatsa anlatımı var. Şöyle: <em>“Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resm</em><em>î</em><em> dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada enternasyonal marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adl</em><em>î</em><em> ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meseleleri 11 halk-direniş komitesi tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi.”</em></p>
<p style="text-align: left;">Tamam, bunlar olumsuz ve yalan.</p>
<p style="text-align: left;">Ama aynı iddianamede Fatsa’yla ilgili şunlar da var: <em>“Terzi Fikri, karaborsa döneminde gençlerle birlikte stokçulara yaptığı baskınlarla nam kazandı.. Belediye başkanı Terzi Fikri, halkın desteği ile düşüncelerini uygulamaya başladı. Fatsa&#8217;da 11 halk komitesi kurdu. Yönetim bu komiteler aracılığıyla idare ediliyordu. İlçeye giriş ve çıkışlar halk komitesinin denetimi altındaydı.”</em></p>
<p style="text-align: left;">Fatsa, Kenan Evren’in Genelkurmay Başkanı iken verdiği emirle basıldığı ve başta Terzi Fikri olmak üzere ilçedeki devrimcilerin tutuklandığı, oysa Fatsa’nın bağlı olduğu Ordu’da sıkıyönetim olmadığı, ama buna karşılık sıkıyönetim olan Maraş’ta katliam olmasına rağmen Evren’in buraya müdahale etmemesi nedeni ile iddianameye girmiş.</p>
<p style="text-align: left;">Ayrıca, Fatsa’nın yanı sıra 1 Mayıs, 16 Mart, Sivas, Maraş, Çorum katliamları, Abdi İpekçi suikastı ve bu suikastı gerçekleştiren Ülkü Ocaklı militanın hapisten kaçırılışı da iddianamede yer alıyor.</p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;"><strong>İşkence ifadeleri</strong></p>
<p style="text-align: left;">İşkence ifadelerine gelince, evet, Muhsin Yazıcıoğlu’nun işkence ifadesi iddianamede var, ama onun yanı sıra Dev Yol/ÖDP’den Oğuzhan Müftüoğlu’nun, EMEP’ten Mustafa Yalçıner’in, 78’lilerden Nimet Tanrıkulu ve Celalettin Can’ın, idam edilen Erdal Eren’in kardeşi Gökhan Eren’in, Diyarbakır Cezaevinde yatmış olan Orhan  Miroğlu’nun da ifadeleri var.</p>
<p style="text-align: left;">Şimdi, her ikisi de “hayır” oyu vererek geçici 15. Madde’nin kalkmasına karşı çıktığına göre, Oğuzhan Müftüoğlu’nun ve Mustafa Yalçıner’in maruz kaldığı işkencelerin hesabı Müftüoğlu ve Yalçıner’e rağmen sorulacak!</p>
<p style="text-align: left;"><strong>KCK operasyonları</strong></p>
<p style="text-align: left;">Evren’le Şahinkaya’nın yargılanmasına bir itiraz veya küçümseme de, mevcut koşullarda iki generalin yargılanmasının anlamsız olduğu iddiası. Bunu söyleyenler KCK operasyonlarının arkasına sığınıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Operasyonlara elbette karşı çıkmak gerekir. KCK operasyonlarının bir an önce durdurulmasının ve tutukluların derhal serbest bırakılmasının barışa giden yolda en önemli adımlar olduğunu sürekli vurgulamak ve bunu protesto eylemleriyle ifade etmek gerekir.</p>
<p style="text-align: left;">Hem KCK operasyonlarına karşı çıkmak hem de 12 Eylülcülerin yargılanmasını talep etmek, hem mevcut yargılama adımlarını desteklemek hem de 12 Eylül yargılamasının genişlemesini talep etmek mümkündür; yapılması gereken budur.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün “Yetmez ama Evet” tutumunun doğruluğu bir kez daha kanıtlandı. Görev başındaki askerlerin sivil mahkemelerde yargılanabilmeleri de referandumun sonuçlarından biri. Böylece Balyoz Davası bugünkü haliyle gerçekleşebiliyor. Eski bir Genelkurmay Başkanı tutuklandı, bir diğeri hakkında soruşturma başlamak üzere.</p>
<p style="text-align: left;">Ulusalcı ‘sol’, gerek referandumdaki “hayır” oylarıyla, gerek darbelere karşı ses çıkarmaması ve hatta “Sorun darbe değil, sivil darbe” iddiasıyla darbecileri korur duruma düşüyor. O gün de düşüyordu, bugün yine düşüyor.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/12-eylul-darbecileri-yargilanirken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Yetmez ama Evet’in kazanımları</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/yetmez-ama-evetin-kazanimlari/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/yetmez-ama-evetin-kazanimlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 13:01:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anayasa tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Editoryal]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=782</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül’ün 30. yıldönümünde yapılan anayasa değişikliği referandumuna katılanların yüzde 58&#8242;nin oylarıyla: 1) 1982 Anayasası&#8217;nın geçici 15. maddesi kaldırıldı, böylece 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin hukukî dokunulmazlığı son buldu; 2) Askerlerin askerî mahkemede yargılanıp aklanmasına son veren değişiklikle darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanması mümkün hale geldi; 3) Suç işleyen Genelkurmay başkanlarının, tıpkı seçilmiş bakanlar, başbakanlar ve sivil <a href='http://www.altust.org/2012/02/yetmez-ama-evetin-kazanimlari/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">12 Eylül’ün 30. yıldönümünde yapılan anayasa değişikliği referandumuna katılanların yüzde 58&#8242;nin oylarıyla:</p>
<p style="text-align: left;">1) 1982 Anayasası&#8217;nın geçici 15. maddesi kaldırıldı, böylece 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin hukukî dokunulmazlığı son buldu;</p>
<p style="text-align: left;">2) Askerlerin askerî mahkemede yargılanıp aklanmasına son veren değişiklikle darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanması mümkün hale geldi;</p>
<p style="text-align: left;">3) Suç işleyen Genelkurmay başkanlarının, tıpkı seçilmiş bakanlar, başbakanlar ve sivil devlet görevlileri gibi Yüce Divan&#8217;da yargılanması yasalaştı.</p>
<p style="text-align: left;">Evet, oylanan 26 maddelik anayasa değişikliği paketi yetersizdi. “Yetmez ama Evet” kampanyasının iddiası, paketin yetersiz ama olumlu olduğu, bir kapı açtığı idi.</p>
<p style="text-align: left;">On dört ay sonra halkın oylarıyla gerçekleşen değişikliklerin niye olumlu olduğunu açıkça görebiliyoruz: <span id="more-782"></span></p>
<ul style="text-align: left;">
<li>12 Eylül darbecileri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya&#8217;ya müebbet istemiyle dava açıldı.</li>
<li>Suikast silahına &#8220;boru&#8221;, darbe planına &#8220;kâğıt parçası&#8221; diyen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ &#8220;terör örgütü üyesi olmak&#8221; ve &#8220;darbe yapmaya kalkmak&#8221; suçlarından nihayet tutuklandı. İlker Başbuğ’un tutuksuz yargılanmasını isteyenler, aralarında Başbakan da olmaküzere, ilk mağlubiyetlerini aldı. Mahkeme, yapılan başvuruyu reddederek darbe suçu işleyen emekli orgeneralin tutuklu yargılanacağı kararını verdi.</li>
<li>Şemdinli&#8217;de Umut Kitabevi&#8217;ni bombalayan &#8220;iyi çocuklara&#8221; 40&#8242;ar yıl ceza verildi. Askerî mahkemenin görevsizlik kararı verdiği dava, referandumda halkın suç işleyen askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlaması sonucu, yeniden açıldı. Sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş 40 yıl hapse mahkûm edildi.</li>
<li>Danıştay saldırısı delillerini karartan yedi OYAK yöneticisi tutuklandı.</li>
<li>Balyoz Darbe Girişimi Davası’nda Orgeneral Bilgin Balanlı, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan ve Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Abdullah Can Erenoğlu&#8217;nun da aralarında bulunduğu 365 sanıktan 249&#8242;u tutuklu. Çoğu muvazzaf, bir kısmı emekli, hepsi TSK mensubu.</li>
<li>27 Nisan e-muhtırası’nın sorumlusu emekli Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt hakkında inceleme başlatıldı.</li>
</ul>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/yetmez-ama-evetin-kazanimlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrant’ın katili Ergenekon devleti</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/hrantin-katili-ergenekon-devleti/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/hrantin-katili-ergenekon-devleti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 13:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Editoryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hrant Dink]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=780</guid>
		<description><![CDATA[Bu satırlar yazılırken, mahkeme Hrant Dink’in katilleri hakkında kararını açıklamış, bizler de 19 Ocak’ta İstanbul’da Taksim’den Agos’a yapılacak yürüyüşe hazırlanıyoruz. Tıpkı Ermeni soykırımının devlet eliyle işlenmesi gibi, Hrant Dink cinayeti de devlet eliyle işlendi. Beş yıldır süren adalet komedisinin sonucu, işte, tam da bu cinayetin içindeki devlet elini kanıtlıyor. Mahkeme, başlangıçta çizilen sınır ne ise, <a href='http://www.altust.org/2012/02/hrantin-katili-ergenekon-devleti/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Bu satırlar yazılırken, mahkeme Hrant Dink’in katilleri hakkında kararını açıklamış, bizler de 19 Ocak’ta İstanbul’da Taksim’den <em>Agos</em>’a yapılacak yürüyüşe hazırlanıyoruz.</p>
<p style="text-align: left;">Tıpkı Ermeni soykırımının devlet eliyle işlenmesi gibi, Hrant Dink cinayeti de devlet eliyle işlendi. Beş yıldır süren adalet komedisinin sonucu, işte, tam da bu cinayetin içindeki devlet elini kanıtlıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Mahkeme, başlangıçta çizilen sınır ne ise, orada durdu. Birkaç tetikçiye, sıradan bir cinayet suçu ne kadarsa o kadar ceza verildi. Cinayetin işlenmesinde dahli olan bir örgüt bağlantısını bu mahkeme tespit edemedi. Cinayette MİT yok, silahlı kuvvetler yok, emniyet yok, ırkçı-faşist güruhlar yok, Ergenekon’un medya ayağı yok. Cinayet işlendiğinde İstanbul Emniyet Müdürü olan Celalettin Cerrah ne dediyse o: “Milliyetçi hassasiyete sahip birkaç genç tarafından gerçekleştirilen bir eylem.”</p>
<p style="text-align: left;">Dink ailesinin, Hrant Dink’in avukatlarının ve arkadaşlarının yıllardır üzerine basa basa dile getirdikleri hiçbir kayıt, ucu devlete dokunur korkusuyla araştırılmadı. Mahkeme tarafından ciddiye alınmadı. Mahkeme, sınırını baştan beri çok iyi biliyordu. Mahkemenin sınırı, devlettir. Devleti toplumdan saklayan kanla örülü o çizgi mahkemenin sınırını da tayin etmiştir en baştan.<span id="more-780"></span></p>
<p style="text-align: left;">Ceza alanlar arasından devletle en içli dışlı olan Erhan Tuncel, cezaevinde yattığı zaman düşünülerek serbest bırakıldı. Sanki, sadece Hrant Dink cinayeti değil, cinayet sonrasında yaşanacak yargı süreci de bir simülasyona tabi tutulmuş gibi önceden. Bu simülasyona göre, cinayetin tam göbeğinde yer alan devlet, bu mahkeme sürecinden hiçbir leke almadan sıyrılmayı planlamış.</p>
<p style="text-align: left;">Oysa devlet en başından beri var bu işin içinde. Hrant Dink’i görüşmeye çağıran İstanbul Vali Yardımcısı’yla, Vali Yardımcısı’nın yanında Hrant Dink’i tehdit eden iki MİT görevlisiyle. Ramazan Akyürek’le, Trabzon’daki askerî yapılanmayla, Erhan Tuncel’i kullanan emniyet teşkilatıyla.</p>
<p style="text-align: left;">“Kafes Eylem Planı” adı verilen darbe girişiminin sorumluları, Ergenekon davasından tutuklu. Bu planda Hrant Dink cinayetinden “operasyon” olarak bahsediliyor.</p>
<p style="text-align: left;">Devletin her döneminin adamı olan Cemil Çiçek, Ermeni Konferansı’nı “arkadan hançerlenme” olarak tanımlayan bugünkü Meclis Başkanı, bu sürecin göbeğinde.</p>
<p style="text-align: left;">Devlet, tüm yapılanmasıyla Hrant Dink cinayetinin en karanlık merkezinde. İşte mahkemenin koruduğu merkez de tam da bu karanlık nokta. Planlayan, bağlantıları kuran, para ayarlayan, tetikçileri örgütleyen, katilin eline Türk bayrağı vererek resim çektiren, tehdit eden, tehdit etmek için valiliğe çağıran, darbe planlarında Hrant Dink’i ölüm listesine yerleştiren ve Hrant’ı Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle dava eden, yalan haberlerle Hrant’ı hedef tahtasına alarak cinayeti makulleştiren iklimi yaratan medya ayağıyla devlet.</p>
<p style="text-align: left;">Susurluk davası, devletin derinlerine bağlanma ihtimali belirdiğinde sona erdi.</p>
<p style="text-align: left;">Sayısız siyasî cinayet, 16 Mart’tan Abdi İpekçi’ye, Kemal Türkler’den Uğur Mumcu’ya kadar, ucu devlete dokunma ihtimali taşıdığı için donduruldu.</p>
<p style="text-align: left;">Hrant Dink cinayeti ise sadece bugünkü devletin tüm derin yapısını, iç bağlarını ve cinayetler üzerinde yükselen mantığını açığa çıkarttığı için değil, 1915’te işlenen kitlesel cinayetin üzerini örtmenin yolu da buradan geçtiği için örtülüyor. Mahkeme, Hrant Dink’in katillerini sıradan bir cinayetin failleri olarak suçlarken, devletin, hem de geçmişiyle birlikte, dokunulmaz olduğunun altını çizdi.</p>
<p style="text-align: left;">Ama çok geç! 19 Ocak 2007’de, bu devletin maskesi bir daha kullanılamayacak hale geldi. Hrant Dink öldürüldü, ama birkaç gün içinde yüz binlerce insan “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!” diyerek ülkenin gelmiş geçmiş en büyük cenaze törenini gerçekleştirirken, “Hrant’ın katilinin Ergenekon devleti” olduğunu da açığa çıkarttı.</p>
<p style="text-align: left;">Bu maske düşmüştür.</p>
<p style="text-align: left;">Katil ortadadır. Hükümet, meclis, yargı ne kadar korursa korusun, Hrant Dink’in arkasından yürüyenler, devlete dokunmaya kararlıdır. Bu dava böyle bitmeyecek.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/hrantin-katili-ergenekon-devleti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhalefetin temelleri</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/muhalefetin-temelleri/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/muhalefetin-temelleri/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 12:59:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=778</guid>
		<description><![CDATA[Doğan Tarkan  Devrimci bir muhalefetin dayanacağı temelleri tartışabilmek için önce AKP’nin nasıl bir siyasî örgütlenme olduğunu tartışmak gerekir. Bu parti kimilerince faşist, kimilerince şeriatçı, kimilerince ikisinin karışımı olarak İslamcı faşist olarak nitelenmektedir. Bunlar anlamsız iddialardır. Bu tespitlere dayanarak yapılan muhalefet hareketleri hükümeti zayıflatacağına güçlendirmektedir. AKP, 28 Şubat’ın arkasından İslamcı partiden kopan kadroların ANAP ve kısmen <a href='http://www.altust.org/2012/02/muhalefetin-temelleri/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Doğan Tarkan</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;">Devrimci bir muhalefetin dayanacağı temelleri tartışabilmek için önce AKP’nin nasıl bir siyasî örgütlenme olduğunu tartışmak gerekir. Bu parti kimilerince faşist, kimilerince şeriatçı, kimilerince ikisinin karışımı olarak İslamcı faşist olarak nitelenmektedir. Bunlar anlamsız iddialardır. Bu tespitlere dayanarak yapılan muhalefet hareketleri hükümeti zayıflatacağına güçlendirmektedir.</p>
<p style="text-align: left;">AKP, 28 Şubat’ın arkasından İslamcı partiden kopan kadroların ANAP ve kısmen de DYP’nin çöküşünden kopan kadrolarla birleşmesinden oluştu. Muhafazakâr olduğu açık. Kadrolarının ağırlıklı olarak dindar kişilerden oluştuğu da açık. Ancak AKP ne şeriatçı bir parti olarak nitelenebilir, ne de faşist. AKP, ANAP’tan sonra yeni liberalizmi en iyi uygulayan siyasî partidir. En belirgin özelliği budur. Bu nedenle kimi zaman kimi noktalarda bazı kesimleri ile çatışmasına rağmen egemen sınıfın en geniş kesimlerinin desteğine sahiptir ve gücü esas olarak buradan gelmektedir. <span id="more-778"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Asker</strong><strong>î</strong><strong> vesayete karşı</strong></p>
<p style="text-align: left;">AKP’nin ikinci özelliği askerî vesayete karşı olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden itibaren askerî vesayet altındadır. İlk dönemleri açık bir tek parti diktatörlüğüdür, ardından 1950’de tek parti diktatörlüğünün siyasî örgütü CHP’nin, DP karşısında 1950 seçimlerinde ağır bir yenilgi almasıyla başlayan kısmî sivilleşme 1960 darbesi ile kesildi.</p>
<p style="text-align: left;">27 Mayıs darbesi yeni bir anayasa yaptı. Bu anayasa bir yandan bazı özgürlüklerin kapısını bir ölçüde açarken, diğer yandan askerî vesayeti çok partili demokrasi ortamında sürdürecek kurumsal yapıları oluşturdu. 12 Mart darbesi, 1960 anayasasının kimi özgürlükçü yanlarını törpüleyip ortadan kaldırırken, 1960-70 arasında gelişen işçi hareketinin ve sosyalist hareketin de önünü kesti. 1980 anayasası ise askerî vesayetin kurumlarını düzenleyip güçlendirdi, sosyalistlere ve işçi hareketine çok ağır darbeler indirdi. Daha sonraki 28 Şubat ve 27 Nisan müdahaleleri ise askerî vesayeti korumayı amaçlamaktaydı.</p>
<p style="text-align: left;">AKP’yi oluşturan kadrolar, bütün bu süreçte askerî vesayetle birincil planda olmasa da çatışan ve zaman zaman da işbirliği içinde olan kadrolar. Her askerî darbe ve özellikle 28 Şubat ve 27 Nisan müdahaleleri muhafazakâr kadroları da hedef aldı.</p>
<p style="text-align: left;">İktidara gelen AKP için askerî vesayetle mücadele birincil hedef değildi. Nitekim iktidarlarının ilk yıllarında tek bir adım dahi atmadılar, ta ki Ergenekon soruşturması başlayıncaya kadar.</p>
<p style="text-align: left;">Ergenekon Davası’nı Balyoz tutuklamaları ve davası izledi. Son olarak da eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ yargılanmak üzere tutuklandı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Tutarsız muhalefet</strong></p>
<p style="text-align: left;">Kemalistler ve ulusalcı sosyalistler Ergenekon ve onu izleyen davaları AKP hükümetinin bir oyunu, kendi derin devletini kurma çabası olarak gördü ve bu nedenle açıkça darbe planlayan, devlet olanaklarını kullanarak halkın seçtiği hükümetleri yıpratmayı ve sonuç olarak da askerî bir müdahale ile devirmeyi planlayanların yargılanmasına karşı çıktı. Bu tutumu alanların esas derdi, Ergenekon ve Balyoz Davaları’nın AKP hükümetini güçlendirmesiydi. Oysa dikkatli bir bakış AKP’nin bu soruşturmaları ve davaları hızlandırmadığını, genişlemesine olanak vermediğini görecektir. Gerek soruşturmalar ve operasyonlar, gerek davalar hükümetin ciddi bir desteğine sahip değildir.</p>
<p style="text-align: left;">Ne var ki, AKP karşıtı muhalefet askerî vesayetin zayıflamasına yol açan bu gelişmeler karşısında o denli tutarsız bir tavır aldı ki, sonucunda AKP büyük halk yığınlarının gözünde demokrasiyi savunan örgüt haline geldi, muhalefet ise demokrasiye karşı askerî vesayeti savunan güç oldu. Açıkçası, AKP’yi “demokrat” yapan AKP’ye muhalefet edenler oldu.</p>
<p style="text-align: left;">Etkisi son derece az olan ulusalcı sosyalistlerin kenardan yaptıkları muhalefet ise AKP’nin demokrat olmadığını anlatmayı amaçlamakta. Bir yandan Ergenekon ve Balyoz Davaları’nı karşı çıkıp ya da küçümseyip diğer yandan hükümetin her türlü anti demokratik adımını teşhir etme çabası tutarsızdır ve bu nedenle büyük yığınları etkilemekten uzaktır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kürt sorunu</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bütün bunlara Kürt sorununda alınan tutumları da eklemek gerekir. Açık ki Kürt sorunu gündemin en önemli, en belirleyici sorunudur. Bu sorun Kürt halkının talepleri doğrultusunda çözülmeden, Türkiye’de demokrasiye doğru bir adım atılması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: left;">AKP hükümeti bu konuda da ikili bir tutum sergiledi. Bir aşamada Kürt özgürlük hareketi ile yoğun görüşmelere başlayan hükümet, bunun sonucu olarak Kürtler tarafından yetersiz ama olumlu bulunan adımlar attı. Kısaca ‘demokratik açılım’ denen süreç bir umut oldu.</p>
<p style="text-align: left;">Ne var ki, Kürt özgürlük hareketi dışındaki muhalefet ve esas olarak da sol muhalefet bu aşamada barış için güçlü bir çıkış yapamadı, Türk halkının da barış istediğini, siyasî bir çözümden ve Kürt kimliğinin tanınmasından yana olduğunu gösteremedi ve bu arada açılım kapandı.</p>
<p style="text-align: left;">Hızla yeniden savaş ortamına girildi. AKP, Kürt hareketine karşı yoğun bir saldırı başlattı. Uzun bir süredir durmuş olan askerî operasyonlar yeniden başlarken binlerce Kürt siyasî aktivistinin tutuklanmasına neden olan KCK operasyonları hız kazandı. KCK operasyonları giderek büyük bir siyasî kampanyaya, adeta BDP’yi silmeyi amaçlayan bir kampanyaya dönüştü.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yığınlara güven</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bugün muhalefetin dayanacağı toplumsal taban neresidir? Bu soru 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumunda sonra daha da önem kazandı. Yukarıda anlatılan siyasî tutumlar referandumda iyice kristalleşti. Referandum karşımıza iki seçenek koydu, evet ya da hayır. Kürt özgürlük hareketi boykot tutumu alarak üçüncü bir seçeneği de ortaya sürdü ve Kürt bölgelerinde boykot tutumu halkın asıl tercihi oldu. Batı’da ise boykot tutumu geçersizdi.</p>
<p style="text-align: left;">Referandumda yüzde 58 evet, yüzde 42 hayır dedi. Evet oyları, Türkiye’nin yoksul, emekçi bölgelerinden, hayır oyları ise zengin bölgelerden geldi. Referandumun arkasından toplumdaki bölünme daha netleşti, siyasî güçler daha da keskin bir biçimde birbirlerinden ayrıştı. En keskin ayrılık ise solda yaşandı, yaşanıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Başını ulusalcı sosyalist grupların çektiği bir kesim gelişmenin temelini yüzde 42 olarak gördü. Bu çok yanlış bir tespittir. Yüzde 42 esas olarak Türkiye’nin üst/orta sınıflarına ve zengin bölgelerine dayanmakta. Yüzde 42’yi kendilerine gelişilecek alan olarak görenler aynı zamanda bu 42’nin Kürt sorununda en aşırı Türk milliyetçisi kesim olduğunu da görmezlikten geliyor. Elbette ki yüzde 42 içinde bu tanımlamalara uymayan bir kesim de var, ama bu çok küçük bir bölümü oluşturmakta.</p>
<p style="text-align: left;">Yüzde 42’yi tercih edenler diğer taraftan özgürlükleri birinci tercih yapmış olan yüzde 58’i reddetmektedir. Yüzde 58’i küçümsemekte, alayla karşılamaktadırlar. Bu, işçi ve emekçilerin küçümsenmesi ve alayla karşılanmasıdır.</p>
<p style="text-align: left;">Öte yandan, yüzde 42’yi tercih edenler demokrasi, özgürlükler için ve askerî vesayete karşı verilen mücadeleyi de reddetmekte ve asıl önemli olanın emek mücadelesi olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p style="text-align: left;">Emeğin hakları için mücadele elbette önemli, ancak işçi ve emekçilerin özgürlük ve demokrasi için, askerî vesayete karşı tutumlarını küçümseyenlerin emeğin hakları için mücadele demeye pek hakları yok; hakları olmadığı gibi emekçi yığınlar arasında şansları da yok.</p>
<p style="text-align: left;">Türkiye’de emek hareketinin oldukça sınırlı, güçsüz olduğu sır değil. Bunun başlıca nedeni işçi hareketinin bir kesiminin başında olan Kemalist-ulusalcı ittifakının tutumlarıdır. Bu ittifak işçi sınıfı hareketini birleştirmek yerine bölmekte ve mücadele gücünü iyice düşürmektedir. Aynı zamanda özgürlükler ve demokrasi mücadelesinde de yanlış tarafta durarak işçi ve emekçi kesimlerden uzak düşmektedir. Bu nedenle DİSK ve KESK üye kaybeden, küçülen örgütlenmeler durumunda.</p>
<p style="text-align: left;">Yüzde 58’e bakan özgürlükçü sosyalistler ise her şeyden önce askerî vesayete karşı mücadelede başı çekmektedir. Kürt özgürlük hareketinden Ermeni sorununa kadar bütün demokrasi mücadelelerinde en önde yer almaktadır ve bu tutumları ile ulusalcı sosyalistlerle arasında derin bir uçurum oluşmuştur.</p>
<p style="text-align: left;">Özgürlükçü sosyalistler, basitçe, referandum tutumları ile büyük işçi ve emekçi yığınların yanındadır, darbelere karşı gerçekleştirdikleri sayısız yürüyüş, gösteri ve toplantı ile büyük emekçi yığınların yanındadır.</p>
<p style="text-align: left;">Muhalefetin ilk yapması gereken de budur. Demokrasi için mücadele etmeden, özgürlükleri savunmadan, darbelere ve darbecilere karşı açık bir tutum almadan işçi ve emekçilerin yanında yer alınamaz.</p>
<p style="text-align: left;">Devrimci muhalefet yapabilmenin ve iktidar partisini geriletebilmenin ilk adımı darbecilere, askerî vesayet karşı açık tutum alabilmektir. Toplumun yüzde 58’i açıkça, geri kalan yüzde 42’nin bir kısmı da üstü örtük bir biçimde darbelere karşı çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;">Bugünlerde yaşanan iki önemli gelişme karşısında gerek parlamenter muhalefetin gerek Türk solunun tutumu anlaşılır gibi değil. 12 Eylül’ün generalleri yargılanacak. Hem parlamenter muhalefet hem Türk solu sessiz. Eski genelkurmay başkanı darbecilik suçlaması ile tutuklandı, gene ses yok. Çıkan tek tük sesler ise endişelerini dile getirmekte. Duyulan endişe AKP’nin güç kazanmasıdır.</p>
<p style="text-align: left;">12 Eylül generalleri yargılandığı için veya bir darbeci general tutuklandığı için neden AKP güç kazansın? Bunu ancak darbelere karşı tutum almayan, darbe girişimlerini küçük gören bir tutum düşünebilir ve bu tutumun sahiplerinin büyük emekçi yığınlar nezdinde şansı yoktur.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kürt sorununda tutum</strong></p>
<p style="text-align: left;">Açık ki, bugün Kürt sorunu çözülmeden demokrasiye ve özgürlüklere ilişkin sorunlar da çözülemez.</p>
<p style="text-align: left;">Kürt sorunu asıl olarak Kürt halkının kimliğinin tanınması sorunudur. Bu gerçekleşmeden Kürt sorununun da çözülmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: left;">Kürt halkı kimliğini kazanmak için defalarca ayaklandı. Son ayaklanma ise 30 yılı aşkın bir süredir devam ediyor.</p>
<p style="text-align: left;">Başlangıçta bir eşkıya hareketi olarak tanımlanan Kürt hareketi bugün devlet kurumlarının muhatap kabul ettiği, görüştüğü bir noktaya ulaştı ve artık çözüm kaçınılmaz ölçüde yakın. Şimdi barışı kazanmak için bir dizi ön adımın atılması için mücadele büyük bir öneme sahip.</p>
<p style="text-align: left;">Askerî operasyonların ve KCK operasyonlarının durdurulması. KCK tutuklularının serbest bırakılması. Devlet kurumlarında Kürtçe konuşulmasının mümkün olması. Kürtçe eğitimin başlaması. Ve en önemlisi Kürt hareketinin önderi durumunda olan ve bu durumu devlet kurumları tarafından da kabul edilmiş olan Abdullah Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi.</p>
<p style="text-align: left;">Bu adımlar barışa giden yolu açacak, Kürt hareketinin de karşılığında adım atmasını sağlayacaktır. Bundan sonra tartışılacak olan konu dağdaki savaşçıların ve PKK’nin durumudur. PKK’ye yasal alanda mücadeleye katılma olanağı verilmeden, bunun için gerekli adımlar atılmadan açık ki sorun gene çözüme kavuşmayacaktır.</p>
<p style="text-align: left;">Kürtler ve tüm ezilenler için özgürlük isteyen, askerî vesayetin tüm kurumlarıyla ortadan kaldırılmasını savunan, gerçek demokrasi talep eden, bunları yaparken AKP’nin büyük sermaye yanlısı her türden politikasına karşı çıkan devrimci bir muhalefet kitleselleşebilir. AKP’nin ve onu var eden CHP-MHP’nin belirlediği siyasî denklemi bozabilir. Bu fikirde olan binlerce insan var, çözüm gerçek demokrasi, barış ve özgürlük isteyen binlerce aktivistin birlikte örgütlenmesinden geçiyor.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/muhalefetin-temelleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu yıl ekonomiye ne olacak?</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/bu-yil-ekonomiye-ne-olacak/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/bu-yil-ekonomiye-ne-olacak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 12:57:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Finansal kriz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=776</guid>
		<description><![CDATA[Ümit İzmen 2012’ye tam bir karamsarlık içinde girdik. Bu karamsarlığın başlıca nedeni siyasetteki gelişmeler. Kürt sorununun yakıcılığı artarken bir de üzerine Uludere katliamı geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tarihi, AKP’nin bir sonraki başkanının kim olacağı gibi güncel politik tartışmalar, yeni Anayasa tartışmasını gölgede bıraktı. AKP’nin demokratikleşme konusunda bir işlev taşıdığını düşünenler bile umudu kesti. AKP’nin şimdiye kadar <a href='http://www.altust.org/2012/02/bu-yil-ekonomiye-ne-olacak/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Ümit İzmen</strong></p>
<p style="text-align: left;">2012’ye tam bir karamsarlık içinde girdik. Bu karamsarlığın başlıca nedeni siyasetteki gelişmeler. Kürt sorununun yakıcılığı artarken bir de üzerine Uludere katliamı geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tarihi, AKP’nin bir sonraki başkanının kim olacağı gibi güncel politik tartışmalar, yeni Anayasa tartışmasını gölgede bıraktı. AKP’nin demokratikleşme konusunda bir işlev taşıdığını düşünenler bile umudu kesti. AKP’nin şimdiye kadar demokrasiyi, barışı ve özgürlüğü savunanlarla kurduğu yakınlaşma, yerini giderek devletçi, milliyetçi, statükocu kesimlerle ittifak arayışına bırakıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Siyasetteki bu manzaranın arka yüzünde, ekonomide ne olup bittiğine bir bakmak lazım. AKP’nin siyasî başarısının çok önemli bir nedeni ekonomideki performanstı. Siyasî zemin dönerken ekonomide de zemin sallanıyor. Ekonomik durumun 2012’de 2011’e kıyasla çok daha kötü olacağı üzerinde bir konsensüs var.<span id="more-776"></span></p>
<p style="text-align: left;">Siyaseten köşeye sıkışan AKP’nin bir de ekonomi yüzünden başı belaya girerse bunun sonuçları ne olacak? Genel ekonomik durum bir tarafa, tabii bir de ekonomi politikalarının yönünün ne olacağı konusu var. Bir başka ifadeyle, ekonomide izlenecek olan politikalar acaba siyasetteki bu değişimle ne ölçüde örtüşecek? Bu yazı, 2012’de Türkiye ekonomisindeki muhtemel gidişat ve bunun siyasî yansımaları üzerine düşünceleri içeriyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dünyada düşen büyüme performansı </strong></p>
<p style="text-align: left;">Ekonomideki gelişmelerin yönünü anlamak için önce dünya ekonomisindeki gelişmelere bakmak gerek. Dış ticaret Türkiye ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Dış ticaret hacminin GSYH’ya oranı %50 civarında. Yaklaşık 80 milyar dolarlık bir cari işlemler açığı var ve bu açığın finanse edilmesi gerekiyor. Bu birkaç veri bile dünya ekonomisindeki gelişmelerin Türkiye’nin performansı açısından ne ölçüde önemli olduğunu gösteriyor. Zaten 2008 krizini hatırlamak bile yeterli. Kendi ekonomisi sağlam olmasına rağmen küresel kriz nedeniyle Türkiye o dönemde %8 daralmıştı.</p>
<p style="text-align: left;">Küresel kriz ertesinde geçen sene görülen toparlanma giderek zayıflıyor. Hemen hemen tüm ülke gruplarında 2012’de geçen seneye göre daha kötü bir performans bekleniyor. Bu tespit iki açıdan önemli. Bir, Türkiye ekonomisinde 2012 için öngörülen yavaşlama ve aşağıda değineceğim sermaye girişlerinde, faiz oranlarında, kurlarda beklenen sorunlar, sadece Türkiye’ye özel değil. Benzeri ülkelerde de aynı sorunlar var. İki, tüm dünyanın yavaşlayacağı bir ortamda Türkiye eskisi gibi büyüyemez.</p>
<p style="text-align: left;">Dünya ekonomisindeki gelişmelere biraz daha yakından bakalım:</p>
<p style="text-align: left;">ABD’den bazı ufak tefek olumlu işaretler gelmeye başladı. Özellikle istihdam piyasalarında, işsizlik oranında ve yaratılan istihdamda açıklanan veriler birkaç ay öncesi kadar ürkütücü değil. Yine de resesyondan çıkış çok yavaş ve zayıf olacak.</p>
<p style="text-align: left;">Esas sorun AB’de. AB’nin geleceği hâlâ belirsizliğini koruyor. AB ekonomilerinin içinde bulunduğu borç krizi, hergün yeni boyutlara taşınıyor. Önce Yunanistan, İrlanda gibi nispeten küçük ülkelerde başlayan sorunlar, giderek İspanya, İtalya gibi büyük ülkeler için de bir tehdit oluşturmaya başladı. AB’deki sorunların ağırlaşması, çözümü daha da zorlaştırıyor ve meseleyi bir çıkmaza kilitliyor. Şimdi borçları ödemekte sıkıntı çeken hükümetler yeni borç bulmakta zorlanıyor, bu nedenle faizler yükseliyor ve diğer kalemler için ayrılan kamu harcamaları mecburen azalıyor. Bu da büyümeyi yavaşlatıyor. Ama büyüme yavaşlayınca hükümetler vergi toplamakta zorlanıyor. Vergi gelirleri düşünce bir sonraki dönem hükümetler borçları geri ödemekte daha da zorlanıyor. Bu, içinden kendi kendine çıkılamayacak bir kısır döngü.</p>
<p style="text-align: left;">Çözüm bir yerlerden taze para bulmaktan geçiyor. Bu taze paranın gelebileceği tek adres ise Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa’nın ekonomisi daha güçlü, büyük ekonomileri. Ama bu da AB içinde bir transferden başka bir anlama gelmiyor. Tasarruf oranı yüksek, bankacılık sektörü sağlam, kamu maliyesi istikrarlı, rekabet gücü yüksek ülkelerden, tüketimin yüksek olduğu, popülizm uğruna yapılmış harcamaların kamu borçlarını ödenemez seviyelere taşımış olduğu, bankaların temkinli davranıp davranmadığının yeterince denetlenmediği ülkelere bir transfer. Doğal olarak bu durum, ekonomisi sağlam Almanya gibi ülkelerde tepkiyle karşılanıyor. İşlerin iyice kontrolden çıkması durumunda Yunanistan gibi ülkelerin Euro’dan çıkması dahi gündeme gelebilecek.</p>
<p style="text-align: left;">AB’deki sorunların daha da kötüye gitme ihtimali bir yana, mevcut durum zaten yeteri kadar olumsuz. İtalya ve İspanya 2012’de daralırken, Fransa, Almanya ve İngiltere’de çok cılız bir artış görülecek. AB genelinde sene sonunda pozitif büyüme görülmesi bile olumlu sayılacak. Fransa’nın bile kredi notunun düşürülmüş olduğu bir ortamda Avrupa’da bankacılık sistemine güven o kadar azalmış durumda ki bankalar birbirlerine kredi açmaktansa paralarını güvence altına almayı tercih ediyor. Geçenlerde Euro tarihinde bir ilk gerçekleşti ve Almanya negatif faizle borçlandı. Yani bankalar paralarını yatırmak için üstüne para verdi. Avrupa merkez bankasında bankaların gecelik mevduatı 482 milyar Euro’ya ulaştı.</p>
<p style="text-align: left;">Diğer gelişmiş ülkelerde de durum çok farklı değil. Japonya geçen senenin felaketlerinin ardından bu sene biraz toparlanacak. Ama gelişmiş ülkelerin genelinde büyüme hızı düşük.</p>
<p style="text-align: left;">Denilebilir ki, başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde büyüme devam ediyor. Gelişmiş ülkeler 2007-2012’de sadece %3 büyürken Çin ekonomisi toplamda %60 büyümüş olacak. Ama Çin’in bile büyüme hızı 2012’de 2011’e göre gerileyecek. Benzeri durum diğer gelişmekte olan ülkeler için de geçerli.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ekonomiler gerilerken sınıf mücadelesi şiddetleniyor </strong></p>
<p style="text-align: left;">Ekonomik performansın düşmesi sosyal ve siyasî dengeler üzerinde de etkisini gösterecek. Son yıllarda artan protestolar, isyanlar sürpriz değil. Kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana her devresel krizde görülen sancılar şimdi tekrar yaşıyor. Ekonomik performans bozulunca 2000’li yılların başından beri hızlı ekonomik büyümenin perdelemiş olduğu bölüşüm sorunları ayyuka çıkıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Küçük bir azınlık sürekli servetine servet katarken, çalışanların durumunun aynı oranda iyileşmemesi, hatta üretimin modern örgütlenme yöntemleri altında çalışanlar üzerindeki baskının ve sömürünün yoğunlaşması artık gözlerden kaçırılamaz bir noktaya geldi. “Biz %99’uz” söyleminde ifadesini bulan bu isyan dalgasının ivmesinin düşmeden devam etmesi şaşırtıcı olmayacak. ABD, Fransa, Rusya, Tayvan, Meksika, Mısır ve Güney Kore’de seçimler var. Çin’de de Kongre yeni devlet başkanını seçecek. Yoksulların ve emekçi sınıfların yükselen seslerinin bu seçimler üzerinde etkili olacağı kesin.</p>
<p style="text-align: left;">Sonuç olarak, finans kapitalden kaynaklanan sorunlar tüm dünyada da büyümeyi yavaşlatırken kapitalizmin küresel coğrafî örgütlenmesinde denge eski batılı merkezlerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayıyor ve yeni bir devrimci dalgaya yol veriyor. Bu ortamda eski egemenlerin egemenlikleri kaçınılmaz olarak yara alıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Küresel düzlemdeki bu gelişmelerin, Türkiye’de ekonomisinde ve siyasetinde izdüşümleri olacak.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Türkiye’de de büyüme yavaşlayacak</strong></p>
<p style="text-align: left;">Dünyada üretimdeki yavaşlama ticarette de yavaşlamayı getirecek. Finans sektöründeki sorunlar ve güven erozyonu nedeniyle sermaye, Türkiye gibi çevrede yer alan, ne olacağı nispeten belirsiz ülkeler yerine, getiri oranı yüksek olmasa bile en azından kârların güven altında olduğu kapitalizmin yüzyıllık kalelerine sığınacak. Bu da Türkiye için ihracat gelirlerinin azalması ve cari açığını finanse etmek için para bulmakta zorlanması anlamına geliyor. Yani ekonomik performansta bir zayıflama kaçınılmaz.</p>
<p style="text-align: left;">Zaten son aylarda bu süreç başlamış durumda. Bu yüzden TL değer kaybediyor ve faizler yükseliyor. Bu yüzden ne içerden ne dışarıdan üçüncü köprüye para yatıracak sermayedar çıkmıyor. Ekonomik performansın düşmesi, AKP’nin oy potansiyelinin azalması demek. Bu kesin. Hükümet de bunun farkında. Bu yüzden yine son zamanlarda ortalığı komplo teorileri ve faiz lobisi argümanları doldurdu. Başbakan faiz lobisi yüzünden vatandaşın tüketimini azalttığını, Merkez Bankası başkanı ise TL’nin spekülatörler yüzünden değer kaybettiğini ileri sürüyor.</p>
<p style="text-align: left;">Hükümeti her durumda desteklemeyi görev edinenlere göre ekonomi çok şahane. Fakat bu yorum geçmiş dönemin verilerine dayanıyor. Burada üç veri öne çıkıyor: Büyüme, ihracat ve işsizlik. Gerçekten de küresel krizin arkasından gelmesi kaçınılmaz olan toparlanmanın etkisinin yaşandığı 2011 yılının performansına bakınca Türkiye dünyada en hızlı büyüyen ilk üç ülke arasına girmiş. En büyük ihracat pazarı olan AB ekonomisinin içler acısı durumuna rağmen ihracat rekor kırmış. İşsizlik oranı kriz öncesi seviyelere gerilemiş ve hatta istihdam oranı kriz öncesinin bile üzerine çıkmış.</p>
<p style="text-align: left;">Fakat yukarıdaki çerçevenin ortaya koyduğu bir nokta var: 2012 yılında dünya ve Türkiye ekonomisi geçen yıla oranla daha az üretecek, daha az tüketecek. Küresel ekonomide risk iştahının gerilemiş olması nedeniyle cari açığın finansmanı zorlaşacak. TL’deki değer kaybı durdurulamıyor. Yüzde 20 civarında değer kaybı ile TL en fazla değer kaybeden para birimlerinden biri. Yeniden %10’ların üzerine çıkmış olan enflasyon ve faiz oranları benzeri ülkelere kıyasla yüksek. Son açıklanan kredi, ithalat, kapasite kullanımı, sanayi üretimi gibi veriler de ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. Üstelik para ve kur politikalarıyla konjonktüre müdahale etmek bir tarafa, ekonominin yapısal sorunlarını gidermek bugünden yarına olmaz. Halbuki esas sorun üretim yapısından kaynaklanıyor. Bunca değişime rağmen Türkiye’de hâlâ 2001 krizinin ardından çizilen ekonomi politikası çerçevesi geçerli. Bu çerçeve ise liberalizmin şahlanışta olduğu, tüm dünyanın ABD merkezli finans kapitalin hegemonyasında olduğu, içeride ise hükümetlerle ve devletle organik ilişkiler içinde olan küçük bir sermaye grubunun tüm ekonomiyi şekillendirdiği bir dünyayı esas alıyor. Oysa bugünün dünyası bir hayli farklı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Siyasette ve ekonomide yeni ittifaklar şekillenecek</strong></p>
<p style="text-align: left;">Dünya ekonomisindeki eski egemenlerin gücünün zayıflaması, bu egemenlerin yurtiçindeki ortaklarını da etkileyecek. Türkiye içindeki sermaye sınıfının kendi mevzilerini korumak için AKP muhalefetini gevşetmesi ihtimalini yabana atmamak lazım. İstanbul burjuvazisinin hükümetle arayı toparlama isteği hükümetten de olumlu yankı bulur. AKP’nin son dönemde yüzünü devletçi, milliyetçi, statükocu kesimlere çevirmiş olması bu ihtimali destekliyor. İktidar açısından, ekonomik durumun bozulmasıyla çalışanların ve yoksulların desteğinin gerilemesi karşısında, durumu telafi etmenin en iyi yolu ekonomide burjuvazinin desteği, siyasette ise milliyetçilerin desteği olarak gözüküyor.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/bu-yil-ekonomiye-ne-olacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Millet Uyurken Rüyasında Ne Görür?</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/bir-millet-uyurken-ruyasinda-ne-gorur/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/bir-millet-uyurken-ruyasinda-ne-gorur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 12:55:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür ve sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=773</guid>
		<description><![CDATA[Tolga Tüzün Lev Kreft, sanat ve siyaset ilişkisinden ve tarihsel modellerinden söz ederken sanatın ulus inşası ile ilişkisinin tohumlarının XVII yüzyılda atıldığını söyler. Fransa’da XIV Louis’nin hükümdarlığı sırasında ulus-devlete hizmet edecek en önemli kurumların temelleri atılmıştı: Kral’a bağlı sürekli bir orduyla temin edilen şiddet tekeli, merkezî bir idarî yapı, soyluları da denetimi altına alacak bir <a href='http://www.altust.org/2012/02/bir-millet-uyurken-ruyasinda-ne-gorur/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Tolga Tüzün</strong><strong></strong></p>
<p style="text-align: left;">Lev Kreft, sanat ve siyaset ilişkisinden ve tarihsel modellerinden söz ederken sanatın ulus inşası ile ilişkisinin tohumlarının XVII yüzyılda atıldığını söyler.</p>
<p style="text-align: left;">Fransa’da XIV Louis’nin hükümdarlığı sırasında ulus-devlete hizmet edecek en önemli kurumların temelleri atılmıştı: Kral’a bağlı sürekli bir orduyla temin edilen şiddet tekeli, merkezî bir idarî yapı, soyluları da denetimi altına alacak bir vergi sistemi, yükselen yeni burjuva sınıfının mallarının dolaşımını ve iletişimini kolaylaştıran bir ulaşım ağı ve en önemlisi merkezî  bir biçimde denetlenen bir ulusal kimlik inşası.</p>
<p style="text-align: left;">Kardinal Richelieu tarafından kurdurulan Fransız Akademisi’nin amacı “modern dillerin en mükemmeli” olan Fransızca’yı bütünleştirmek, standartlaştırmak ve arındırmaktı. XIV Louis zamanında giderek etki alanını sanata doğru geliştiren Akademi, “soylu” ve “ince” beğeniyi kurallara bağlayarak Descartes’ın duyusal hazları dışladığı Aklın yeni paradigmasında Fransız sanatına yer açtı. Ayrıca kendine model olarak Antik Yunan ve Roma’yı almış olan bir ulusun sanatının en mükemmel olması mümkün olmadığından, kuramsal tartışmalar sonucunda yeni olanın daha iyi olduğu sonucuna varıldı. Modern beğeni kronolojik üstünlüğünü <em>estetik doğru</em> ve <em>iyi</em> olarak ilan ediyordu. <span id="more-773"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Fransız sanatının mükemmelliği</strong></p>
<p style="text-align: left;">Merkezî sanat çevrelerinde yaşanan tartışmalar, yararlı olan sanatlar ve saf, ince beğeniye dayalı sanatlar ayrımı ile sonuçlandı. Bu ince beğeninin ölçütü ise <em>güzellik</em> oldu: <em>a priori</em> olarak saf olanın üstün geldiği bu estetik yargı evreninin kuralları Fransız Akademisi tarafından belirleniyor ve sanatın estetik kategorileri hiyerarşik olarak tanımlanmaya başlıyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Üst tarafında Fransızlığın mükemmeliğini yansıtan elit hazlar, aşağı tarafında seviyesiz, bayağı hazların bulunduğu piramidin doğal sonucu, o ulusun estetik yargılarına ancak belli bir kurallar bütününe riayet eden sanat eserlerinin hitap etmesi ve saf güzellikten haz etmeyenlerin estetik yargıda bulunmalarının önünün alınması oldu. Ulusun ve devletinin estetik koruyucusu olarak denetim görevini Akademi üstleniyor, tarih ‘Güzel Sanatlar’ kavramıyla tanışıyor, ‘yüksek sanat’ ve ‘alçak sanat’ ayrımı Fransız kimliğine bitiştirilerek Modern Fransız devleti Fransız ulusunu kuruyordu. Damıtılan bir Fransızlıktan sözetmek mümkün: Devletin eliyle örgütlenen bir Fransız ideali, Fransız sanatının mükemmelliğini temsil ediyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Aynı yüzyıllarda Fransızlarda ulus kavramı, aristokrasinin ısrarıyla kan bağı ve doğum ilişkisiyle etnisite üzerinden kurulurken, aynı topraklarda yanyana yaşayan insanların bir ulus oluşturabileceğine dair yeni fikirler de ortaya çıkmaya başladı. Özellikle siyasî rejimde giderek güç sahibi olan burjuva sınıfı, Fransızlığın sadece yönetici elitin sahip olduğu bir öncelik olduğu fikrine karşı çıkıyor ve Aydınlanma felsefecilerinin eliyle, bir ülkede yaşayan halkların tamamının ulusu oluşturduğu ve bu halkların siyasal sisteme katılımının evrensel bir hak olduğu fikrini yayıyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Mutlakiyetin zayıflaması ve Fransız devrimiyle çökmesi bu modeli tarihten silmedi. Aksine, bir modern devlet kurmak isteyen diğer ülkeler önce etrafına bir devlet inşa edecekleri bir ulus ideali kurmak için Fransız modelinden etkilendi. Sanatı -ve tabii ki tarihi, bilimi, toplumsal ilişki örüntülerini- ulaşmak istedikleri ulus hayalinin bir temsili olarak, modern kurumlarının eksikliğini bazen telafi bazen ikame edecek şekilde kullandılar. Sanat artık sadece yukardan aşağı denetlenmesi gereken bir olgu değil, devletin boşluğunu estetik bir temsil olarak dolduran bir kurguya dönüştü.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Alman etnik mitolojisi</strong></p>
<p style="text-align: left;">Napolyon’un ordularıyla sınırlarından içeri girdiğini gören Almanlar, aynı topraklar üzerinde yaşayan bireylerin gönüllü birlikteliğinden oluşan bir ulus kavramından ziyade Fransız aristokratlarının etnik ulus kavramının -ortak lisan, tarih, adetler, köken- kendileri için daha faydalı olacağını sezdi. Alman romantizminin kökenlerinde Aydınlanma’nın ve modernliğin gündelik yaşamdan ve sanattan izole ettiği “efsunun” geri kazanılması olduğu kadar, Aydınlanma’nın, ülkesini işgal etmekte olan ordunun ruhu olduğunu gören ve buna karşı Alman etnik mitolojisi üzerinden tarihini yeniden yazan/hayal eden aydınların tepkisel birliği vardır.</p>
<p style="text-align: left;">XIX yüzyılın başında ortaya çıkan <em>Völkish </em>hareketi, romantik bir folklor ve etnik halk tanımından yola çıkarak toprağa, yerel tarihe, Almanlık mirasına bağlılık üzerinden kendini kuran bir inanç ve düşünce sistemine dönüşür. “Halk” mekânsal bir paylaşımı tarihsel bir soy ortaklığı üzerinden ifade eden mitolojik bir göndermeye dönüşürken siyasî vasıflarının çoğunu da kaybeder: Bu sayede hem sağ hem sol siyasî akımlar bu içi boşaltılmış halk kavramını kendilerine maledecekler, sağ açgözlü ve “modern” bir elitin antitezi olarak, sol ise proleterya ile özdeş olarak kullanacaktır. XIX yüzyılın sonuna gelindiğinde etnik köken ve dil, ulusçuluğun ana unsurları olur ve bunların tanımı, yaygınlaştırılması ve denetimi ulus-devletin en temel özelliği haline gelir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>“Sınıfsız, ayrıcalıksız”</strong></p>
<p style="text-align: left;">Ulusalcı akımlar XIX yüzyıl ortalarından İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sanatta çeşitli şekillerde ortaya çıkacaktır. Müzikte Rus Beşleri olarak anılan Balakirev, Cui, Mussorsgsky, Rimsky-Korsakov, Borodin; Polonya’da Chopin; Çekoslavakya’da Smetana, Dvořák, Janáček; Norveç’de Grieg; Finlandiya’da Sibelius; İspanya’da Granados, Albeniz; İngiltere’de Elgar, Vaughan Willams; ABD’de Copland, Ives… Müzikte ulusalcılık folklorik temaların melodik malzeme olarak kullanılmasıyla; bunların egemen müzikal üsluplara “yedirilerek” halkçı/ulusalcı duygu ve düşüncelerin dinleyicilere aktarılması olarak tanımlanabilir. Bu sayede kendi etnik kökenlerinden gurur duyan dinleyici alışık olduğu yerel malzemenin dolayımı ile “evrensel müzikal kültürle” bağ kurabilecek, anlamdırabilecek ve özümseyecektir. Halk ile bir olacak, kendisini bu homojen, “sınıfsız, ayrıcalıksız” bütünün içinde gönüllü olarak eritecektir.</p>
<p style="text-align: left;"><em>Yirminci Yüzyılda Halkçılık</em> adlı kitaplarında Daniele Albertazzi ve Duncan McDonnell’ın halkçılığı “erdemli ve homojen bir halkı haklarından, değerlerinden, refahlarından, kimliklerinden ve seslerinden mahrum eden -ya da etmeye çalışan- elit bir tabaka ve tehlikeli ‘ötekilerle’ kafa kafaya getiren bir ideoloji” olarak tanımlamaları anlamlıdır. Tahmin ettiğiniz gibi halkçılık kendini etnik/dinsel birlik üzerine kuran bir sisteme dönüştüğü anda ırk mefhumunun etrafında kurgulanan toplumsal, siyasal ve kültürel model ile özdeşleşecektir. Goebbels, 1918 Alman devrimi sonrasında “<em>halkı</em> sokağa çıkarmak için gereken gücü anlayabildikleri anda siyasal iktidara ele geçireceklerini” öngörür. Hitler <em>Kavgam</em>’da “Nasyonal Sosyalist hareket halkçıdır (<em>Völkish</em>); halkçı düşünceler Nasyonal Sosyalisttir” diyecektir.  Halkı sokağa çıkarmak için, vatanın elden gidiyor olduğunu bağırırken, bir yandan da vatanın elde olmasının ne anlama geldiğini, vatanın sahiplerinin  kimler olduğunu anlatmak gerekir.</p>
<p style="text-align: left;">Yukarıda isimleri geçen bestecilerle Romantik dönemin ikon bestecisi Richard Wagner arasındaki önemli fark budur: Wagner folklorik bir malzeme kullanmaz, yepyeni bir Alman folkloru yaratır. Fantazmagorik, mitolojik bir Alman idealidir Wagner’ın yapıtı. Kuzeyin masalları, mitleri ile Hristiyan, pagan, Uzak Doğu dinsel anlatılarının tekinsiz bir karışımıdır. Halk ile etnik/dinsel ulusu aynı toprağın üzerinde birbirine geçirmeye başladığınızda, tarihinizi yeniden yazdığınızda, mitolojinizi sıfırdan kurduğunuzda tanımlamış olduğunuz ulusa uymayan, o mitolojik örtünün üstünü örtemediği bir halk “artığı” ile kalakalırsınız. Ulustan artakalan bu “artık” halk, geri doğru kök saldırttığınız ulusunuzun varlığını tehdit eden, yeni kimliğinizin “ötekisine” çok çabuk dönüşür. Yahudiler Wagner’ın kurduğu mitsel anlatının ötekileri olmuştur, Büyük Alman Irkının Ötekileri.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Babadan kalma yöntemler</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bu ötekilerle nasıl başa çıkacağınız siyasal projenize göre değişir; 1870’te asimilasyonla ulusal “bütünlüğünü” sağladığını düşünen Almanya için bu proje 70 sene içinde soykırıma evrildi. Alman ulus birliği projesini yere göğe koyamayan Ziya Gökalp ve ardıllarının projesi Osmanlının içinde gizli kalmış Türk unsurların kazılıp ortaya çıkarılması ve uluslararası standartlarla harmanlanarak yeni medeniyetin esaslarını oluşturması idi. Bu unsurlar kazılıp çıkarılırken ortaya çıkan hafriyatın tasfiyesi, yani halk “artıklarının” ne yapılacağı, Ziya Gökalp 1923’de <em>Türkçülüğün Esasları</em>’nı yayınladığında artık bir sorun teşkil etmiyordu. Türk ulusalcıları yeni cumhuriyetlerine açık ara farkla başlıyordu: 1915 Ermeni soykırımı, Yahudilerin, Süryanilerin, Rumların ve diğer gayrımüslim halkların yüzyıllardır yaşadıkları yurtlarından sürülmeleri ortada “artık” falan bırakmayacaktı. 1913 Balkan Harbi öncesi Anadolu’da esamesi bile okunmayan Türk kimliğinin etrafında önce bir devlet, sonra bir ulus kurma projesi nispeten sorunsuz geçecek, süreçte ortaya çıkan pürüzler (mesela eşit haklar söz verilerek projeye dahil edilen Kürdistan halkı) Dersim’de babadan kalma yöntemlerle halledilecekti.</p>
<p style="text-align: left;">Türk modern devleti sanat alanında kendini kurarken bu arka planın gölgesi her atılıma, her yaratıma düşüyordu. Köy Enstitüleri’nden konservatuarlara, müzikallerden operalara Türklük vurgusu giderek artıyor, tek tip ve çok sıkıcı bir müzikal kültür bu ülkenin imha edilmiş ruhlarının pahasına devlet eliyle besleniyor, tekelleşiyor, kanserleşiyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Yeni cumhuriyetin doğal ideoloğu olarak Ziya Gökalp ve ardılları, Osmanlı’nın zengin müzik külliyatını Bizans Müziği olarak tasfiye ediyor ve hatta bir ara Cumhuriyet’in altın çocuklarından Cemal Reşit Rey’in <em>Lüküs Hayat</em> operetindeki bazı şarkılar fazla “alaturka” bulunarak sansür ediliyordu. Alaturka karşıtlığı yeni cumhuriyet elitinin tanımlayıcı özelliklerinden biri oluyordu.</p>
<p style="text-align: left;">İronik olan durum, aslında halkçılığın kökenlerinde yatan “kozmetik” modernleşme karşıtlığı, “efsununu kaybetmiş” rasyonel bir dünyadaki rahatsızlık, tam da kendini halkçı olarak tanımlayan yeni elitin eliyle bastırılıyor, üstü örtülüyor, yokmuş gibi yapılıyordu. Recaizade Ekrem’in 1896 <em>Araba Sevdası</em> adlı romanda yarattığı Bihruz Bey karakteri yeni elitin doğal karakteri haline geliyor,<em> alaturka olan herşey ancak Türkleştirilerek</em> bu ülkenin kültür hayatında bir yer buluyordu. Cumhuriyet’in sahiplerinin “biz”i, aynı Wagner’ın mitlerinin yaratmaya çalıştığı gibi hayalî bir “biz”di. Derin bir hipnoz halinde, sayıklama ile esrime hali arasında nüfuz edilebilen, rasyonal bir söylem<em>miş gibi yaparken </em>aslında sadece bilinçdışında çalışan bir <em>biz</em>. Kürtler yokmuş gibi, Ermeni soykırımı olmamış gibi, her ay onlarca kadın öldürülmüyormuş gibi, eşcinseller, transseksüeller, travestiler yokmuş gibi, dünya giderek ısınmıyormuş gibi, kapitalist sistem ve liberal demokrasiden başka bir alternatifimiz yokmuş gibi yapan bir <em>biz</em>…</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/bir-millet-uyurken-ruyasinda-ne-gorur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulusal bellekten ortak belleğe</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 12:50:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milliyetçilik tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=770</guid>
		<description><![CDATA[Arus Yumul Geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Ermeni yazar, komünist, marangoz Sarkis Çerkezyan 2005 yılında Radikal’e verdiği röportajda Türk Solu dergisine itirazını şu sözlerle dillendirmişti: “Zihni Anadol, Türk Solu diye bir dergi çıkarıyordu. Bir miting sonrası Zihni ‘Bizim dergiye bir yazı yazsana’ dedi. ‘Ben o dergiye gıcığım’ dedim. ‘Niye’ diye sorunca da anlattım: ‘Bu memlekete <a href='http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Arus Yumul</strong></p>
<p style="text-align: left;">Geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Ermeni yazar, komünist, marangoz Sarkis Çerkezyan 2005 yılında <em>Radikal</em>’e verdiği röportajda <em>Türk Solu</em> dergisine itirazını şu sözlerle dillendirmişti: “Zihni Anadol, <em>Türk Solu</em> diye bir dergi çıkarıyordu. Bir miting sonrası Zihni ‘Bizim dergiye bir yazı yazsana’ dedi. ‘Ben o dergiye gıcığım’ dedim. ‘Niye’ diye sorunca da anlattım: ‘Bu memlekete Migros geldi, ‘Türk Migros’ dediniz. Bilmem ne geldi, ‘Türk’ oldu&#8230; Şimdi siz <em>Türk Solu</em> diyorsunuz. Eğer solunuz sadece size aitse, bizim ne işimiz var içinde? Biz enternasyonal insanlarız. O zaman ben gideceğim, bir Ermeni solu bulacağım, orada çalışacağım.’ Herhalde aklı yattı Zihni’nin ki, bir süre sonra derginin adını değiştirdiler.” <a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_edn1">[i]<span id="more-770"></span></a></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Belleğin Türkleştirilmesi</strong></p>
<p style="text-align: left;">Heterojen Osmanlı toplumdan homojen bir ulus inşa etme projesine, ülkenin toprağından nüfusuna, yer adlarından ekonomisine, kültüründen kamusal sembollerine, ideolojilerinden  geçmişine her alanını millîleştirme, Türkleştirme politikaları eşlik etti. Bu süreçten kaçınılmaz olarak toplumsal bellek de payını aldı. Zira bellek siyaseti bir kimliğin kurgulanmasındaki temel öğelerden biridir ve ulus devlet oluşturma aşamasında merkezî bir yer tutar. Toplumsal hafızanın denetçileri o belleğin nasıl şekilleneceğini, içinin neyle doldurulacağını tekellerinde tutmak ister. Tekil ve homojen bir toplumsal bellek ancak çoğulcu bir tarihi dizginleyen resmî tarih tezinin oluşturulup yaygınlaştırılmasıyla mümkün olur.</p>
<p style="text-align: left;">Tarihin Türkleştirilmesinin en aşırı tezahürü olan Türk Tarih Tezi’ne göre, Anadolu’nun ilk yerli halkları Türklerdir. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “Bu memleket tarihte Türk&#8217;tü, halde Türk&#8217;tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır”. Müslümanları Türk kimliği altında eritmeyi hedefleyen resmî ideoloji, gayrimüslimleri, türdeş olarak imgelenen “muhayyel cemaatin” dışına itti. Rejimin meşrulaştırıcı sembolleri, geçmiş, bugün, gelecek tahayyülleri içinde yer almayan gayrimüslimler resmî tarihte ya hiç yoktur ya da Türk milletini arkadan vuran, hançerleyen iç düşmanlar olarak resmedilir.</p>
<p style="text-align: left;">Osman Köker’in sözleriyle: “Türkiye&#8217;de tarih genellikle Türkler üzerinden anlatılır. Bu, özellikle şehir tarihlerinde dikkat çekicidir. İlkokul 3. sınıftan itibaren ‘şehrimizin tarihi’ bahsine müfredatta yer ayrılmıştır. Burada genellikle o şehrin Türkler tarafından kurulduğu ya da şehrin adının Türkçe bir kavramdan geldiği öğretilir; şehrin Türklüğüne dair efsaneler aktarılır&#8230; Şehirlerin tarihinde yer alan Müslüman olmayan unsurlardan bahsetmek gerektiğinde ise, bunlar ancak olumsuz bir imaj içinde resmedilir. Onların o şehri var eden unsurlardan olduklarına ve şehrin sosyal, ekonomik hayatı içindeki rollerine hiç değinilmez: 20. yüzyıl başında birden ortaya çıkarlar, düşmanla işbirliği yaparlar, Türkleri arkadan hançerlerler. Sanki hiç yaşamamış, sadece ihanet etmişlerdir!” <a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_edn2">[ii]</a></p>
<p style="text-align: left;">Türk kimliği üzerinden kurgulanan resmî tarih ve bellek bir grubun ihtiyaçlarına cevap verirken başka grupları millî anlatının dışına itmekle kalmadı, farklı “bellek cemaatleri” arasında iletişimin önünü kesip çeşitli konularda suskunluklar üretti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Otoriter Söylem – İçten Gelen Söylem</strong></p>
<p style="text-align: left;">Tarih de, toplumsal bellek de, toplumu dıştan çevreleyen iktidar ve düzenin diliyle ya da Mikhail Bakhtin’in <a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_edn3">[iii]</a> sözleriyle söyleyecek olursak, egemen gücün söylemine tekabül eden  “otoriter söylem” ile şekillendi.</p>
<p style="text-align: left;">Bakhtin otoriter söylem ile içten gelen ikna edici söylem arasındaki ayrıma dikkat çeker. Otoriter söylem; peşin onayı, kayıtsız şartsız sadakati gerektiren babanın sözüdür. Durgun, cansız, statik, neredeyse kireçlenmiş bir söylemdir. Kuşaktan kuşağa aktarılır. Tek sesli olduğu kadar tek yönlü bir söylemdir. Karşılıklı iletişime, etkileşime kapalıdır. Onun doğruluğunu sorgusuz sualsiz kabul etmemizi, ama aynı zamanda onu içselleştirmemizi, kendi söylemimiz haline getirmemizi bizden talep eder. Bize düşen onu ezberleyip şablonlarını tekrarlamak, alıntılar ve tırnak işaretleriyle konuşmaktır.</p>
<p style="text-align: left;">Bizi teksesliliğe mahkûm eden otoriter söylemin aksine, içten gelen söylem bir metni kendi öznelliklerimizi katarak yeni baştan okumaya, kendi kelimelerimizle yeni baştan anlatmaya benzer. Yani biraz bizim, biraz başkalarının sözüdür. Bu yönüyle diyaloga, yeni ilişkilere açıktır. Sözü başka sözlerle, farklı seslerle diyaloga sokar. Yeni, farklı bağımsız kelimeleri mümkün kılar, üretken ve yaratıcıdır. Semantik yapısı sınırlı ve sonlandırılmış değildir. Değişime, tadilata, farklı anlamlara açıktır. Asla ölü bir söylem değildir; sonuçlanmamıştır, geçmişe değil geleceğe yönelik bir adım, bir itici güçtür. Varış yerinden ziyade bir kalkış, yola çıkış noktasıdır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>“Masal Babam”</strong></p>
<p style="text-align: left;">Hrant Dink, “Ermeni Sorunu” konusunda tam da bu söylemi kullanarak kurumsallaşmış egemen hafızaya ve onun tek dilli anlatılarına meydan okudu. Tarihi abluka altına almayı, geçmişi bugünden kazımayı amaçlayan “hafıza bekçilerinin” susturma, reddetme, yadsıma üzerine kurduğu otoriter söylemin mutlak iktidarını sarstı. Sözel bilince tek parça halinde kazınmış, tek bir sesi yankılayan söz dizgelerini parçalara ayırarak, cevapları önceden bilinen sorular, sabitlenmiş hakikatler hakkında merak uyandırdı.</p>
<p style="text-align: left;">Hrant Dink’ten önce de, sonra da, bu konuda resmî söylemi sorgulayan, ona açıkça meydan okuyanlar oldu. Ancak hiçbirinin sesi Hrant’ın hakim söyleme isyanı kadar etkili olmadı. Hrant’ın  şüphesiz ender rastlanan, özgün bir tonlaması ve ritmi vardı. Ancak o her şeyden önce bir hikâye anlatıcısıydı.</p>
<p style="text-align: left;">Hrant’ın ardından Şafak Pavey acısını “Hrantçığım, babacığın, benim masal babam. Çocukluktan beri düşlenen Saroyan hikayelerinden bize misafir gelmiş babacık” <a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_edn4">[iv]</a> sözleriyle dile getirmişti. “Hiçbir felsefe, hiçbir analiz, hiçbir aforizma, ne kadar güçlü ve derinlikli olursa olsun, yoğunluk ve anlam zenginliği açısından hakkıyla anlatılmış bir hikâyeyle kıyaslanamaz” der Hannah Arendt. <a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_edn5">[v]</a> Hrant Dink yerleşik belleğe alternatif oluşturacak karşı bellek oluşturma çabasında en eski anlatı biçimi olan hikâyeye başvurdu. Hikâyeler yoluyla tarih kitaplarında kayıt altına alınmayan, egemen belleğe aykırı düşen öznellikleri bugüne taşıyarak, örtbas edilmiş tarihi açığa çıkararak, toplumsal mutabakata dayalı hafıza sisteminde çatlaklar açtı.</p>
<p style="text-align: left;">Hrant’ın elinde hikâyeler özgürleştirirci anlatılara dönüşüyordu. Dinleyicileri egemen güçlerin insan hayatını, acılarını, duygularını hiçe sayıp değersizleştirdiği büyük tarihî anlatıların zamanından alıp sıradan insanların deneyim ve öznelliklerinin zamanına taşıyordu. Ölülerin, mağlupların, kaybolmuşların anıları, onların yıkılmış, bozguna uğramış hayalleri, gerçekleşmemiş rüyaları, genelleştirici, soyutlayıcı kuramsal analizlerden çok daha güçlü bir etki yaratıyordu. Kitleler üzerinde sağaltıcı ve aydınlatıcı bir rol oynuyordu. Hikâye anlatımı farklı dünya görüşlerine dayanan farklı yorumları olanaklı kılar; farklı, ucu açık, belki sonuçsuz kalacak bir tartışmayı başlatır. Hrant da anlattığı hikâyelerle ele aldığı konuyu çözmek veya sonlandırmak yerine yeni sorular sorarak eleştirel düşünme ve tartışmaya yol açıyordu. Amacı bilgi aktarmak veya nakil yoluyla öğretmek değildi. Onun içten içe ikna edici söylemi, bütünlük, süreklilik ve mutlak haklılık üzerinde yükselen toplumsal belleği dönüştürme niyeti taşıyordu. Ötekinin katkısına açık olan söylemi ile diyalogun yolunu açıyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Seslendirilmemiş hikâyelerin dillendirilmesi ile özel anılar kamusal anılara dönüştü, toplumun yaşayan belleğine sızdı. Hrant Dink’in sihri belki de burada yatıyordu. O, Ermeni kimliğinin içinden konuşuyordu. Ancak bu kimliğin öznelliklerini ön plana çıkaran hikâyeleri özel ile kamusal alan arasında bir bağ kuruyor, bu topraklardaki Ermenilerin tarihinin aslında Türklerin/Müslümanların da tarihi olduğunu gösteriyordu.</p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div style="text-align: left;"><a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_ednref1">[i]</a> http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=160939.<br />
<a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_ednref2">[ii]</a> http://bianet.org/biamag/bianet/78652-sireli-yegpayris&#8211;sevgili-kardesim.<br />
<a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_ednref3">[iii]</a> Mikhail Mikhailovich Bakhtin,  <em>The Dialogical Imagination</em>, (der.) M. Holquist, Austin, TX: University of Texas Press, 1981.<br />
<a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_ednref4">[iv]</a> <em>Agos</em>, 26 Ocak 2007.<br />
<a title="" href="file:///G:/Alt%C3%BCst/Say%C4%B1%2005/Yaz%C4%B1lar/Yeni%20klas%C3%B6r/RM%20-%20Ulusal%20Bellekten%20Ortak%20Belle%C4%9Fe%20-%20Arus%20Yumul.doc#_ednref5">[v]</a> Hannah Arendt, <em>Men in Dark Times</em>, New York: Harcourt Brace &amp; Comp, s. 22.</div>
<div>
<p style="text-align: left;">
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sayı 5: İçindekiler</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/sayi-5-icindekiler/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/sayi-5-icindekiler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 11:47:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçindekiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=763</guid>
		<description><![CDATA[Sayı 5: Ocak &#8211; Şubat &#160; Güncel  12 Eylül Darbecileri Yargılanırken [Roni Margulies] Muhalefetin Temelleri [Doğan Tarkan] Hrant’ın Katili Ergenekon Devleti [Şenol Karakaş] ‘Yetmez Ama Evet’in Kazanımları Ortadoğu ve Emperyalizm Arap Baharı: Özgürlük Mücadelesi Sürüyor [Ozan Tekin] Teröre Karşı Savaş [İlker Karayılan] Ekonomik kriz Bu Yıl Ekonomiye Ne Olacak? [Ümit İzmen] Borç Krizinin İçyüzü [Nihat <a href='http://www.altust.org/2012/02/sayi-5-icindekiler/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.altust.org/wp-content/uploads/2012/02/kapak-light.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-764" title="kapak-light" src="http://www.altust.org/wp-content/uploads/2012/02/kapak-light.jpg" alt="" width="210" height="288" /></a></p>
<h5 style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong>Sayı 5: Ocak &#8211; Şubat</strong></span></h5>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Güncel</strong><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/12-eylul-darbecileri-yargilanirken/" target="_blank">12 Eylül Darbecileri Yargılanırken</a></strong> [Roni Margulies]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/muhalefetin-temelleri/" target="_blank">Muhalefetin Temelleri</a></strong> [Doğan Tarkan]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/hrantin-katili-ergenekon-devleti/" target="_blank">Hrant’ın Katili Ergenekon Devleti</a></strong> [Şenol Karakaş]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/yetmez-ama-evetin-kazanimlari/" target="_blank">‘Yetmez Ama Evet’in Kazanımları</a></strong></li>
</ul>
<p><strong>Ortadoğu ve Emperyalizm</strong></p>
<ul>
<li><strong>Arap Baharı: Özgürlük Mücadelesi Sürüyor</strong> [Ozan Tekin]</li>
<li><strong>Teröre Karşı Savaş</strong> [İlker Karayılan]<span id="more-763"></span></li>
</ul>
<p><strong>Ekonomik kriz</strong></p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/bu-yil-ekonomiye-ne-olacak/" target="_blank">Bu Yıl Ekonomiye Ne Olacak?</a></strong> [Ümit İzmen]</li>
<li><strong>Borç Krizinin İçyüzü</strong> [Nihat Kentel]</li>
</ul>
<p><strong>Kentsel dönüşüm</strong></p>
<ul>
<li><strong>‘İyi’ Niyetle Toplumsal Gerçekliğin Uzlaşmaz Çelişkisi</strong> [Asuman Türkün]</li>
</ul>
<p><strong>Sosyalizm</strong></p>
<ul>
<li><strong>Sosyalizm Öldü mü?</strong> [Doğan Tarkan]</li>
<li><strong>Neden İşçi Sınıfı</strong> [Paul Blackledge]</li>
<li><strong>Şiddet ve Sosyalizm</strong> [Volkan Akyıldırım]</li>
<li><strong>Marksizm Üzerine Düşünceler</strong> [Besim F. Dellaloğlu]</li>
</ul>
<p><strong>Milliyetçilik, ırkçılık, soykırım</strong></p>
<ul>
<li><strong>Tanıl Bora ile Söyleşi</strong> [Arife Köse]</li>
<li><strong>Türkiye’de Irkçılık Yok mu Dediniz?</strong> [Ahmet Yıldırım]</li>
<li><strong>Normal Günde Terörist, Depremde Vatandaş</strong> [Elif Çelebi]</li>
<li><strong>Mustafa Kemal Evreninin Geometrisi</strong> [Ferhat Emen]</li>
<li><strong>Ulus Devlet ve Soykırım</strong> [Baha Coşkun]</li>
<li><strong>Lemkin, Soykırım ve İnkâr</strong> [Yalçın Ergündoğan]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/" target="_blank">Talat Paşa’nın Kara Kaplı Defteri Ulusal Bellekten Ortak Belleğe</a></strong> [Arus Yumul]</li>
<li><strong>Birbirini Yaşatmak</strong> [Karin Karakaşlı]</li>
<li><strong>Ayırarak Birleştirmek Mümkün müdür?</strong> [Bülent Somay]</li>
<li><strong>Nefret Söylemi Nasıl İşler</strong> [Cengiz Alğan]</li>
<li><strong>İslam Algısı ve Nefret Söylemleri</strong> [İrvin Cemil Schick]</li>
</ul>
<p><strong>İslam ve kapitalizm</strong></p>
<ul>
<li><strong>“Ahlaklı” Kapitalizm ve “İslamcı” Kapitalistler</strong> [Barış Uzun]</li>
</ul>
<p><strong>Portre</strong></p>
<ul>
<li><strong>Adolfo Kaminsky</strong> [Atilla Dirim]</li>
</ul>
<p><strong>Kültür</strong></p>
<ul>
<li><strong>Felsefe Dergileri: Aklını Kullanma Cesaretini Göster</strong> [Mehmet Demiröz]</li>
<li><strong>İyi İnsan Nâzım Hikmet</strong> [Turgay Fişekçi]</li>
<li><strong>Yeni Şehirde Edebiyat</strong> [Behçet Çelik]</li>
<li><strong>Çoğunluk (Filmi) Üzerine Serbest Çağrışımlar</strong> [Mehmet Şarman]</li>
</ul>
<p><strong>(…)</strong></p>
<ul>
<li><strong>Yeni Anayasa</strong> [Vahap Coşkun]</li>
<li><strong>“Despotizme Karşı Omuz Omuza”</strong> [Lütfi Sunar]</li>
<li><strong><a href="http://www.altust.org/2012/02/bir-millet-uyurken-ruyasinda-ne-gorur/" target="_blank">Bir Millet Uyurken Rüyasında Ne Görür?</a></strong> [Tolga Tüzün]</li>
<li><strong>Ba-tı-lı/Ka-dın-lar/Yal-nız/ De-ğil-dir!</strong> [Nagihan Haliloğlu]</li>
<li><strong>Lazer Epilasyon Üzerine</strong> [Metin Demir]</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/sayi-5-icindekiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Arzuladığınız şeyi gerçekten istemekten korkmayın&#8221;</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/arzuladiginiz-seyi-gercekten-istemekten-korkmayin/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/arzuladiginiz-seyi-gercekten-istemekten-korkmayin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:54:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Demokrasi mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=754</guid>
		<description><![CDATA[Slavoj Žižek, 9 Ekim günü Wall Street işgalcilerine Zuccotti Park’ta bir konuşma yaptı. Konuşmanın bütünü aşağıda.  Hepimizin başarısız serseriler olduğunu söylüyorlar, ama gerçek başarısız serseriler az ileride Wall Street’te. Bize sosyalist diyorlar, ama burada her zaman zenginler için sosyalizm yürürlükteydi zaten. Bizim özel mülkiyete saygı duymadığımızı söylüyorlar, ama 2008 malî çöküşünde, hepimiz gece gündüz haftalarca <a href='http://www.altust.org/2012/02/arzuladiginiz-seyi-gercekten-istemekten-korkmayin/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Slavoj Žižek</strong>, <em>9 Ekim günü Wall Street işgalcilerine Zuccotti Park’ta bir konuşma yaptı. Konuşmanın bütünü aşağıda.</em><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;">Hepimizin başarısız serseriler olduğunu söylüyorlar, ama gerçek başarısız serseriler az ileride Wall Street’te. Bize sosyalist diyorlar, ama burada her zaman zenginler için sosyalizm yürürlükteydi zaten. Bizim özel mülkiyete saygı duymadığımızı söylüyorlar, ama 2008 malî çöküşünde, hepimiz gece gündüz haftalarca çabalasak bile yok edemeyeceğimiz kadar alın teriyle kazanılmış özel mülkiyet tahrip edildi. Hayalci olduğumuzu söylüyorlar. Esas hayalciler, işlerin sonsuza kadar böyle yürüyebileceğini sananlardır. Biz hayalci değiliz. Biz, kâbusa dönüşmekte olan bir rüyadan uyanışız.</p>
<p style="text-align: left;">Biz hiçbir şeyi yok etmiyoruz. Sadece sistemin kendi kendisini yok edişine tanıklık ediyoruz. Çizgi filmdeki o klasik sahneyi bilirsiniz. Kedi uçurumun kıyısına gelir ve yürümeye devam eder, ayaklarının altında yer olmadığını bilmez. Ta ki aşağı bakıp durumun farkına varana kadar. O zaman düşer. Bizim burada yaptığımız da başka bir şey değil. Wall Street’tekilere, “Hey,” diyoruz, “Aşağı bakın!”<span id="more-754"></span></p>
<p style="text-align: left;">2011 Nisan ayının ortasında, Çin hükümeti televizyonda, sinemada ve romanda alternatif gerçeklik ve zaman yolculuğuyla ilgili tüm öyküleri yasakladı. Çin için iyiye alamet. Demek insanlar alternatifler hakkında hayal  kuruyorlarmış ki, hayal kurmayı yasaklamak zorunda kalmışlar. Burada yasağa gerek yok, çünkü egemen sistem hayal kurma kapasitemizi bile baskı altına almış. Her gün gördüğümüz filmleri düşünün. Dünyanın sonunu hayal etmek kolay, bir göktaşının gelip tüm yaşamı yoketmesini filan. Ama kapitalizmin sonunu hayal edemiyorsunuz.</p>
<p style="text-align: left;">Peki burada ne yapıyoruz? Size eski Komünist günlerden kalma harika bir fıkra anlatayım: Doğu Alman bir adamcağız Sibirya’ya çalışma kampına yollanmış. Mektuplarının sansür edileceğini bildiğinden, arkadaşlarına demiş ki: “Bir şifre bulalım. Eğer yolladığım mektup mavi mürekkeple yazılmışsa, söylediğim her şey doğrudur. Eğer kırmızı mürekkeple yazılmışsa, yalandır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu almışlar. Mavi mürekkeple yazılmış. Diyormuş ki: “Burada her şey harika. Dükkânlar tıka basa yiyecek dolu. Sinemalarda Batı’dan gelen filmler gösteriliyor. Evler geniş ve rahat. Bir tek kırmızı mürekkep yok.” İşte böyle yaşıyoruz biz de. İstediğimiz bütün özgürlükler var. Eksik olan tek şey kırmızı mürekkep: Özgürlüğün yokluğunu ifade edebileceğimiz dil. Özgürlük hakkında konuşmayı öğrendiğimiz tek yol –teröre karşı savaş filan– özgürlüğü sahteleştiriyor. Sizin burada yaptığınız da bu işte: Hepimize kırmızı mürekkep veriyorsunuz.</p>
<p style="text-align: left;">Bir tehlike var: Kendinize aşık olmayın. Burada iyi vakit geçiriyoruz. Ama unutmayın, karnaval ucuzdur. Önemli olan bir sonraki gün, gündelik hayatımıza döndüğümüz zaman. Bir şeyler değişmiş olacak mı? Bu günleri “Aah ah, o zamanlar gençtik, ne güzel günlerdi onlar,” diye hatırlamanızı istemiyorum. Temel mesajımızın, “Alternatifleri düşünmeye hakkımız var,” olduğunu unutmayın. Eğer kural bozulmuşsa, olabilecek en iyi dünyada yaşamadığımızı biliyoruzdur. Ama yolumuz uzun. Önümüzde gerçekten zor sorular var. Ne istemediğimizi biliyoruz. Peki ne istiyoruz? Kapitalizmin yerini nasıl bir toplumsal örgütlenme alabilir? Nasıl yeni önderler istiyoruz?</p>
<p style="text-align: left;">Unutmayın. Sorun yolsuzlukta ya da açgözlülükte değil. Sorun sistemin kendisinde. Sistem sizi yolsuzluğa zorluyor. Yalnızca düşmanlardan değil sahte dostlardan da sakının, onlar daha şimdiden bu süreci sulandırmaya başladı bile. Nasıl kahveyi kafeinsiz, birayı alkolsüz, dondurmayı da yağsız alıyorsak, onlar bu yaptığınızı da zarasız, ahlaki bir protestoya çevirmeye çalışacak. Kafeinsiz bir sürece. Ama bizim burada bulunmamızın sebebi, Coca Cola tenekelerini geri dönüştürüp birkaç dolarlık sosyal yardım sağlayarak, ya da Starbucks’tan kapuçino içip bunun yüzde birini üçüncü dünyanın açlıktan ölen çocuklarına yollayarak vicdanımızı rahatlatmamızı bekleyen bir dünyadan artık bıkmış olmamız. Çalışmayı ve işkenceyi taşerona verdik; eş bulma ajansları aşk hayatımızı bile taşeronlaştırdı; şimdi görüyoruz ki politik bağlılıklarımızın bile taşeronlaştırılmasına izin vermişiz. Politikayı geri istiyoruz.</p>
<p style="text-align: left;">Eğer Komünizm 1990’da çöken sistemin adıysa, biz Komünist değiliz. Unutmayın, o günlerin Komünistleri bugünün en becerikli, en acımasız Kapitalistlerine dönüştü. Bugün Çin’de sizin Amerikan Kapitalizminizden bile daha dinamik, ama demokrasiye ihtiyacı olmayan bir Kapitalizm var. O yüzden Kapitalizmi eleştirdiğinizde, demokrasiye karşı olduğunuzu söyleyerek size şantaj yapanlara kanmayın. Demokrasi ile Kapitalizm arasındaki evlilik bitti. Değişim mümkün.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün nelerin mümkün olduğunu düşünüyoruz? Medyaya bakın. Bir yanda, teknoloji ve cinsellikte her şey mümkün gibi görünüyor. Aya gidebilirsiniz, biogenetik youyla ölümsüz olabilirsiniz, hayvanlarla cinsel ilişki kurabilirsiniz filan. Ama toplum ve ekonomi alanlarına bakın. Orada her şey imkânsız olarak kabul ediliyor. Zenginlerin vergilerini biraz artıralım diyorsunuz, imkânsız diyorlar. Sonra rekabeti kaybederiz. Sağlık için biraz daha fazla para istiyorsunuz, imkânsız diyorlar, sonra totaliter devlet gelir. Size ölümsüzlük vadediliyor, ama sağlık için biraz daha fazla para harcanması engelleniyorsa, bu dünyada ters giden bir şeyler vardır. Belki de önceliklerimizi doğru saptamalıyız: Biz daha <em>yüksek</em> yaşam standartları istemiyoruz. Daha <em>iyi</em> yaşam standartları istiyoruz. Bizim Komünist olmamızın tek anlamı, ortaklığa önem vermemiz. Doğanın ortaklığına. Entellektüel mülkiyetin özelleştirdiği şeylerin ortaklığına. Biogenetiğin ortaklığına. Sadece bunlar için mücadele etmeliyiz.</p>
<p style="text-align: left;">Komünizm mutlak olarak başarısızlığa uğradı, ama ortaklık sorunu hâlâ önümüzde. Bize,”Siz Amerikalı değilsiniz,” diyorlar. Ama kendilerine “gerçek” Amerikalı diyen muhafazakâr köktencilere şunu hatırlatmalıyız: Hıristiyanlık nedir? Kutsal ruhtur. Kutsal ruh nedir? Birbirlerine sevgiyle bağlı, ve bunu yapmak için özgürlüklerinden ve sorumluluklarından  başka hiçbir şeyleri olmayan, eşitlikçi bir inananlar cemaatidir. Ve burada, Wall Street’te zındık putlarına tapan putperestler var. Demek ki tek ihtiyacımız sabır.</p>
<p style="text-align: left;">Korktuğum tek şey, birgün evlerimize dönmemiz, sonra da yılda bir toplanıp bira içerek, bugünü nostaljiyle, “Ah, ne güzel günlerdi onlar,” diye hatırlamamız. Böyle olmasın diye söz verin birbirinize. İnsanların çoğu kez bir şeyi arzuladıklarını ama onu gerçekten istemediklerini biliyoruz. Arzuladığınız şeyi gerçekten istemekten korkmayın.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Çeviren: Bülent Somay</strong></p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/arzuladiginiz-seyi-gercekten-istemekten-korkmayin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zorunlu eğitime karşı</title>
		<link>http://www.altust.org/2012/02/zorunlu-egitime-karsi/</link>
		<comments>http://www.altust.org/2012/02/zorunlu-egitime-karsi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:53:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.altust.org/?p=752</guid>
		<description><![CDATA[Berk Efe Altınal Bir seneden fazla oldu, bir ilköğretim okulu öğrencisinin başörtüsü ile okula girmek istemesi üzerine basında bir yığın yazı çıktı. Belki artık hatırlamıyorsunuz bile, gündeme hızla girdi ve gündemden hızla çıktı. İslamî duyarlılıklara sahip gazeteler dahi olayı provokasyon olarak değerlendirdi. Cumhuriyetçi kesim ise, bunun şeriat yönünde taleplerini gittikçe arttıranların çabaları olarak değerlendirdi. Dolayısıyla <a href='http://www.altust.org/2012/02/zorunlu-egitime-karsi/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Berk Efe Altınal</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bir seneden fazla oldu, bir ilköğretim okulu öğrencisinin başörtüsü ile okula girmek istemesi üzerine basında bir yığın yazı çıktı. Belki artık hatırlamıyorsunuz bile, gündeme hızla girdi ve gündemden hızla çıktı. İslamî duyarlılıklara sahip gazeteler dahi olayı provokasyon olarak değerlendirdi. Cumhuriyetçi kesim ise, bunun şeriat yönünde taleplerini gittikçe arttıranların çabaları olarak değerlendirdi. Dolayısıyla bir kez daha tartışılabilecek olan konuların en azı tartışıldı.</p>
<p style="text-align: left;">Oysa bu olay, belli bir zamanlamayla yapılan bir provokasyon değildi. Haksözhaber gibi haber sitelerini takip ediyorsanız, bu konuda taleplerin ve mağduriyetlerin muhafazakâr kesim için oldukça güncel bir mevzu olduğunu bilirsiniz. Bu talebi ana akım medya belli bir zamanda belli amaçlarla seslendirmiş olabilir. Ancak bu, talebin kendisinin içini boşaltmaz. <span id="more-752"></span></p>
<p style="text-align: left;">İlke olarak, Millî Eğitim Bakanlığının, eğer ilköğretimi TC vatandaşlarına zorunlu tutuyorsa (tıpkı askerlik gibi), okulun kapısına gelen herhangi bir öğrenciyi, inançlarından, giyim kuşamından veya herhangi başka bir sebepten dolayı geri çevirmesi gibi bir hakkın söz konusu olamayacağını söyleyerek başlamak isterim. MEB, ilköğretim ‘görevini’ yerine getirmek isteyen veya ilköğretim hakkından faydalanmak isteyen her vatandaşa bu eğitimi vermekle yükümlüdür.</p>
<p style="text-align: left;">Öte yandan ben zorunlu eğitime karşıyım.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Zorunlu Eğitim ve Beden      </strong></p>
<p style="text-align: left;">İlköğretim okullarındaki sekiz yıllık zorunlu eğitimden geçen hemen hemen hepimiz görünümümüzle ilgili sorunlar yaşamışızdır. İlköğretim ve lise dönemi, üniformalar, saç boyunun, etek boyunun sürekli kontrol edildiği, sıraya geçmek, düzene girmek gibi bedeni ve görünümü disiplin altına almak üzere müdürler ve yöneticiler tarafından ciddi emek harcandığı bir dönemdir.</p>
<p style="text-align: left;">Liselerde politika yapan sol gruplar için giyim kuşam üzerinden eylemler sürdürmek küçük burjuva görünebilir. Sözgelimi, bir erkek öğrencinin “Ben uzun saçımla da eğitim alma hakkına sahibim” demesi ya da tek tip üniformalardan şikâyet etmesi alışılagelmiş bir şeydir, ancak kolay kolay kolektif bir mücadeleye dönüşmez. Dönüşmemesinin sebebi, bu karşı çıkışın psikolojize edilmesidir, karşı çıkış ergenlik isyanı olarak görünür ve apolitize edilir. Oysa bu baskı da, bu karşı çıkış da politiktir.</p>
<p style="text-align: left;">Millî Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda yayınladığı kanun, kılık kıyafet yönetmeliğinin amacını üç maddede anlatıyor:</p>
<p style="text-align: left;">Bu Yönetmeliğin amaçları, her derece türdeki okullarda;</p>
<p style="text-align: left;">a. Yönetici, öğretmen ve diğer görevlilerle, öğrencilerin, Atatürk İnkılap ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılıklara kaçmayan ve sade bir kılık kıyafatte olmalarını sağlamaktır.<br />
b. Kılık kıyafette birlik, bütünlük, uyum ve düzen sağlamaktır.<br />
c. Öğrencilere kılık kıyafet yönünden toplumumuzun özelliklerine uygun tavır, tutum ve alışkanlıklar kazandırmaktır.<br />
(http://mevzuat.meb.gov.tr/html/52.html)</p>
<p style="text-align: left;">Sekiz yıllık zorunlu eğitim, sekiz yıl boyunca devletin yalnızca zihinlerimiz üzerinde kontrol sahibi olmasından ibaret değil. Elbette, sekiz yıl (ve devamında) devlet, tek taraflı ve tartışılamaz biçimde doğru bilgi olarak aktardığı bir yığın bilgiyle (mesela çarpık milliyetçi tarih dersleri, tek mehzep odaklı din dersleri, yaratıcılık karşıtı resim dersleri gibi) zihnimiz, düşünme biçimimiz ve yaratıcılığımız üzerinde hegamonya kurarken, bir yandan da bedenlerimiz üzerinde kontrol kurar; haftanın beş günü nasıl giyineceğimizi ve nasıl davranacağımızı kontrol eder.</p>
<p style="text-align: left;">Sekiz yıllık eğitimin sonucunda ortaya &#8216;medenileşmiş bedenler’ ve ‘medenileşmiş zihinler’ çıkacağı varsayılmaktadır bu ideoloji tarafından. Amaç, yönetmelikte gayet açık biçimde belirtilmiştir.</p>
<p style="text-align: left;">Bu sekiz yıllık eğitim (ve şimdilerde zorunlulaştırılan ana sınıfı eğitimi), cinsiyet ayrımını da öğrendiğimiz yerdir. Üniforma kuralları ve oturma düzeni sınıfı “kızlar” ve “erkekler” olarak tam ortadan böler. Anasınıflarındaki pembe ve mavi üniformalar ile, ilkokuldaki cinsiyetli önlükler ile cinsiyetler arası farklar yerleştirilir.</p>
<p style="text-align: left;">Daha ileriki sınıflarda giyim kuşam üzerinden sürdürülen hegemonya devletin toplumsal cinsiyet rejimini de yansıtır. Erkeklerle ilgili kısacık bir madde varken, yönetmelik kadın öğrencilerin giyeceği üniformayı uzun uzun açıklar. Erkek öğrencileri askerlikteki gibi ‘üç numara’ olarak tabir edilen kısa saçlarla ve sakalsız bir yüzle kabul eder. Küpe gibi “kadınsı” aksesuarlar kabul edilmez.</p>
<p style="text-align: left;">Kadın öğrencilerden ise, “çağdaş” bir görünüm beklenir, ancak bu çağdaş görünüm kadınsılıklarını fazla ön plana çıkartmadıkları sürece meşru görülür. (Bu, yönetmelikte şöyle ifade edilir: “vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde, yırtmaçsız, kolsuz ve diz kapağını örtecek boyda bir forma”). Bu, Cumhuriyet’in kadın kimliği anlatısıdır. Kadın başörtülü olmayacaktır, ama saçları açık da olmayacaktır; eteği bileğine kadar olamaz, ama dizinin üstünü de geçemez v.s. Bu, tanıdık “modern (batılı), ama ahlaklı” kadın imajıdır.</p>
<p style="text-align: left;">Devletin bu kontrol hakkı doğrudan da dile getirilen bir şey. Örneğin, 1 Kasım 2010 tarihli <em>Radikal</em>&#8216;de, Binnaz Toprak isimli köşe yazarı, “Küçük yaşta, henüz reşit olmayan çocukların okullarda başlarını örtmelerine izin verilmesi de gündem dışı kalmalı. Çocukların yetiştirilmelerinden aile kadar devlet de sorumludur. Anne-babaların çocukları üzerindeki tasarruflarına her çağdaş devlet müdahale eder. Örneğin, aileleri tarafından kötü muameleye maruz kalan çocuklar aileden alınabiliyor” diye yazmış.</p>
<p style="text-align: left;">O halde, zorunlu eğitimin, yedi yaşındaki bir vatandaşı 15 yaşına gelene kadar makul vatandaş haline getirmek gibi bir görevi olduğunu da anlıyoruz buradan. Anadili Kürtçeyse, ona Türkçe öğretilir. Farklı bir dinî pratikle büyüdüyse, ona Hanefi-Sünni Türk-Müslüman dini öğretilir. Kız çocuklara ‘modern ama ahlaklı’ kadın olmak, erkek çocuklara ise ‘delikanlı ama efendi’ olmak öğretilir. Sanat iyidir, ama resim dersinde çizilecek resimlerin neyi anlatacağı müfredatla sabittir. Tabii, dindarlık devletin kabul ettiği sınırların dışına taşarsa, o da zımparalanır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hiperaktivite Söylemi ve Ergenlik İdeolojisi </strong></p>
<p style="text-align: left;">Özellikle orta okul dönemlerinde öğrenciler giyim kuşam baskısına karşı taktikler geliştirmeye başlar. Bu baskı ergenliğe girmeye başladıkları düşünülerek arttırılmıştır. Artık kadın öğrencilerin giysilerine daha fazla dikkat edilir ve erkek öğrencilerle aynı sıralarda oturtulmaları istenmez olur.</p>
<p style="text-align: left;">Tam da bu dönemde öğrenciler üzerlerinde artan baskıya direnişle tepki verdiklerinde, bu karşı çıkışları okul yönetimi ve ‘veliler’ tarafından geçici ergenlik isyanları olarak okunur. Oysa bu tepki politiktir ve baskının olduğu her yerdeki gibi burada da bir takım direniş taktikleri geliştirildiğini gözlemek zor değildir. Herhangi bir lise veya ilköğretim okulunda gençlerin bu tek tipliğe karşı nasıl taktikler geliştirdiğini gözlemek zor değildir.</p>
<p style="text-align: left;">Ancak bu ergenlik ideolojisi, bu taktikleri veya karşı çıkışları psikolojikleştirir. Politik olanı, hormonlara veya vücuttaki değişimlere atfederek içselleştirir, doğallaştırır. Doğallaştırma ve psikolojikleştirme, apolitizasyonun en önemli araçlarından biridir.</p>
<p style="text-align: left;">Hiperaktivite söylemi ise çok daha korkutucu sonuçlara sahiptir. Biyolojik ideolojinin bir türevidir hiperaktivite. Okulda uyum sağlamayan, direniş gösteren, medenileşmek istemeyen çocuklar, kısa süre sonra okulun rehber öğretmeni veya yönetimi tarafından yönlendirildiği bir psikiyatristten hiperaktif tanısı alacaktır. Bu tanının sonuçları vahimdir, bu çocuklar ilaçla uyutulur. Kimyasallarla zehirlenir. Medeniyetin baskısına karşı çıkan her insan gibi, onlar da psikiyatrinin ilaçları tarafından kontrol altına alınır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>28 Şubat ve İlköğretim Reformu </strong></p>
<p style="text-align: left;">28 Şubat darbesinin en kalıcı icraatlarından biri zorunlu eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkarılması olmuştu. Bunun yapılmasının en önemli sebebi, o dönem İmam Hatip Liselerinin darbe hükümeti tarafından tehdit olarak görülmesiydi. Millî Güvenlik Kurulu, darbe sürecinde 18 temel talepte bulunmuştu ve sekiz yıllık eğitime geçilmesi bunlardan biriydi.</p>
<p style="text-align: left;">Pek çok muhafazakâr kasabada, özellikle dindar aileler kızlarını Ortaokul 1’den itibaren İmam Hatip Liselerine göndermeyi tercih ediyordu. Bu da, tam başörtüsünün kadınlarca kullanılmaya başlanacağı yıllarda, devletin bu geçişi kontrol etmesini engelliyordu. Kızlar 5. sınıftan sonra okula gitmeyebiliyor ya da İmam Hatip Lisesinde ailelerin gözünde daha meşru bir eğitim alıyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Ortaokul kavramının ortadan kalkması ve ortaokulların ilköğretim adıyla ilkokullarla birleştirilmesi sonucu bu kritik dönem de kontrol altına alınmıştı devlet tarafından. Zorunlu eğitimin üç sene uzatılmasının altında yatan sebep buydu. Beş sene makul vatandaşlar yaratmaya yetmiyordu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Demokratik bir zorunlu eğitim mümkün mü?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;">Yukarıdaki örnekten yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Eğitimin zorunlu olması çok açık bir ulus devlet ideolojisine dayanıyor. Devlet, belli kalıpların içerisinde yaşayan ve düşünen nesiller üretmek için kullanıyor eğitimi.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün pek çok demokratik hak talebi var. İnsanlar diyor ki, madem eğitim zorunlu, o halde en azından dinimizi tanıyın (hem Aleviler hem dindar Sünniler), dilimizi tanıyın (Kürtler), yaşam tarzımızı tanıyın.</p>
<p style="text-align: left;">Ben bugünkü ulus devlet paradigmasının <strong>Millî </strong>Eğitim Bakanlığı gibi bir kurumunun anadilde eğitim veya başörtüsü ile eğitim gibi talepleri karşılayamayacağını düşünüyorum. Bütün bunlar çok daha geniş bir paradigma değişikliği gerektiriyor. Ancak böylesi bir paradigma değişikliği moderniteyi, kemalist aydınlanmacılığı sorgulayan demokratik bir ülkede gerçekleşebilir.</p>
<p style="text-align: left;">Zorunlu eğitimi dayatan, ulus devlet paradigmasıdır. Çünkü ulus devletin vatandaş tanımı homojendir. TC’nin kökeninde bulunan “Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” hayalinin toplumsal temeli yok. Birbirinden çok farklı arka planlara sahip, farklı dilleri konuşan, dini ve dindarlığı farklı farklı yaşayan bir toplum var bu topraklarda ve üstelik neoliberalizmle beraber sınıfsal ayrımlar da gittikçe keskinleşiyor.</p>
<p style="text-align: left;">Böyleyken, ulus devlet, eğitimi tam da bu farklılıkları zımparalamak için kullanıyor. Hepimizi sıraya dizip okuttukları “Andımız” tam da buna hizmet eder.</p>
<p style="text-align: left;">Daha ilkokul sıralarından itibaren, Türk olduğumuza, Atatürk tarafından kurtarıldığımıza, Müslüman olduğumuza ama aynı zamanda “laik” bir hayat tarzının doğru olduğuna, yurdumuzun dört bir tarafının düşmanlarla çevrili olduğuna ikna ediliriz. Devletin parasız eğitim vermesinin altında yatan esas sebep <em>hayır işi</em> değil, işte böyle homojen bir toplumu yaratma idealidir.</p>
<p style="text-align: left;">Dolayısıyla, başörtüsü ile sekiz yıllık eğitim almak ya da Kürtçe eğitim almak ya da millî güvenlik dersinden ya da din dersinden muaf tutulmak gibi talepler, parasız eğitimin varlık sebebini ortadan kaldıracaktır. Eğitimin amacı tam da böyle taleplerde bulunmayan bir toplum yaratmaktır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Zorunlu Eğitimin Vicdanî Reddi </strong></p>
<p style="text-align: left;">Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her birey yedi yaşına geldiğinde ilköğretime başlamak zorunda, okullara kayıt yaptırmak ise ailelerin bir görevi. Anladığım kadarıyla, çocuğu okula kaydettirmeyen babaya (anneye değil) önce uyarı, daha sonra da hapis cezası öngörülmekte.</p>
<p style="text-align: left;">Ben olası çocuğumun 8 sene boyunca güne her sabah  “Türküm, doğruyum, çalışkanım” ve “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyerek başlamasını istemiyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Ben çocuğumun “1915’te soykırım olmadı, ama Ermeni çeteler çok Türk öldürdüklerinden Suriye’deki güzel yerlere gönderildiler” gibi sözde-tarihî bilgiler öğrenmesini istemiyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Ben çocuğumun dünyayı uluslar üzerinden okuyan ve Türklere bütün dünyanın düşman olduğunu, Yunanların korkunç insanlar olduğunu, misyonerlerin vatan haini olduğunu anlatan millî güvenlik derslerini almasını istemiyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Ben çocuğumun sözde “din kültürü ve ahlak bilgisi” –gerçekte Devlet İslamı- dersinde ezberlediği surelerden not almasını ya da Hristiyanlığın ve Museviliğin kitaplarının bozulmuş kitaplar olduğu gibi önyargılı bilgilerle donanmasını istemiyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Hiç bir çocuğun beyninin bu kan ve milliyetçilik, bu düşmanlık ve ayrımcılık dolu düşüncelerle zehirlenmesini istemiyorum. Dünyaya meraklı gözlerle bakan ve bir şeyler öğrenmek için heyecanlanan masum çocukların bu şekilde sömürülmesine karşı çıkıyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Bu karşı çıkış, ulus devlet anlayışına ve kemalist modernleşme modeline bir karşı çıkışı beraberinde getiriyor. İnsanları birbirine benzetmeye çalışan, farklı olanı törpüleyen, törpüleyemediğini dışlayan ve hatta öldüren bu anlayışın bir aracı ve sonucudur zorunlu eğitim.</p>
<p style="text-align: left;">Dünyada öğrenilecek çok bilgi var ve çok farklı bakış açıları var. İnsanlığın ürettiği bilgi birikiminin muazzamlığı beni büyülüyor. Ancak çocuklara bir şeyler öğrettiğini düşündüğümüz okullar, onları bilginin ve dünyanın tek bir yorumuna mahkûm etmeye çalışıyor, onların elinden bütün bir insanlığın bilgisini alıp Cumhuriyet’in tekil dışlayıcı dünya görüşünü dayatıyor.</p>
<p style="text-align: left;">Zorunlu eğitim; okulları, demir parmaklıkları, kimyasal zehirleri ve eli sopalı müdür yardımcıları ile bugün modern ulus devletin en önemli, en acımasız silahlarından biri. Üstelik bu silahın namlusu henüz zihinleri zehirlenmemiş milyonlarca çocuğa dönük bir şekilde duruyor.</p>
<p style="text-align: left;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.altust.org/2012/02/zorunlu-egitime-karsi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

