Almanya’da İnkâr ve Yüzleşme – Atilla Dirim

0

ALMANYA’DA İNKÂR VE YÜZLEŞME

Atilla Dirim

Yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyada birbiriyle etkileşim içinde bulunan iki büyük soykırım yaşandı.

Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İttihat ve Terakki hükümeti tarafından 1915-16 yıllarında gerçekleştirilen Ermeni soykırımıydı. Bu büyük soykırım, 1,5 milyon kadar Ermeni’nin katledilmesiyle, Ermenilere ait maddî ve manevî varlıkların yok edilmesiyle, Ermeni kimliğinin Ermenilerin binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan silinmesi ve unutturulmasıyla sonuçlandı.

İkincisi, 1940’lı yıllarda Almanya’da yaşanan Yahudi soykırımıydı. Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Partisi tarafından, Almanya’da ve işgal ettiği topraklarda yaklaşık altı milyon Yahudi sistemli bir şekilde öldürüldü. Sadece Yahudiler değil, Romanlar, Polonyalılar, eşcinseller, engelliler ve başka gruplar da soykırımın kurbanı oldu.

Almanya’da yaşanan Yahudi soykırımının, Ermeni soykırımından etkilendiğine işaret eden belirtiler vardır. Hitler’in 1939 yılında Polonya ile ilgili kısa vadeli planlarında “Bize gereken yaşama alanını ancak bu şekilde ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki?” dediği aktarılmaktadır. Keza Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli müttefiki Almanya’ydı, Osmanlı silahlı kuvvetlerinin başında bir Alman generali bulunuyordu ve Alman subayları bütün ülkeye dağılmıştı. Bunların bilgisi ve dahli olmadan Ermenilerin katli söz konusu bile olamazdı. Bu subay ve askerlerin bir kısmı, ileride Nazi Partisi’nin kadrolarını oluşturacaktı.

Almanya’da yüzleşme

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Almanya devasa bir harabeye dönüşmüştü. Şehirlerin ve kasabaların birçoğu yerle bir olmuş, sokaklar perişan insanlarla doluydu. Savaştan dönen kolunu veya bacağını yitirmiş askerlerin görüntüsü günlük hayatın bir parçası olmuştu. Gerek bu durumun yarattığı psikolojik etki, gerek Nürnberg davası gibi mahkemelerde Nazilerin yargılanarak mahkûm edilmesi ve ‘insanlık suçu’ kavramının altının doldurularak geniş kitlelere aktarılması, Nazi ideolojisinin geniş kitlelerce sorgulanmasına neden oldu.

Auschwitz Toplama Kampı

Auschwitz Toplama Kampı

Ancak Nazi ölüm ve felaket şebekesinin tüm hatlarıyla ortaya çıkarılması, savaş sonrası dönemde tam olarak gerçekleşemedi. Her şeyden önce ABD ve diğer kapitalist devletler Nazi Partisi’nin iktidara gelmesinden sonraki 12 yıl boyunca Almanya’da neler olduğunu, toplumun buna ne şekilde katıldığını konuşmaya çok da hevesli değildi. Ne de olsa SSCB’nin temsil ettiği rakip blok kapıdaydı; buna karşı güçlü ve istikrarlı bir Almanya’nın varlığını istiyorlardı.

Üstelik bürokraside Nazi partisi üyeleri varlığını koruyordu. Devlet aygıtının varlığını sürdürebilmesi için bu kişilere ihtiyaç vardı. Müttefikler bunu biliyordu, bu nedenle bazı yargılamalar yapıldı, bazı Naziler cezalandırıldı, ancak daha derinlere inilmeden bu defter kapatılmaya çalışıldı. Winston Churchill 1946 yılında, “Avrupa’nın sonsuz sefaletten ve nihaî bir çöküşten kurtulmasını istiyorsak, Avrupa ailesine inanca ve geçmişin tüm suçlarının ve hatalarının unutulmasına gerek var” diyordu.

Almanya’da yüzleşme esas olarak 1961 yılında soykırımın baş aktörlerinden Adolf Eichmann’ın yakalanarak yargılanmasıyla başladı. İnsanlar sıradan bir bürokratın nasıl saf bir kötülüğe dönüşebileceğini olanca çıplaklığıyla ilk kez gördü ve Yahudi soykırımı toplumda tartışılmaya başlandı. O zamana dek  soykırımdan hâlâ “geçmişte ve uzakta kalmış bir hayalet” gibi görülen bir avuç elit Nazi subayı sorumlu tutuluyor, katliamlarda bilerek ve isteyerek görev almış milyonlarca Alman, sadece “savaş sırasında aldıkları emirleri uyguladıklarını” düşünerek, kendi sorumluluklarıyla yüzleşmeyi reddediyordu. Bu tartışma 68 kuşağının mücadelesi içinde derinleşti ve gençler kendi aile büyüklerinin de katil ve suçlu olup olmadığını sorgulamaya başladı.

Almanya başbakanı Willy Brandt’ın 7 Aralık 1970’de Varşova Yahudi Gettosu kurbanları için yapılan anıtın önünde diz çökerek özür dilemesi, Alman toplumunun “gönüllü unutmayı” terk ederek Nazi geçmişiyle hesaplaşması yolundaki eğilimlerin güçlenmesine neden oldu.

İnkâr her yerde

Bütün bunlar yaşanırken, soykırımı inkâr edenler de boş durmuyordu. Dünyanın büyük kısmında Yahudi soykırımı tanınıyor ve lanetleniyordu; ancak bazı Naziler, ırkçılar, antisemitler soykırımı reddediyor, öldürülen Yahudilerin sayısının Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için kasıtlı olarak abartıldığını, Almanya’nın hiçbir toplama kampında gaz odası bulunmadığını, ölümlerin daha ziyade tifo gibi hastalıklardan kaynaklandığını, fırınların doğal nedenlerle ölen insanların cesetlerini yakmakta kullanıldığını, dahası, Hitler’in toplama kamplarından habersiz olduğunu, bütün bunları yapanların sadece birkaç üst düzey subay olduğunu anlatıyorlardı.

Soykırım inkârcısı David Irving.

Soykırım inkârcısı David Irving.

Soykırım inkârcılarının en tanınmışlarından biri James Irving’dir. Başlangıçta kendisini “revizyonist tarihçi” maskesi ardına gizleyen Irving, bir İngiliz deniz subayının oğludur. Üniversite öğrenimini yarıda bıraktıktan sonra Almanya’da çalıştı, Almanca öğrendi. Dresden’in İmhası adlı ilk kitabını 1963 yılında yayınladı. Kitapta kullandığı belgelerin tahrif edilmiş olduğu anlaşıldı. Ancak yine de büyük ilgi gören kitabı, peş peşe başkaları takip etti.

Hitler’in Savaşı adlı kitapta (1977) Yahudilerin öldürülmesinin Hitler’in bilgisi dahilinde olmadığını, aksine Hitler’in bunun yapılmaması için sözlü emirler verdiğini iddia etti. Irving, Almanya’nın 1936’dan sonra hızla silahlandığını kabul ediyor, ancak bunu yapmaya “dünya Yahudiliği” kontrolü altında bulunan ABD tarafından zorlandığını öne sürüyordu.

Irving’in inkârcılığıyla ilgili en önemli olay, 1993 yılında Holokost araştırmacısı Dr. Deborah Lipstadt tarafından Holokost inkârının çıkış noktasını oluşturan yalanları, çarpıtmaları ve politik gündemleri açığa çıkarmak amacıyla Denying the Holocaust: The Growing Assault on Truth and Memory (Holokost’un İnkârı: Gerçeğe ve Anılara Karşı Giderek Büyüyen Saldırı) kitabının yazılmasıydı. Kitap, Holokost inkârı için “tehlikeli bir sözcü” olarak nitelendirdiği Irving’in de aralarında bulunduğu birkaç belirli Holokost inkârcısını ele alıyordu.

Irving, bir tarih bilimcisi olarak adının karalandığını belirterek 1996 yılında Dr. Lipstadt’a karşı hakaret davası açtı. İngiltere’de görülen mahkeme sonucunda Dr. Lipstadt davayı kazandı. Mahkeme, Irving’in özellikle Yahudilere karşı tavrında Hitler’i “haksız avantaj sağlayan bir ışık altında” gösterebilmek için, “kendi ideolojik nedenleri uğruna ısrarlı ve bilinçli bir şekilde tarihsel kanıtları gerçeğe aykırı beyan ettiği ve manipüle ettiği” kanaatine vardı. Irving’in “tarihi çarpıttığı, tahrif ettiği, yanlış okuduğu, yanlış tercüme ettiği” karara bağlandı ve “aktif bir Holokost inkârcısı olduğuna; bir Yahudi düşmanı ve ırkçı olduğuna ve neo-Nazizm’i öne çıkaran aşırı sağcılarla ilişkili olduğuna” hükmedildi. Böylece Irving nezdinde Yahudi soykırımı inkârcıları, Naziler ve ırkçılar ağır bir yenilgiye uğramış oldu. Irving büyük bir para cezasına çarptırıldı ve ödeyebilmek için varlıklarını satmak zorunda kaldı.

Soykırım inkârcılarından bir diğeri de, özellikle Auschwitz Yalanı (1973) adlı kitabın yazarı Thies Christophersen’dir. Christophersen, 1997 yılındaki ölümüne kadar yayınladığı diğer kitaplarda da Auschwitz’de insanların öldürülmesinin asla söz konusu olmadığını iddia etti. Ona göre Yahudilerin gaz odalarında sistematik olarak öldürülmesi, Almanya’nın düşmanlarının icat ettiği bir masaldan ibaretti. Daha sonra Nazi Partisi’nin yeninden kurulmasına izin verilmesi talebinde bulundu ve ırkçı nefret yaymak suçundan beş yıl hapse mahkûm edildi. Ölümüne az bir süre kala, kendisine yakın olduğunu düşündü bir gazeteciye “kendisini ve arkadaşlarını temize çıkarmak için yalan söylediğini, çünkü gerçekleri anlatsa bunu yapamayacağını” itiraf etti.

Richard Williamson isminde bir piskopos da yakın dönem soykırım inkârcıları arasında yer alır. Williamson, Yahudilerin ölüm kamplarındaki gaz odalarında öldürülmesini büyük bir yalan olarak nitelendirdiği ve bunun İsrail devletinin kuruluşu için tezgâhlanan bir oyun olduğunu öne sürdüğü için – ayrıca kilise hukukunu çiğnemesi nedeniyle de – aforoz edildi. Williamson’un cezası 2009’da Papa XVI. Benedict tarafından kaldırıldı, ancak 2015 yılının Mart ayında yeniden aforoz edildi.

Eski İran devlet başkanı Mahmud Ahmedinejad da son dönemlerin önemli holokost inkârcılarındandır. Ahmedinejad, 2005 yılında Belucistan’da halka yaptığı bir konuşmada “Yahudi soykırımının İsrail devletinin kurulması için uydurulmuş bir efsane” olduğunu söyledi ve eğer ortada böyle bir suç varsa, Yahudilere zulmedilmişse, bunun sorumluluğunu Filistinlilerin değil, Batı ülkelerinin taşıması gerektiğini belirterek İsrail’e Avrupa’dan, ABD’den, Kanada’dan veya Alaska’dan toprak verilmesini önerdi.

İnkâr daha ne kadar?

Yahudi soykırımı artık inkârcıların varlığına ve çalışmalarına rağmen genel olarak kabul gören bir gerçektir. Almanya’da da “gönüllü unutkanlık” dönemi görece hızlı bir şekilde atlatıldı ve uzunca bir süredir yerini geçmişle yüzleşme ve bu yolda gösterilen çabalara bıraktı.

Ancak Almanya toplumunun Ermeni soykırımı konusunda da bir yüzleşmeye ihtiyaç duyduğu açık. Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün kurumlarına 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren nüfuz etmiş olan Alman varlığının Ermeni soykırımında ve Anadolu Hıristiyanlığına yönelik diğer soykırımlarda oynadığı rolün ne olduğunun tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkartılması, henüz bir görev olarak Almanya toplumunu beklemektedir.

Türkiye’de ise Yahudi soykırımı konusunda inkârcılık görece azalmış da olsa, Ermeni soykırımının inkârı hâlâ temel devlet politikasıdır. Almanya’nın aksine Türkiye savaştan galip çıkmış ve Ermeni/Hıristiyan soykırımlarıyla yüzleşmek gibi bir zorunluluk içine hiç girmemiştir. Türk egemenleri Ermeni servetini yeni devletlerini finanse etmekte kullandıkları gibi, Ermeni/Hıristiyan toprakları üzerine iskân ettikleri insanları da inkâr politikalarını kabule zorlayarak, bir nevi rehin almışlardır.

Kuşaklardır sürdürülen inkâr politikalarının reddi ve soykırımın kabulü artık geniş çevrelerde açıkça tartışılma konusu yapılmış olsa bile, ilk elden devletin bunu kabul etmesi ve inkâr politikalarını reddetmesi kaçınılmazdır. Bu, “gönüllü unutkanlığın” unutulmasının da önünü açacaktır.

Share.

About Author

Leave A Reply